Ara
Menü

KALBE GELEN DÜŞÜNCELERİN TANINMASI

3.341 kelime

Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî, bize, İbnu Mesut’tan (r.a) nakille, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “İnsan oğlunun kalbinde şeytanın vesvesesi ve meleğin ilhâmı bulunur. Şeytanın verdiği vesvese, şerri va’dedip hakkı yalanlamaktır. Meleğin ilhâmı ise, hayrı tavsiye ve tasdik etmektir. Kim, kalbinde hayrı kabul edip hakkı tasdik duygusunu bulursa, onun Allah’dan olduğunu bilsin ve ona hamdetsin. Kim de aksini bulursa, şeytandan Allahu Teâlâ’ya sığınsın.” sonra, Rasûlullah (a.s): “Şeytan sizi fakirlikle korkutarak cimriliği ve hayasızlığı emreder.” (Bakara (2), 268.)

Meâlindeki âyeti okudu.429 Bu iki duyguyu tanımaya ve düşünceleri birbirinden ayırt etmeye ancak, susuz bir kimsenin suya düştüğü gibi, bunu bilmek isteyen bir Hakk tâlibi dikkat edip vâkıf olabilir. Bunu da bunların te’sirini, tehlikesini, felâhını, salâhını ve fesâdını bilmesinden dolayı yapar ve bu kimse, bu sayede, kendisine sâfî yakin ve yakîn ehlinin ikramları verilip, Hakk tarafından sevilen ve aranan bir kul olur. Bunları bilmeye daha ziyâde, mukarrabûn makâmında olanlar ve onların yoluna girmiş kimseler iştiyak gösterir. Ebrârın (iyilerin) yolunda gidenler ise; buna az iştiyak duyarlar. Çünkü ona olan iştiyak, kulda olan himmet, taleb, irâde ve Kerim olan Allah’dan aldığı mânevî nasib ölçüsünde olur. Bu zevâtın dışındaki mü’min ve müslümanlar, vesvese ve ilhâmı tanımak için ciddi bir çaba göstermezler ve kalbe gelen düşünceleri birbirinden ayırt etmeye önem de vermezler. Halbuki, kalbe gelen öyle düşünceler vardır ki; onlar, Allahu Teâlâ’dan kuluna gönderilmiş mânevî işâretlerdir. Nitekim sûfilerden bir tanesi şöyle demiştir. “Öyle bir kalbim var ki, eğer ona isyan etmiş olsam, Allah’a isyan etmiş olurum.” Bu, kalbi tam istikâmet üzere olan bir kulun hâlidir. Kalbin tam istikâmeti ise, nefsin sükûnet bulup mutmain olmasıyla hâsıl olur. Nefsin mutmain olması hâlinde şeytan ümitsizliğe düşer. Çünkü nefis, (terbiye ve tezkiye olmayınca) her hareketiyle kalbin sâfiyetini bulandırmaktadır. Kalb karışıp bulanınca da şeytan ona sahib olmaya tamah eder ve ona yakın olur. Çünkü kalbin sâfiyeti, Allah’ı hatırlama ve murâkabe ile korunur. İnsanların ateşten korkup çekindiği gibi, şeytanın da zikirden çekinir. Çünkü zikirde onu yakan bir nûr vardır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Şeytan insan oğlunun kalbini ele geçirmek için ona yapışır. Kul, Allahu Teâlâ’yı zikredince kaçar ve siner. Zikirden gâfil olunca, kalbini bir lokma gibi yutar ve başlar ona vesvese verip boş hayallere düşürmeye. ”430 Bu duruma işâret olarak Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Kim Rahmanın zikrinden göz yumarsa, şeytanı kendisine musallat kılarız. Artık şeytan onun yakın bir arkadaşı olur.’’ (Zuhruf (43), 36) Başka bir âyette de şöyle buyrulmuştur: “Takvâya erenler, kendilerine şeytandan bir arıza iliştiği zaman Allah’ı ve azabını düşünürler. Bir de bakarsın ki onlar, gerçeği görüp vesveseyi atmışlar bile. ” (A'râf (7), 201.) Demek ki, hakiki ve hâlis zikir takvâ ile hâsıl olur. Bunun kapısı takvâ ile açılır. Kul, takvâ hâlini bulunca, âzâlarını kötü olan şeylerden korur. Sonra onları fuzulî ve mâlâyâni şeylerden muhafaza eder. Böylece ancak zarurî olan şeyleri konuşur ve yapar. Sonra takvâsı bâtınına intikal eder, bâtınını temizler. Onu önce, çirkin şeylerden sonra da fuzuli şeylerden alıkoyar. Hatta nefsin vesvesesinden bile sakınır bir duruma gelir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) demiştir ki: “Ma’siyetlerin en kötüsü vesvesedir.” Yukarıdaki takva hâlini bulan kimse, nefsin kalbine verdiği vesveseye kulak vermeyi bile günah olarak görür ve ondan sakınır. Bu sakınma hâlinde kalb, göğün ortasında yıldızların parlaması gibi, zikirle aydınlanıp parlar ve kalb, zikir yıldızlarıyla süslenerek, ışıkla parıldayan bir semâ

429- Tirmizi, Tefsiru Sûre (2), 35: Taberî, Câmiu'l-Beyân İli, 88-89; Suyûtî, ed- Dürrü’l-Mensûr, II, 65. 430-Ebû Ya’lâ, Müsned, V, No:4301; Hakim et-Tirmizî, Nevâdiru'l-Usûl, II, 454; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, VII, 149; Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, No: 4972.

durumunda olur. İşte kalb böyle olunca şeytan ondan uzaklaşır. Böyle bir kulda şeytanın vesvese ve iğvaları çok az olur. Gerçi kendisinde nefsin düşünceleri bulunur. Bunun için onlardan sakınmaya ve ilimle o düşüncelerin gerekli olanını gereksiz olanından ayırmaya ihtiyacı vardır. Nefsin, gerekli ihtiyaçlarını istemesi gibi, kabul edilmesi zarar vermeyen bazı düşünceleri vardır. Nefsin ihtiyaçları, haklarına ve hazlarına âid olarak iki kısma ayrılır. Bu durumda, nefsin hakkı olanla, reddi gerekecek isteklerini iyi tanımak gerekir. Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Ey iman edenleri Eğer bir fâsık size herhangi bir haber getirirse, hemen ona uymayıp iyice araştırarak haberin doğruluğunu tesbit ediniz." (Hucurât (49), 6.) Bu âyetin inmesine sebep olan Velid b. Ukbe’dir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz onu zekatlarını toplamak için Ben-i Mustalik kabilesine göndermişti. Velid’in onlarla daha önceden aralarında bir anlaşmazlık vardı. Kendisine bir kötülük ederler diye korkup yanlarına gitmeden geri dönerek, Rasûlullah (a.s)’a; onlar hakkında yalan söyleyip, kendilerinin dinden çıkıp isyana daldıklarını haber verdi. Öyle ki; Rasûlullah (s.a.v), onlarla savaşmaya karar verdi. Sonra kendilerine Hâlid b. Velid’i (r.a) gönderdi. Hz. Hâlid, yanlarına varınca, onların akşam ve yatsı için ezan okuduklarını işitti ve Velid b. Ukbe’nin sözlerinin yalan olduğunu gösteren şeyler gördü. O zaman Allahu Teâlâ, bu hususda yukardaki âyet-i kerimeyi indirdi.431 Âyetin zâhiri mânası ve iniş sebebi