Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin, Abdullah İbn Mesud (r.a)’dan naklederek bildirdiğine göre; es-sâdık ve’l-masdûk olan Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak ki, sizden birinizin, annesinin karnındaki hilkati (yaratılışı, şu safhalardan geçerek tamamlanır); kırk günde nutfe olarak toplanır. Sonraki kırk günde yapışkan bir kan pıhtısı hâline dönüşür. Diğer kırk günde bir parça et olur. Sonra Allahu Teâlâ kendisine, şu dört şeyi yazmak için bir melek gönderir; amelini, ecelini, rızkını, Cennet’lik ya da Cehennem’lik olduğunu. Sonra ona ruh verilir. Bir kişi, (dünyaya gelip âkil bâliğ olduktan sonra), Cehennemle arasında bir zira’ mesâfe kalıncaya kadar Cehennemlik ameli işler durur; sonra kendisine daha önce yazılan Cennet’lik hükmü geçer ve adam Cennetliklerin amelini işleyerek Cennet’e girer. Yine birisi de Cennetlik’lerin amelini işler durur. Öyle ki, onunla Cennet’e girmesine bir zira’ kadar yakın mesâfe kalır. Onun da daha önce kendisine yazılan Cehennem’lik hükmü önüne geçer ve son anda Cehennem’liklerin amelini işleyerek Cehennem’e girer."414 İnsanın yaratılışı hakkında Allahu Teâlâ şöyle buyurmuştur: “And olsun ki, biz insanı (Âdem’i) süzme çamurdan yarattık. Sonra Âdem’in neslini nutfe hâlinde sağlam bir yerde (rahimde) yerleştirdik. Sonra nutfeyi kan pıhtısına çevirdik; kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, et parçasından kemikler yarattık. Sonra kemiklere et giydirdik. Sonra da ona başka bir yaratılış verdik. En güzel şekilde yaratan Allah ne yücedir!" (Mü'minûn (23), 12-14.) Denilmiştir ki: “Sonra da ona başka bir yaratılış verdik” sözüyle kastedilen; ona rûhun verilmesidir. Bil ki, rûh hakkında konuşmak anlatılması zor bir iştir. Bu hususda dili tutmak akıl sahiplerinin yoludur. Hem Allahu Teâlâ rûhun durum ve mahiyetini çok büyütmüş ve halka da bu husustaki ilimlerinin çok az olduğunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Resûlüm, sana rûhun mâhiyetini soruyorlar. De ki: Rûh rabbimin emrinden ibârettir. Bu hususda size pek az bilgi verilmiştir.” (İsrâ (17), 85.) Halbuki Allahu Teâlâ, kelâm-ı hakiminde insan oğlunun yüceliğinden haber vererek şöyle buyurmuştur: ‘‘Gerçekten biz insan oğlunu çok üstün kıldık.” (İsrâ (17), 70.) Bir hadis-i şerifte şöyle anlatılmıştır: Allahu Teâlâ, Hz. Âdem’i ve zürriyetini yarattığı zaman melekler: “Ya Rabbi! Sen, insanları yiyen, içen, evlenen bir varlık olarak yarattın; öyleyse dünyayı onların, âhireti de bizim yap!” dediler; bunun üzerine Allahu Teâlâ: “İzzet ve Celâlime yemin olsun ki; kudret elimle yarattığım kimsenin sâlih zürriyetini, kendisine: “ol!” dediğimde olan sizler gibi yapmam.”415 buyurdu.
414- Buhârî, Enbiyâ, 1; Bed'ul-Halk, 6; Müslim, Kader, 16; Tirmizî, Kader, 4, İbnu Mâce Mukaddime, 10. 415- Tabarani, el-Evsat, No:6169; Heysemi, Mecmau'z-Zevaid, I, 82; Beyhakî, ŞuabuTİmân, I, 172 (No: 149); İbnu Kesir, Tefsir, V, 98 (Riyad, 1998)
İşte bu üstün kerâmet ve kendilerini melekleri üzerine tercih etmesiyle birlikte, Allahu Teâlâ, rûhun durumunu haber verirken onların bu hususda ilimlerinin az olduğunu bildirmiş ve: “Habibim, sana ruhu soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir ve size bu hususda pek az ilim verilmiştir.” (İsrâ (17), 85.) buyurmuştur. İbnu Abbas (r.a) demiştir ki: “Yahudiler, Peygamber (s.a.v) Efendimize gelerek: “Ruh nedir? ve cesetteki ruh nasıl azâb görecek bize haber ver.” dediler. Gerçekte ruh, Allah’ın emirlerinden bir işti. Bu hususda kendisine herhangi bir şey inmemişti. Dolayısıyla onlara bir cevap vermedi. Sonra Cebrail (a.s) yukardaki âyeti getirdi.’’416 Rasûlullah (s.a.v), Allahu Teâlâ’nın izin ve vahyi ile ruhtan