açıktır. Bu, Allahu Teâlâ’dan, diğer kullarına, yapacakları işlerinde durumu iyice araştırarak hareket etme hususunda bir tenbihtir. Sehl b. Abdullah et-Tüsterî (k.s) bu âyet hakkında demiştir ki: “Fâsık, çok yalancı kimsedir.” Yalan ise nefsin bir sıfatıdır. Nefis, hakikatin dışında pek çok şeyi kalbe atar ve onları süsler. Bu durumda, onun kalbe attığı düşünce ve vesveseleri araştırmak gerekmektedir. Kul, nefisten gelen düşünceleri, araştırıp tesbit edilmesi gereken bir haber kabul etmeli ve hemen peşine düşüp içine dalmamalıdır. Büyüklerden birisi demiştir ki: “Edebin en basiti, cehâlet anında durup haddini aşmamandır; edebin en yükseği de şüphe anında durup ileri geçmemendir.” Bir düşünce karışık gelip, içinden çıkılmaz olduğu zaman yapılacak edeplerden birisi de kalbe gelen düşünceyi, nefsi hareket ettiren, onun yaratan ve terbiye eden Allahu Teâlâ’ya arzetmek; fakrını izhar edip boyun bükmek, cehâletini itiraf ederek ondan yardım ve ma’rifet taleb etmektir. Kul bu edebi yerine getirirse; kendisine mânen destek ve yardım olunur. Böylece kendisine gelen bu düşünceyle nefis, hazzını mı yoksa hakkını mı istediği belli olur. Eğer gelen düşünce, hakkı olan bir şey içinse kabul eder, hazzı ve keyfi içinse reddeder. Bu bekleme, gelen düşüncenin durumu zâhirî ilme göre belli olmadığı zaman olur. Çünkü, bir meseleyi ilmin bâtınına arz etme işi, zâhiri ilimde o şeye bir delil bulunmadığı zaman olur. Hem, bazı insanlar vardır ki. Mânevî hâlinin sıhhati açısından kendisine ancak, nefsin hazlarını bırakıp hakkı olan şeyleri alması câiz olur. Eğer nefsin hazzına ait bir düşünceyi kabul ederse bu, onun hâline göre bir günah sayılır ve hemen diğer günahlarda olduğu gibi ondan istiğfar etmesi gerekir. Bazı insanlar da nefsin hazlarını kendisine verir ve Allahu Teâlâ’nın kendisine ihsan ettiği ilimle kontrol ederek, onun düşüncesini kabul eder. Bu anlattığımı, nefsin arzularına uyma hususunda kendisine izin verilen ve kendisi de (İlâhî bir ilimle) bu izni

431- Beğâvî, Meâlimü't-Tenzîl, VII, 339; İbnu Kesir, Tefsir; IV, 209-210.

bilen kul için bir ruhsattır. Bu durumda olan bir kimse, nefsinin hazzına ait düşüncesini kabul edebilir. Bu kimse, işinde basiret üzere hareket eden, bu durumun kendisine lâyık ve güzel olduğu, gelen düşüncelerin fazlasını, noksanını ve hâlini iyi bilen ve sağlam bir hâl ilmine sâhip kimsedir. Zâhiri işlerin ilmi onun hâline kıyas edilmez ve durumu taklid te edilmez; çünkü o, seçilmiş bir kul için özel bir iştir. Kul, şeytanın vesvese ve iğvâlarından arınıp nefisten gelen düşünceleri birbirinden güzelce ayırır bir duruma gelince; onda, Hakk’ın ve meleğin ilhâmları çoğalır. Hakk, melek, nefis ve şeytan tarafından gelen düşünceler, şeytanın devreden çıkmasıyla üçe iner. Şeytanın vesvesesi, onun nefis tarafından girme yolu daraldığı için, çok azalır ve zamanla tamamen yok olup gider. Çünkü şeytan kalbe, nefsin genişlik ve ruhsatlara dalma yolundan girmektedir. Nefsin rahatlayıp genişlemesi de hevâya tabi olmak ve dünyaya çakılıp kalmak sebebiyle olur. Kim, nefsin hak ve hazzını birbirinden seçerek nefsi iyice kontrol altına alırsa, nefsin hareket sahası daralır ve şeytanın giriş yolu iptal olur. Şeytan ancak kulun başına birtakım imtihanların gelmesinden dolayı pek az vesvese imkânı bulur. Sonra, mukarrabûn makâmına çıkmış seçkin bazı kulların kalbi, zikir yıldızlarıyla süslemiş bir semâ olunca, kalbi de devamlı terakki eden, bâtını, mânası ve hakikatiyle semâların tabakalarında yükselen semâvi bir kalb olur. Kalbin her yükselişinde mutmainne nefis zayıflar ve hevâya âit düşünceler kendisinden iyice uzaklaşır. Öyle ki; Rasûlullah (s.a.v) zâhiri cismiyle mi’rac yaptığı gibi, o da bâtınıyla yükselerek semâvâtı ileri geçer. Bu yükseliş tam olarak gerçekleşince, kendisi İlâhî huzurda kurbiyet nurlarıyla sarıldığından, nefsin düşünceleri kesilir ve nefis uzaklaşır. O anda kendisinden Hakk’ın ilhâmı dahi kesilir. Çünkü Hakk’dan gelen ilhâm, bir ma’nevî elçidir. Elçilik, uzakta olana olur. Bu ise yakındır; huzûr-ı ilâhiyede bulunmaktadır; arada bir şeye ihtiyacı yoktur. Bu anlattığımız durum, kula ani gelen bir hâldir, devamlı olmaz. Kul bu halden sonra, nefsin arzularının ve düşüncelerinin bulunduğu menzillere geri döner ve Hakk’ın ve meleğin ilhâmları da kendisinde tekrar gelmeye başlar. Bunun sebebi şudur: İlham ve diğer düşünceler, gelecekleri ve yerleşecekleri bir vücut isterler. Yukarıda işâret ettiğimiz durum ise, fenâ hâlidir ve onda herhangi bir ilhâm ve düşüncenin bulunması söz konusu değildir. O durumda kul, kurbiyyet makamında olmasından dolayı Hakk’ın ilhâmı ortadan kalkmış, nefsin o makama uzaklığından dolayı, nefsânî düşünceler kendisinden uzaklaşmış, miraç gecesinde Cebrâil Aleyhisselam’ın: “Bir parmak ucu ileri yaklaşırsam yanar, kül olurum!” diyerek Rasûlullah’dan (s.a.v) geri kaldığı gibi, meleğin ilhâmı da ondan geride kalmıştır. Muhammed b. Ali et-Tirmizî (k.s) demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ilham ve özel kelam ettiği kimseler, bulundukları makamın gerçek sahibi olduklarında, nefsin vesvesesinden korkmazlar. Nübüvvet makâmı, şeytanın hile ve desiselerinden korunduğu gibi, Hakk ile karşılıklı kelam etme ve konuşma muhalli de nefsin ilka ve fitnesinden korunmuş; Hakk ve sekinet ile himaye altına alınmıştır. Çünkü Hakk’dan gelen sekinet, mânevî huzurda kelam eden ve Hakk ile konuşan kimseyi nefsinden perdeleyip korur.” Şeyh Ebu Muhammed b. Abdullah el-Basrî’nin, Basra’da şöyle dediğini işitmiştim: “Kalbe gelen düşünceler dört çeşittir: Biri nefisten, biri Hakk’dan, biri şeytandan ve birisi de melektendir. Bu düşüncelere muhâtab olan kimse, nefisten geleni kalbin alt kısmından, Hakk’dan geleni kalbin üstünden, melekten geleni sağından ve şeytandan geleni de solundan hisseder ve alır.”