ve onun mahiyetinden haber vermekten dilini tutmuştu. Halbuki O (s.a.v), ilmin mâdeni ve hikmetin kaynağı idi. Hal böyle iken; O’ndan başkasına, ruh hakkında söze dalmak ve ona işaret etmek nasıl mümkün olur? Şüphesiz, insan nefsi, yüksek şeylere göz dikmek, aklî şeylere heves etmek ve yaratılışı icabı, Allah’ın hakkında sükûtu emrettiği şeylere dalmak, içindeki hırsla, gerçek veya gerçek zannettiği hayalî şeylere muttalî olmak isteyip, nazarını fikir sahalarında serbest bırakınca ve rûhun mâhiyetini bilmek gibi kapalı bir işe dalınca; bu ıssız çölde yolunu şaşırmıştır. Halbuki, bu öyle bir konudur ki, ondaki ihtilaf gibi, hiçbir konuda ihtilaf mevcut değildir. Şayet nefis bu husustaki acziyetini anlayarak haddini bilseydi, kendisi için daha lâyık ve daha hayırlı olurdu. Rûh hakkında, dinin ölçü ve edebine dikkat etmeyen kimselerin sözlerine gelince; biz bu tür görüş ve sözleri, bu kitapta zikretmekten sakındık. Çünkü o sözler, hidâyeti bulamamış ve üzerine fesat damgası vurulmuş, kendilerine Peygamberlere uymanın bereketiyle hidâyet nuru isâbet etmemiş birtakım akılların ortaya attığı şeylerdir. Onlar, Allahu Teâlâ’nın şu âyetlerinde bildirdiği kimselerdir: ‘‘Onlar o kimselerdir ki; gözleri beni hatırlatan âyetlerimden bir perde içinde idi ve (kelâmımı) işitmeye de tahammül edemiyorlardı.” (Kehf (18), 101.) “Müşrikler şöyle dediler: “Senin bizi dâvet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık var ve bizimle senin aranda bir perde mevcuttur.” (Fussilet (41), 5.) Demek ki; peygamberin getirdiği hakikate karşı kalpleri perdeli olunca, hakkı gerçek haliyle işitmediler; işitmeyince de hidâyete ulaşamayarak cehâlet üzerinde ısrar ettiler ve aklî şeylerle oyalanıp asıl arzulanan ma’rifetten perdelendiler. Akıl, Allahu Teâlâ’nın bir hüccetidir; onunla bazılarını hidâyete ulaştırır, bazılarını da sapıtır. Bu sebeple, onların rûh hakkındaki sözlerini ve ondaki ihtilaflarını nakletmedik. Dinin emirlerine inanmış ve amele sarılmış kimselerin rûh hakkındaki sözlerine gelince; onlardan bir grup, bu meselede istidlâl ve nazar yoluyla söz ederken; bir grup da zevk ve İlâhî vecd yoluyla konuşup, fikir beyân etmişlerdir Öyle ki; bu hususda sûfilerin büyükleri dahi konuşmuşlardır. Halbuki en iyisi; bu hususda söz etmemek ve Peygamber’in (s.a.v) edebiyle edeblenmektir. Ancak, burada bazı görüşleri nakledeceğiz. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Rûh; Allahu Teâlâ’nın, ilmini zâtına ait kıldığı bir şeydir. Onun hakkında: “O, mevcut olan bir şeydir.” demekten öte bir şey söylemek câiz değildir.”
416- Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz:XV, 156; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, V, 331.
Fakat biz, sâdıkların bu konudaki sözlerinin ve davranışlarının itibara alınacak bir yönü olduğunu düşünerek, onları değerlendiririz. Onların bu konudaki sözlerini, Allah’ın kelâmı ve âyetleri için birer te’vil olarak görmek de mümkün ve caizdir. Çünkü Allahu Teâlâ, bazı âyetlerde tefsiri haram kılıp, te’vili câiz yapmıştır. Çünkü tefsirde ancak nakille konuşmak mümkündür. Te’vile gelince; akıl ve düşünce bu konuda bazı şeyler söyleyebilir. Te’vil; kesin bir şey söylemeksizin, âyetin muhtemel olan manalarından (birisini veya birkaçını) zikretmektir. Durum bu olunca; o konuda konuşma yolu açıktır. Ebu Abdullah en-Nebbâcî, demiştir ki: “Rûh; (duyu organları ile) hissedilemiyecek kadar latif (gizli ve sırlı), elle dokunulmayacak kadar yüce, hakkında da: “o, vardır.” demekten daha fazla söz edilemeyen bir cisimdir.” Bu zat, başkalarını rûh hakkında konuşmaktan nehyetmiş fakat kendisi de: “o bir cisimdir!” diyerek, onun hakkında beyanda bulunmuştur. İbnu