Hazretin zikrettiği bu durum ancak, takvâ ve zühd ile nefsini eritmiş, vücudunu arındırmış, zâhiren ve bâtınen istikâmet hâline sâhip olmuş ve böylece kalbi, şeytan hangi taraftan gelirse gelsin onu göreceği şekilde cilâlı bir ayna gibi olan kimseye sahih ve mümkün olur. Kalb kararıp üzerine günah kirleri kaplayınca şeytanı göremez. Ebu Hureyre (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin şöyle buyurduğu rivayet etmiştir: “Kul bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer ondan vazgeçer, istiğfar ve tevbe ederse, o siyahlık kalbinden temizlenir. Eğer tekrar günaha dönerse siyahlık çoğalır ve nihayet kalbini tamamen kaplar. Allahu Teâlâ bu duruma işâreten şöyle buyurmuştur: "Hayır, öyle değil! Tam tersine, işledikleri hatalar kalblerini tamamen karartmıştır.” 432 Ariflerden birisini dinlemiştim; kendisine keşfolan ince bir manayı anlatıyor ve şöyle diyordu: “Nefsin iğvaları insanın bâtınındadır. Bazıları için zikir esnasında kalbte görülen ve hayal edilen şeyler, nefisten değil, kalbden gelir.” Onun bu sözü, bilinen ve yaygın olan görüşe ters düşüyordu; kendisine bunun nasıl olduğunu sorduğumda şöyle söylemişti: “Kalble nefis arasında bir takım karşılıklı tatlı ifâdeler, konuşmalar, ülfet ve dostluklar vardır. Nefis hevâsına tâbi olup, herhangi bir söz söylemeye ve fiil yapmaya yöneldiği zaman, kalb bundan mütessir olur ve bulanır. Kul, nefsinin arzularını terk edip zikrine, münacaat mahalline ve Allahu Teâlâ’ya olan hizmetine yönelince, kalb nefsi kınamaya başlar ve onun yapmış olduğu fiil ve sözlerini zikrederek kendisini ayıplar.” Görüldüğü gibi, düşünce, fiillerin evveli ve başlangıç noktasıdır. Bunun için onun yakinen tanınması, kulun en mühim işlerinden birisidir. Çünkü fiiller, düşüncelerden kaynaklanmaktadır. Hatta bazı âlimler, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin: “İlim taleb etmek erkek-kadın her müslümana farzdır. ” 433 hadisiyle farz kılınan ilmin, kalbe gelen düşünceleri bilmek olduğu görüşüne sahib olmuşlar ve bunun sebebini şöyle açıklamışlardır: “Çünkü düşünceler fiilin başlangıcıdır; onların bozuk olmasıyla amel de bozuk olur, hiçe gider.” Yemin olsun ki bu, isabetli bir görüş değildir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v), “öğrenilmesi farzdır.” buyurduğu ilmi, bütün müslümanlara farz kılmıştır. Halbuki bütün müslümanlarda, kalbe gelen her düşüncenin geliş şeklini ve nereden kaynaklandığını yakinen tanıyacakları bir marifet ve kabiliyet bulunmamaktadır. Böyle olunca onunla mükellef tutulmazlar. Fakat, Hakk tâlibi bilmelidir ki, düşünceler bir tohum gibidir; onlardan bazısı saâdet, bazısı da şekavet bitirir. Kalbe gelen düşünce çeşitlerinin birbirine karıştırılıp tanınamaması dört sebepten birisine dayanmaktadır, beşincisi yoktur. Bunlar: 1- Kalbdeki yakinin zayıf oluşu, 2- Nefsin sıfatlarını ve ahlaklarını yakinen tanıtacak ilmin azlığı, 3- Takvâyi terk ederek hevâya uymak, 4- Dünya mevkii ve malına muhabbet edip insanlar yanında makam ve yükseklik aramak. Kim bu dört şeyden korunur, muhafaza edilirse o, meleğin ilhamı ile şeytanın vesvesesinin arasını ayırıp fark edebilir. Kim de bunlara mübtelâ olmuş ise, onları bilmez ve bilmek de istemez. Düşüncelerin bir kısmının keşfedilip bir kısmının anlaşılmaması, kulda bu dört şeyin bazısının bulunup diğer bazısının mevcut olmayışındandır.

432 Beğavi, Meâlimü’l-Tenzil, VIII, 365; Taberî, Câmiıı'l-Beyân, XV, 98; Ibn Mâce, Zühd, 29; Ahmed, Müsned, II, 297. 433- Beyhakî, Şuabu’l-İmân, II, 254. (Had. No: 1663); İbnu Mâce, Mukaddime, 17.