Atâullah demiştir ki: “Allahu Teâlâ cesetlerden önce ruhları yaratmıştır. Çünkü âyet-i kerimede önce: “Biz sizi, yani ruhlarınızı yarattık.” buyurmuş, arkasından da: “Sonra da size şekil verdik, yani cesedlerinizi yarattık.” (A’râf (7), 11.) beyânıyla, yaratılıştaki sıraya işâret etmiştir. Bazıları da demiştir ki: “Rûh, katı vücûd içinde bulunan latif bir varlıktır. Nitekim, görme hassesi de yine böyle bir vücûd içinde mevcud latif bir cevherdir.” Bu sözde tenkide açık bir taraf vardır. Bazıları: “Rûh; eşya ile kâim olan manadır ve o haktır.” demişlerdir ki, bunda da tenkit söz konusudur. Ancak bu söz, rûhun hayat mânasına hamledilmesi hâlinde uygun olur. Diğer bazıları ise; ihyâ, hayat verenin sıfatıdır. Nitekim yaratma da yaratıcının sıfatıdır. Allahu Teâlâ: “De ki, rûh, Rabbimin emrindendir.” (İsrâ (17), 85.) buyurmuştur. Allah’ın emri; kelâmıdır. İlâhî kelâm ise mahluk değildir. Yani rûh, Allahu Teâlâ’nın: “hayat (sebebi) ol!” emriyle, hayat (için bir vesile) olmuştur, demişlerdir... Bu görüşe göre rûh, cesedde bir mânadan ibâret değildir. Yukarıdaki sözlerde görüldüğü gibi; bu konuda söz edenlerin bir kısmı rûhun ezelî olduğuna; bazıları da hâdis yani sonradan yaratılan bir varlık olduğuna inanmaktadırlar. Sonra insanlar, Rasûlullah (a.s)’a sorulan rûh hakkında da farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir grup; âyette bahsi geçen rûhun, Cebrail (a.s) olduğunu söylemiştir. Mü’minlerin emiri Ali b. Ebi Tâlib’in (r.a), ruh hakkında şöyle dediği nakledilmiştir: “O, meleklerden bir melektir. O’nun yetmiş bin yüzü vardır. Her bir yüzünün de yetmiş bin dili vardır. Her bir dili için, yetmiş bin lügat vardır. Bütün bu lûgatlarla Allahu Teâlâ’yı tesbih eder. Allah her bir tesbihden kıyâmete kadar meleklerle uçan bir melek yaratır.”417 Abdullah b. Abbas (r.a) ise ruh hakkında şöyle demiştir: “Rûh; Allah’ın mahluklarından bir varlıktır. Allah rûhları insanoğlunun sûretinde şekillendirmiştir. Semâdan inen her bir melekle beraber yanında bir de rûh bulunur.”
417- Bkz: Taberî, Câmiu’l-Beyân, Cüz: XV, 156, Ebu'ş-Şeyh, Kitâbu’l-Azame, 150. (No: 410); Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, V, 331-332.
Ebû Sâlih ise: “Ruhlar insan şeklindedirler, fakat insan değildirler.” demiştir. Mücâhid (rah.): “Ruhlar, insanoğlu sûretindedir. Onların da elleri ayakları ve başları vardır; yemek yerler, melek değildirler.” demiştir. Saîd b. Cübeyr (rah.) şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ, Arş’dan başka, ruhdan daha büyük bir şey yaratmamıştır. Şayet o, yedi kat yerleri ve gökleri bir lokmada yutmak istese yutabilir. Onun yaratılış sureti meleklerin, yüzünün sureti de insanlarınki gibidir. Kıyâmet gününde Arş’ın sağında durur. Melekler de tek saf hâlinde onunla birlikte bulunurlar. O, tevhid ehline şefaat edenlerdendir. Eğer onunla melekler arasında nurdan bir perde bulunmasaydı, semâvat ehli nûrundan yanardı.” Ashâb ve Tâbiin ulemâsından zikretmiş olduğumuz bu sözler ve görüşler, ancak Resûlullah’dan (a.s) bizzat dinleme veya ondan gelen bir nakil yoluyla söylenebilir. Bu durumda, hakkında soru sorulan rûh, bu nakledilen şeylerden bir varlık ise; o, cesedde bulunan rûh değildir. O halde bu rûh hakkında söz etmek câizdir ve bu konuda söz etmek, yasaklanmış değildir. Bazıları da demişlerdir ki: “Rûh; Allahu Teâlâ’dan bir nefha-i İlâhî olarak gelip belirli yerlere sirayet eden ve hakkında: “bir başkasının yaratmasıyla mevcuttur.” demekten daha fazla söz edilemeyen lâtif bir varlıktır.” Âlimlerden birisi de demiştir ki: “Rûh, “ol” emrinden çıkmamıştır. Çünkü eğer “ol” emrinden çıkmış olsaydı, üzerinde bir zillet olurdu.” Kendisine: “Peki, öyleyse nereden