Kalbe gelen düşünceleri temyiz edip tanıma yönünden insanların en kuvvetlisi, nefsi tanıma yönünden en kuvvetli olanıdır. Halbuki nefsin tanınması ulaşılması zor bir iştir. Onun elde edilmesi ancak zühd ve takvâda en ileri noktaya ulaştıktan sonra mümkün olmaktadır. Meşâyıh-ı kiram, yediği haramdan olan kimsenin ilham ile vesvesenin arasını ayırt edemiyeceği konusunda ittifak etmişlerdir. Ebu Ali ed-Dekkâk (k.s) demiştir ki: “Günlük yiyeceği belirli yerden olan (ve sebeplere bağlanıp tam tevekkül hâlini elde edemeyen) kimse, ilhâm ile vesvesenin arasını ayıramaz.” Bu sözün olduğu gibi kabul edilmesi doğru değildir. Ancak, bir kayıtla doğru olabilir, o da şudur: Belirli yer ve kaynaktan gelen şeylerin öyleleri vardır ki, Allahu Teâlâ, kulun ondan alması ve onunla günlük ihtiyacının görmesi için kendisine daha önceden bir izin vermştir ve onu İlâhi ilimde ona nasip etmiştir. Böyle malum bir rızık, kalbe gelen düşünce çeşitlerini ayırt etmeye mani ve perde değildir. Kalbin perdelenmesi ancak şahsî irâde ve tercihi ile malum bir rızka takılan kimsede olur. Çünkü o, kendi ihtiyarı ile hareket ettiğinden dolayı perdelenir. Bizim işâret ettiğimiz kimse ise, kendi iradesinden soyulmuş Hakk’ın sevk ve iradesiyle hareket eden bir kimsedir ki, onu, bilinen bazı sebeplerle gelen rızık Hak’tan perdelemez. Sûfiler, nefsin hevâsıyla şeytanın vesvesesinin birbirinden farklı olduğunu belirtip demişlerdir ki: Nefs arzuladığı bir şeyi devamlı ister ve onda devam eder. İsteğine ulaşıncaya kadar durmadan ısrar eder. Şeytan ise, bir hataya çağırdığı zaman kendisine uyulmazsa, bir başkası için vesvese verir. Çünkü onun gâyesi, belli bir kusuru işletmek değil, bilakis, mümkün olduğu şekilde kula iğvâ vermektir. Sûfilerin büyükleri, kalbe gelen iki düşüncenin de Hakk’tan olduğu zaman hangisine uyulacağı konusunda farklı şeyler söylemişlerdir. Cüneyd el-Bağdâdî: “Uyulacak olan, ilk gelen düşüncedir; çünkü o, kalbde biraz kaldığı zaman sahibi düşünmeye döner. Bu ise ilmin bir şartıdır.” demiştir. İbnu Ata da: “İkincisi daha kuvvetlidir; çünkü o, birincinin sebebiyle kuvvet yönünden daha fazladır.” demiştir. Ebu Abdullah b. Hafif ise: “İkisi eşittir: Çünkü onların ikisi de Hakk’tandır. Öyleyse onlardan birinin diğerine karşı herhangi bir üstünlüğü yoktur. Hangisine uysa olur.” demiştir. Sûfiler demişlerdir ki: “Vâridatlar havâtırdan daha umumîdir. Çünkü havâtır (kalbe gelen düşünceler), hitab yahut taleb cinsine hastır. Vâridat (mânevî halle) ise; bazen vâridat şeklinde, bazen sürür, bazen hüzün, bazen de kabz ve bast hallerinden birinin gelmesiyle olur.” Denilmiştir ki: “Kul, Allahu Teâlâ’dan gelen ilhâmı tevhid nuruyla, melekten geleni mârifet nûruyla (tanıyıp) kabul eder. Nefsi iman nuruyla, düşmanı olan şeytanı da İslam’ın nuruyla reddeder.” Kim, zühdün hakikatlerine ulaşmaktan yana noksan olduğu halde kalbe gelen düşünceleri birbirinden ayırmak isterse, o, düşünceleri önce dinin ölçüsüyle tartsın; farz ve fazilet olanı kabul etsin, haram ve mekruh olanı reddetsin. Elindeki ilme göre, iki düşünce birbirine eşit olunca; onlardan hangisi nefsin keyfine daha ters ise, onu kabul etsin. Unutulmasın! Bu durumdaki düşüncelerden birisinde nefsin gizli bir hevâsı bulunur. Maludur ki, nefis, ekseriyetle haram, boş ve basit işlere meyleder. Bazen kalbe gelen düşünce, nefsin isteğinden kaynaklanır; kul onu, kalbden zanneder. Bazen de kalbde, onun nefse bağlanması sebebiyle bir nevi nifak olur.