çıkmıştır?” denilince de şöyle demiştir: “Mânevî mülâhaza sebebi ile Allahu Teâlâ’nın cemâli ile celâli arasından çıkmış, Allahu Teâlâ onu selâmına has kılmış ve kelâmıyla yüceltmiştir. Böylece “ol” emrinin zilletinden kurtulmuştur.” Ebu Said el-Harrâz’a; “Rûh mahluk mudur?” denilince şöyle demiştir: “Evet, rûh yaratılmıştır. Eğer böyle olmasaydı, Allahu Teâlâ: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” deyince: “evet sen bizim Rabbimizsin” diyerek rablığını ikrar etmezdi.” Rûh; bedenin kendisiyle ayakta durduğu ve onun sebebiyle canlı ismini kazandığı bir varlıktır. Akıl rûh ile sâbit olur ve aklın hücceti de rûh ile mümkün olur. Şayet rûh olmasaydı, akıl iptal olur; kulun, aleyhine veya lehine bir hüccet olmazdı. Denilmiştir ki: “Rûh, yaratılmış bir cevherdir. Fakat o, yaratılanların en latifi, cevherlerin en sâfisi ve en nurlusudur. Gaybdakl şeyler onunla görülür, hakikat ehline keşif onun sâyesinde olur. Rûh, mânevî âlemdeki seyrinden perdelenince; âzâların edebi kötüleşir. Bunun için rûh, tecelli ve perdelenme, kabz ve İlâhî cezbeyle çekilme arasında kalır.” Yine: “Ruhlara göre, dünya ve âhiret eşittir.” denilmiştir. Denilir ki: “Ruhlar, kısım kısımdır: Birtakım ruhlar vardır; Berzah’ta dönüp dururlar. Dünyanın hallerini ve melekleri görürler. Semâda insanoğullarının halleri hakkında ne konuşulduğunu işitirler. Birtakım ruhlar, arşın altında bulunurlar. Bazı ruhlar da dünya hayatında Allahu Teâlâ yolunda yaptıkları sa’y u gayretleri ölçüsünde Cennetlere ve diledikleri yerlere uçup dururlar. Said b. el-Müseyyeb (rah.), Selmân-ı Farisî’nin (r.a) şöyle dediğini rivâyet etmiştir: “Mü’minlerin ruhları, Berzah’ta, yer ile sema arasında bulunur. Allahu Teâlâ onları cesedlerine gönderinceye kadar diledikleri yere giderler.” Denilmiştir ki: “Ruhlar, dünya hayâtından birisi ölüp geldiği zaman onunla buluşur, konuşurlar ve birbirlerine haber sorarlar. Allahu Teâlâ, kendilerine hayatta olanların amellerini arzedecek bir melek görevlendirmiştir. Hatta kendilerine, dünyada yaşayanların, işledikleri günahlar yüzünden azaba uğradıkları şeyler arzedilince:
“Allah’dan yardım isteyerek ona özür dileriz. Çünkü Allahu Teâlâ’dan başka kendisine özrün daha sevimli olduğu hiçbir kimse yoktur.” derler.418 Bu konuda Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Ameller pazartesi ve perşembe günleri Allahu Teâlâ’ya arz edilir. Cuma günü de peygamberlere baba ve annelere arz edilir. Onların iyiliklerine sevinirler ve sevinçten yüzlerindeki nur ve parlaklık artar. Öyleyse, Allahu Teâlâ’dan korkunuz ve günah işleyerek ölülerinize eziyet vermeyiniz!" 419 Diğer bir haberde de şöyle buyurulmuştur: “Muhakkak ki amelleriniz ölmüş kabile ve yakınlarınıza arz edilir. Eğer amelleriniz güzel ise sevinip birbirlerine müjde ederler, iyi değilse; ‘Allahım, bizi hidâyete ulaştırdığın gibi onları da hidâyete ulaştırmadan öldürme! derler. ”420 Bu haberler ve sözler, ruhların cesette müstakil bir varlık olduğunu, mâna ve araz olmadıklarını göstermektedir. İmam Vasıtî’ye: “Rasûlullah (s.a.v) hangi sebepten dolayı insanların en halimi idi? diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Çünkü onun ruhu en önce yaratıldı ve kendisine İlâhî huzurda temkin ve istikrar yakınlığı meydana geldi. Baksanıza Rasûlullah (s.a.v): “Âdem, rûh ile cesed arasında iken ben peygamberdim.”421 buyuruyor. Yani, Âdem (a.s), o zaman daha ruh da değildi, cesed de değildi.” Bazıları da demişlerdir ki: “Rûh, izzet nûrundan, iblis de izzet ateşinden yaratılmıştır. Bunun için iblis: “Ben Âdem’den daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.” (A’râf (7), 12.) dedi ve nûrun nardan hayırlı olduğunu, dolayısıyla; rûh sahibi Hz. Âdem de kendisinden hayırlı olduğunu anlayamadı.” Âlimlerden birisi de demiştir ki: “Allahu Teâlâ, ilmi rûha arkadaş yaptı. Rûh, letâfetinden dolayı, bedenin gıdâ ile gelişip büyüdüğü gibi, ilimle gelişip yücelir. Bu, Allahu Teâlâ’nın ilminde olan bir şeydir. Çünkü, mahlûkâtın ilmi çok azdır; ona ulaşamaz.” İslâm kelamcılarının çoğunluğu yanında tercih edilen görüş şudur: İnsâniyet (insânî özellikler) ve hayvâniyyet (canlılık) insanda yaratılmış iki arazdır. Ölüm onları yok eder. Rûh ise bizzat hayatın kendisidir. Beden onun varlığı ile hayat bulmuştur. Kıyâmet gününde kendisine tekrar iâde edilmesiyle yine hayat sahibi olur. Bazı İslâm kelamcıları da suyun yeşil bir çubuğa sirâyet edip karışması gibi, rûhun da yoğun cisimlerle birleşip onlara karışmış latif bir cisim olduğu görüşüne sâhib olmuşlardır. Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî de bu görüşü benimsemiştir. Kelamcıların çoğu, onun tek başına kâim olamayan bir araz olduğu görüşüne meyletmişlerdir. Ancak, onun bir cisim olduğuna delâlet eden hadis ve haberler onları bu görüşten geri çevirmiştir. Çünkü rûh hakkında, onun yüce makamlara yükselişi, alt makamlara düşüşü, Berzah âleminde çeşitli yerlere gidiş gelişi hususlarında birçok haber vârid olmuştur. Onun bir takım vasıflarla vasıflanması, kendisinin bir cisim olduğuna delâlet
418- İlgili hadis ve haberler için bkz: Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XIV, 325-328. 419- Müslim, Birr, 35-36 (Hadisin ilk kısmı); Hadisin tamamı için bkz: Suyûti, el-Câmiu's-Sağir, No:3316; Şerhu's-Sudûr bi Şerhi Hâli'l-Mevtâ ve’l-Kubur, 343. 420- Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, II, 227-228. 421- Hakim, Müstedrek, II, 608; Tabarani, el-Kebir, XII, 12571; Ebu Nuaym, Hilye, VII, 122; Elbani, Sahiha, No:1836.
eder. Gerçekten arazlar herhangi bir vasıfla vasıflanmazlar. Çünkü vasıf bir mânâdır. Mânâ ise mânâ ile kâim olmaz. Bazıları da rûhun bir araz olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Abdullah b. Abbas’a (r.a): “Ruhlar bedenlerden ayrılınca nereye giderler?” diye sorulunca: “Yağı bittiği zaman lambanın aydınlığı nereye gidiyor?” demiştir. “Cisimler çürüdüğü zaman nereye gidiyor?” denilince de: “İnsan hasta olup eridiği zaman eti nereye gidiyor?” demiştir. O bu sözleriyle, onların da yok olduğuna işâret etmiştir. Müslümanlardan mantık ve felsefe gibi kötülenmiş ve reddedilmiş ilimlerle uğraşan, bazı ehl-i ilim: “Rûh; latif bir cisim içinde bedenden ayrılır.” demişlerdir. Bazıları da: “Rûh bedenden ayrılınca vehim kuvveti idrak vasıtasıyla kendisine geçer. O zaman rûh, mânâları ve hissedilen şeyleri görecek duruma gelir. Çünkü rûhun ayrılma anında bedenin özelliklerinden tamamen sıyrılması mümkün değildir. Rûh, ölüm anında ölümü hisseder ve ölümden sonra da kabre konmuş olarak tek başına boş kalır. Hayat hâlinde kendisine inandığı bütün şeyleri tasavvur eder. Kabirde sevabı ve azabı hisseder.” demiştir. Bir kısım ilim ehli de demişlerdir ki: “Bu hususdaki sözlerin en doğrusu ve en selâmetlisi şöyle söylemekdir: “Rûh; Allahu Teâlâ’nın, bedende tuttuğu müddetçe, onunla bedenin hayatını devam ettirdiği yaratılmış bir şeydir. O, ceset içinde en şerefli bir varlıktır. Ceset ondan ayrıldığında ölümü tattığı gibi, o da cesedi terk etmesiyle ölümü tadar. Onun nasıl ve nice olduğu konusunda akıl net bir şey ortaya koyamaz. Gözün güneşin ışınlarında kamaştığı gibi; akıl da bu konuda şaşırıp kalır, düşünemez olur.” Kelamcılar bu görüşleri ileri sürdükleri zaman onlara: “Mevcut olan varlıklar kadim, cisim, cevher ve araz vasıflarından birisine girer. Peki rûh bunlardan hangisidir?” diye sorulabilir. Onlardan bir cemaat onun araz (kendi başına kâim olmayan) bir varlık olduğu görüşünü seçmişlerdir. Bazıları, zikrettiğimiz gibi, onun latif bir cisim olduğunu ileri sürmüşlerdir. Bir cemaat da onun kadim olduğu görüşünü kabul etmiştir. Çünkü o, Allah’ın emirlerinden bir emirdir. Emir; Allah’ın bir kelâmıdır. Kelâm ise kadimdir. Aslında, bu şekilde ihtilaflara konu olan bir hususda söz etmemek ne güzel bir şeydir. Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî’nin (k.s), “Kûtu’l-Kulûb” adlı eserindeki sözü, onun: “Rûhlar, cesette bulunan ayınlar; müstakil varlıklardır.” görüşüne meylettiğini gösteriyor. Nefisler de böyledir. Çünkü o kitabında diyor ki: “Rûh, hayır için harekete geçer. Bu hareketden kalbde bir nûr zuhûr eder. Melek bu nûru görerek kalbe hayrı ilhâm eder. Nefis de şer için hareket eder; onun hareketinden dolayı kalbde bir zûlmet oluşur. Şeytan o zulmeti görerek kalbe iğvâ vermeye yönelir.” Büyüklerin rûha işâret eden sözlerini zikrettikten sonra, derim ki: Bu hususda benim görüşüm şudur: Rûh hakkında kesin bir şey söylemeksizin, yukarıda zikrettiğim şekilde; bu konuda te’vil yollu bir şeyler söylenebilir. Aslında, benim tercihim; bu hususda sükût edip herhangi bir şey söylememektir. (Ancak, rûh hakkında söz açılmışken bir iki kelâm etmemiz gerekti). En doğrusunu Allah bilir, ben derim ki: Ûlvî ve semâvî olan rûh-ı insânî, emir âlemindendir. Beşerî olan rûh-i hayvan? ise, halk âlemindendir. Beşerî olan rûh-î hayvânî, ulvî olan rûh-ı İnsanînin yeri ve
mekânıdır. Rûh-i hayvânî, kalbden kaynaklanan, his ve hareket gücünü taşıyan latif bir cisimdir. Buradaki kalble, cesedin sol tarafında bulunan şekli malum bir et parçası olan kalbi kastediyorum. Bu rûh, insanın dışında hayvanlarda da bulunur. Duyu organlarının kuvveti bu ruhtan kaynaklanır. Bu rûh, Allah’ın koyduğu kanuna göre, genel olarak gıda ile ayakta duran ve hasta olup mizacı bozulduğunda tıbb ilminin müdâhale edebildiği ruhtur. İnsanî ulvî rûhun bu rûh üzerine gelişiyle hayvanî ruh ayrı bir özellik kazanmış ve hayvanların ruhlarından ayrılmış, başka bir sıfat kazanarak konuşma ve ilhâmın mahalli olan bir nefs olmuştur. Bu hususa işâreten Allahu Teâlâ. “Nefse ve onu (insan sıfatıyla) düzenleyene, sonra da ona iyilik ve kötülük kabiliyeti verene yemin olsun.” (Şems (91), 7-8.) buyurmuştur Nefsin düzene gelmesi; insânî ruhun ona gelmesi ve onun hayvanların ruhlarının cinsinden ayrılması ile olmuştur. Böylece nefis, Allahu Teâlâ’nın yaratmasıyla ulvî ruhdan oluşmuştur. İnsandaki hayvânî rûh olan nefsin, ulvî rûhdan meydana getirilmesi, emir âleminde olmuştur. Böylece Âdem (a.s) ile Havvâ vâlidemiz arasında olduğu gibi; ruh ile nefs arasında da karşılıklı bir aşk ve ülfet oluşmuştur. Onlardan her biri diğerinden ayrılması ile ölümü tatmaktadır. Bahsettiğimiz bu ülfete Allahu Teâlâ, şu şekilde işâret etmiştir: “O Allah, Âdem’den gönlü kendisine meyledip rahat etsin diye zevcesi Havvâ’yı yaratmıştır.” (A’râf (7), 189.) Böylece Âdem (a.s) Havvâ vâlidemize meyledip onunla sükûnet buldu. İnsanî ulvî ruh da hayvânî ruha meyledip yerleşerek onu nefis yaptı. Rûhun nefse olan meyil ve sükûnetinden kalb oluştu. Bu latif kalble, et parçası olan ve nefsin mahalli olan kalbi kasdediyorum. Şu kadar var ki; et parçası halk âleminden, bu latif kalb ise emir âlemindendir. Kalbin emir âleminde ruh ve nefisten oluşması, halk âleminde Âdem ve Havvâ’dan (a.s) zürriyetlerinin oluşup meydana gelmesi gibidir. Şayet nefs ve ruh çifti arasında bir sükûnet ve kaynaşma olmasaydı, kalb oluşmazdı. Kalblerden bazıları vardır ki; sanki babası olan ulvî ruha göz diker ve ona meyleder. Bu kalb, Hz. Huzeyfe’nin (r.a) rivâyet ettiği hadiste Rasûlullah’ın (s.a.v) Efendimizin kendisinden bahsettiği kalbdir. Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki: “Kalbler dört çeşittir: 1)-Tertemiz olan, içinde parlayan bir nur bulunan kalb. Bu, mü’minin kalbidir. 2)-Simsiyah olup ters döndürülmüş kalb. Bu, kâfirin kalbidir. 3)-Kılıfına konup ağzı bağlanmış kalb. Bu, münâfığın kalbidir. 4)-Yüzü çevrilip terkedilmiş kalb. Onun içinde iman da vardır, nifak da vardır. Kalbdeki iman, temiz suyun büyütüp beslediği yeşillik gibidir. Bu ikisinden, iman ve nifakdan hangisi daha gâlip ise, kalb için onunla hükmolunur. ”422 Ters çevrilmiş kâfirin kalbi, annesi yerindeki nefs-i emmâreye meyleder. Birtakım kalbler de vardır ki, nefs-i emmâreye meyletme hususunda tereddütlüdür. Kalbin, rûh yahut nefis tarafına meylinin ağırlığına göre , saâdet yahut şekâveti oluşur. Akil, ulvî rûhun cevheri, lisânı ve varlığına delâlet eden bir varlıktır. Aklın, mânen desteklenmiş kalble mutmain olmuş temiz nefsi tedbir edip işlerini görmesi; bir babanın hayırlı oğlunun, kocanın sâlihâ hanımının işlerini tedbir edip görmesi gibidir. Onun, ters çevrilmiş kalbi ve devamlı kötülüğü emreden nefsi idâre etmesi ise; babanın zâlim evlâdının, kocanın kötü hanımının işlerini tedbir edip görmesi
422- Ahmed, Müsned, III, 17; Ebu Nuaym, Hilye, IV, 385; Tabarani, es-Sağır, No:1077; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, I, 63.
gibidir. Bu durumda, akıl bir yönden onlardan çevrilmiş, diğer yönden onların işlerini tedbir etmeye yöneltilmiştir. Çünkü kendisi için onların işleri vazgeçilmezdir. Aklın mahalli hakkında: “Aklın bulunduğu yer dimağdır.” veya: “Onun mahalli kalbdir.” şeklinde ortaya atılan ihtilaflar, onun hakikatini anlamaktan âciz olanların sözleridir. Onların bu hususdaki ihtilafları, aklın bir şekil üzerinde sâbit olmayışı ve onun bir defa hayır mahalli kalbe, diğerinde nefsin zülmünde olan dimağa çekilişinden dolayıdır. Kalb iyiye, dimağ da kötüye nisbet edilir. Bu durumda akıl kötünün işlerini tedbir ederken görüldüğü zaman: “Aklın yeri dimağdır.” denir. İyinin işlerini tedbir ederken görülünce de: “Aklın yeri kalbdir.” denir. Ulvî rûh, bütün varlıklardan sıyrılarak aşk ve şevk ile yüce mevlâsına yükselmeye gayret edip ihtimam gösterir. Kalb ve nefis de varlık âlemindendir. Rûh yükseldiği zaman kalb de, hayır sahibi şefkatli bir evlâdın babasına meyletmesi gibi ona meyleder. Nefis de şefkatli bir annenin meyliyle oğlu olan kalbe meyleder. Nefis kalbe meyledince, yerden yükselir, süflî âleme yerleşmiş damarlarını çeker, hevâsını toplar, tabiatındaki şeyleri atar, dünyadan gönlünü çeker, aldatıcı dünyadan uzaklaşır ve ebediyyet yurduna yönelir. Bazen de anne durumunda olan nefis, yeni bir cinsiyet kazanmış hayvânî ruhdan oluşması ve temelinde sûflî âlemin esasları olan tabiatlara dayanmasından dolayı, yaratılışındaki vaziyet sebebiyle yere çakılıp kalır. Allahu Teâlâ bu hususa şöyle işâret etmektedir: “Dileseydik onu, âyetlerimizle iyiler derecesine yükseltirdik. Fakat o, aşağılara saplandı ve hevâsına uydu.”2' Rûhun zevcesi, kalbin annesi olan nefis arza yerleşince; ters çevrilmiş kalb de, istikâmet üzere giden kâmil baba yerine, bozulmuş nâkıs bir anneye meyledip bağlanan evlat gibi nefse bağlanır. Bu arada rûh da, evlâdına bağlılık duygusu üzerine yaratılan babanın oğluna bağlanması gibi, kalbe kapılıp bağlanır. İşte o zaman kul, Mevlâsının hakkını tam olarak yerine getirmekten geri kalır. Bu iki ulvî ve suflî âleme çekilişte sa- âdet ve şekâvet hükmü ve durumu ortaya çıkar. Bütün bunlar, Aziz ve Hakim Allah’ın takdiridir. Rivâyete göre; Dâvud (a.s), oğlu Süleyman (a.s)’a: “Aklın yeri nerededir?” diye sorduğunda, o: “Onun yeri kalbdir. Çünkü kalb rûhun kalıbı, rûh da