Sûfîlerden birisi der ki: “Yirmi seneden beridir kalbim nefsime bir saat bağlanmamıştır.” Bu durumda, kalbin nefse bağlanmasından, ilmi zayıf olan kimseye Hakk’ın ilhâmına benzer, birtakım düşünceler zuhûr eder. Kalbin nifağını ve ondan meydana gelen düşünceleri ancak ilimde derin anlayış ve yüksek pâyeye ulaşmış âlimler anlayabilir. Kalb sâhibleriyle, bir parça yakin ve mânevî uyanıklık elde etmiş kimselere gelen âfetlerin en çoğu, bu çeşit bir yolla gelmektedir. Bu da onların nefis ve kalbe ait ilimlerinin azlığı ve kendilerinde bir parça hevânın kalmasından dolayıdır. Kulda az ve gizli de olsa, bir miktar hevâ kaldığında, o ölçüde kalbe gelen düşünceleri karıştıracağını bilmesi gerekir. Sonra ilmi az olan kimse, kalbe gelen düşünceleri ayırt etme konusunda hataya düşebilir. Eğer bu düşünceler, şer’an bir sorumluluk taşımıyorsa, sahibi mesul olmaz. Fakat, kendilerine, kalbe gelen düşünceleri ayırt etme konusunda özel bir ilim verilmiş kimselerin, bu ilme rağmen, fazla araştırma yapmadan aceleyle gelen düşünceye tâbi olmaları güzel karşılanmaz. Âlimlerden bir tanesi, kalbe melekten ve şeytandan gelen düşüncelerin, rûhun ve nefsin hareketine dayandığını söylemiş ve demiştir ki: “Nefis harekete geçtiği zaman, nefsin kaynağından, kalbde kötü his bırakan bir zülmet peydâ olur. Şeytan kalbde onu görür ve hemen iğva ve vesvese vermeye başlar.” Bu zat şunları da zikretmiştir: “Nefsin hareketleri, ya hemen elde edeceği bir hevâsından ileri gelir, yahut tabiatının cehâletinden kaynaklanan boş bir hayale dayanır veyahut da aklın bir âfeti ve kalbin muhabbeti olan bir şeye meyil ve arzusundan kaynaklanır. Bu üç hal de ancak şu üç şeyin birisiyle gelir ki bunlar cehâlet, gaflet ve fuzûli şeylerin peşine düşmektir. Sonra, bu üç şeyden bazısı reddedilmesi vacib olan şeylerdendir. Çünkü o, emredilen bir şeyin tersine veya nehyedilen bir şeye uygun olarak gelir. Onlardan bir kısmı da mubahlarda geldiği zaman, reddedilmesi fazilet olur.” Yine bu âlim demiştir: “Rûh harekete geçtiği zaman, cevherinden, kalbde yayılan bir nur peydâ olur. Bu nûr sebebiyle kalbde, şu üç güzel ve yüksek düşünceden birisi oluşur: 1- Emredilen bir farza uymak. 2- Teşvik edilen bir fazilete sarılmak. 3- İçinde hayır ve bereket olan bir mübaha el atmak.” Bu zâtın sözü; rûhun ve nefsin hareketlerinin melek ve şeytanın düşüncelerine temel teşkil ettiğini ve bu hareketlerin o düşüncelere sebep olduğunu gösteriyor. Allahu Teâlâ en doğrusunu bilir, bu konuda benim görüşüm ise şudur: Meleğin ve şeytanın kalbe attığı düşünceler, rûhun ve nefsin hareketinden önce olmaktadır. Rûhun hareketi meleğin ilhâmından ileri gelmektedir; yüksek ve güzel duygular da rûhun hareketinden kaynaklanmaktadır. Rûhun bu hareketi, meleğin ilhâmının bereketiyle olmuştur. Nefsin hareketi, şeytanın vesvesesinden ileri gelmektedir; kötü düşünce ve niyet de nefsin hareketinden kaynaklanmaktadır. Bu kötü düşünce, şeytanın vesvesesinin uğursuzluğundandır. Demek ki, bu iki düşünce bir kalbe geldiği zaman, iki türlü hareket meydana gelmektedir. Bu düşüncelerin kalbe gelmesiyle kul imtihan edilmektedir ve kerem sahibi, nimet veren ve her şeyi hikmetli olan Allah’dan kula gelen ihsanların ve musibetlerin sırrı ortaya çıkmaktadır. Bazen de bu iki düşünce peş peşe gelir ve onlardan birisinin etkisi diğerini ortadan kaldırır. Zeki ve uyanık kimse, kendisinde zuhûr eden bu düşüncelerin etkilerini güzelce

kontrol etmesi sebebiyle, kendisine üns kapısı açılır. Bu durumdaki bir kimse devamlı, hâlini araştırır, kalbe gelen her iki düşüncenin etki ve sonuçlarını kontrol eder. Yukarıda sayılan Hakk’tan, melekten, şeytan ve nefisten gelen dört düşünce çeşidinin yanında, bunların orta bir yerinde bulunan beşinci bir düşünce daha zikredilmiştir ki, oda, akıldan kaynaklanan düşünce çeşididir. Bu düşünce, fiiller arasında seçimin olabilmesi, kul üzerinde İlâhi hüccetin ispatı ve kulun herhangi bir şeye akıllı olarak girmesi için nefis ve şeytanla birlikte bulunur. Çünkü, herhangi bir çirkin harekette kulun aklı başında olmasa kınama ve ceza ortadan kalkardı. Bazen aklın düşüncesi, fiilin kul tarafından ihtiyarî olarak yapılması ve bu sebeple sevabın gerekmesi için melek ve ruhla birlikte olur. Altıncı bir düşünce daha zikredilmiştir ki o da yakinden gelen düşüncedir. Yakin, imanın rûhudur. Yakin, mârifet ilminin çok fazla olmasıdır. Aslında şöyle demek mümkündür: Yakinden kaynaklanan altıncı düşünce, netice olarak Hakk’dan gelen düşünceye aittir. Akıldan gelen düşünce, bir meleğin ilhâmından bir de nefsin düşüncesinden kaynaklanır. Aklın kendinden kaynaklanan müstakil bir düşüncesi yoktur. Çünkü akıl, daha önceden zikrettiğimiz gibi, kendisiyle ilimlerin elde edilmesine kâbiliyet kazanılan ve yine kendisiyle bazen nefsin, bazen meleğin, bazen rûhun, bazen de nefsin isteklerinin elde edilmesine imkân sağlayan bir sıfattır. Buna göre; kalbe gelen düşünceler dörtten fazla olmamalıdır. Halbuki Rasûlullah (s.a.v), kalbte melek ve şeytandan gelen düşünceden başkasını zikretmemiştir. Bu ikisi asildir. Ruh ve nefsin düşünceleri ise, bunlara tâbidir. Çünkü, meleğin ilhâmı rûhu harekete geçirince ruh, güzel ve âli duygularla harekete geçer ve bu sayede İlâhi huzura yaklaşır. O anda kendisine Hakk’dan birtakım ilhâmlar gelir. Mânevî yakınlık tam olarak gerçekleşince, fena hâli tahakkuk eder ve o zaman da daha önce zikrettiğimiz gibi; ruh, kurbiyyet makamında bulunduğundan dolayı rabbâni ilhâm ve işâretler sâbit olur. Böylece, Hakk’ın ilhâmlarının gelmesine asıl sebep, meleğin ilhâmı olmuş olur. Şeytanın vesvesesi de nefsi harekete geçirince nefis, yaratılışı gereği, kendi sıfat ve tabiatına âit olan şeylere meyleder. Bu hareketlenmeden dolayı kendisinden, sıfatına, tabiatına ve hevâsına uygun olarak birtakım düşünceler meydana çıkar. Sonuçta, nefsin iğvâları, şeytanın vesvesesinden kaynaklanmış olur. Şu hâlde, kalbe gelen düşüncelerin aslı, melekten ve şeytandan gelen iki düşüncedir. Bu iki düşünce, nefsin ve rûhun düşüncelerini meydana getirmektedirler. Yakinden ve akıldan gelen düşünceler de onların içinde bulunmaktadır. Allah en doğrusunu bilir.

57. Bölüm · KALBE GELEN DÜŞÜNCELERİN TANINMASI · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org