hayatın kalıbıdır.” diye cevap vermiştir... Ebu Sâid el-Kuraşî (k.s) demiştir ki: “Rûh iki çeşittir: Birisi rûhu’l-hayat, diğeri de rûhu’l-memât. Rûhu’l-memât; cesetten çıktığı zaman dirinin ölü haline geldiği ruhtur. Rûhu’l-hayat ise, kendisiyle nefeslerin alınıp verilebildiği, yeme ve içme gücü ve benzeri kuvvetlerin kendisinden kaynaklandığı ruhtur.” Alimlerden birisi demiştir ki: “Rûh; kendisiyle hayatın meydana geldiği hoş tatlı bir nesimdir; nefis ise, kendisinden çirkin hareket ve şehvetlerin ortaya çıktığı yakıcı bir rüzgardır.” Meselâ; adamın birisi azgınlaşınca: “ateşi başına vurmuş!” denir. Nefisle ilgili bölümde zikrettiğimiz gibi; nefsin mâhiyeti hakkında bir takım uyarılar ve ondan meydana gelecek çirkin ahlaklara meşâyıh-ı kiramın işaretleri mevcuttur. Bu ahlakların, güzel bir riyazat ve terbiye ile giderilmesi, yerine iyilerinin getirilmesi mümkündür. Çünkü bu sayede kötü fiiller kalbten temizlenir ve çirkin ahlaklar yerine güzelleri gelir. Saîd b. Hilal in haber verdiğine göre; Rasûlullah (s.a.v):
"Şüphesiz onu (küfür ve isyandan) temizleyen kurtulmuştur.’’ âyetini okuyunca, durup şöyle duâ etti: "Allahım! Nefsime takvâ duygusunu ver. Onun sâhibi ve mâliki sensin. Onu (gaflet ve isyandan) temizle. Onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. ”423 Denilmiştir ki; nefis, bedene konmuş latif bir varlıktır. Kötü sıfat ve ahlaklar ondan kaynaklanır. Nitekim ruh da kalbe konmuş latif bir varlıktır; güzel sıfat ve ahlaklar da ondan kaynaklanır. Göz görmenin, kulak işitmenin, burun koklamanın, ağız tatmanın yeri olduğu gibi; nefis kötü ahlakların kaynağı, rûh ise güzel sıfatların merkezidir. Nefsin bütün ahlak ve sıfatları iki asıl şeyden kaynaklanır: Birincisi hafiflik, İkincisi aşırı iştah ve arzudur. Hafifliği cehâletinden; aşırı arzusu da hırsındandır. Nefis hafiflik durumunda, düz bir mekân üzerinde bulunan yuvarlak bir topa benzer. Yaratılış ve durumu sebebiyle devamlı hareket hâlindedir. Hırs hâlinde ise; kendisini lambanın ışığına atan, kendisini helâk edecek ışıktan sakınmayan ve az bir ışığa kanaat etmeyen pervâneye (kelebeğe) benzer. Hafiflikten acelecilik ve sabır azlığı meydana gelir. Halbuki sabır aklın cevheridir. Hafiflik ise nefsin bir sıfatı, hevâsı ve rûhudur. Ona ancak sabır gâlib gelir. Çünkü akıl hevâyı hükmü altına alır. Aşırı düşkünlükten ise hırs ve tama’ meydana çıkar. Bunlar, Âdem (a.s), Cennette ebedi kalmaya tama’ ederek yasak ağaçtan yemeye hırs gösterince ortaya çıkan iki huydur. Nefsin vasıfları için yaratılışındaki asıldan kaynaklanan birtakım asıllar vardır. Çünkü o, topraktan yaratılmıştır; toprak sebebiyle kendisinin bir vasfı vardır. Denilmiştir ki: İnsanoğlundaki zayıflık vasfı topraktan ileri gelir. Ondaki cimrilik huyu yapışkan çamurdan; şehvet pişirilmiş çamurdan, cehâlet de kuru balçıktan ileri gelir... Allah Teâlâ’nın: “O, insanı yanmış kerpiç gibi kuru balçıktan yarattı.” (Rahmân (55),14.) âyetinde geçen “el-Fehva”; ateşte pişirilmiş kerpiç demektir. Bunun için denmiştir ki: Bu unsurla insana ateşe âit özellikler girdiğinden; onda şeytanlık vasfından bir parça bulunur. İnsandaki aldatma, hile ve haset duyguları bundan ileri gelmektedir. Kim, nefsinin mayasında olan şeyleri ve onun yaratılışındaki huyları yakinen bilirse; onunla ancak, onu yaratan ve ona sâhib olan Allahu Teâlâ’dan gelecek yardımla baş edeceğini anlar. Demek ki kul, gerçek insânî vasfını ancak, kendisindeki hayvânî arzuları ilim ve itidalle tedbir ve İslah ettikten sonra elde eder. Bu şekilde insânî vasıflar ve mânâ kuvvet bulur; insan kendisinde bulunan şeytanî sıfatları ve kötü ahlakları idrâk eder. Hem insânî kemâlat (ve fazilet), insanın nefsi adına bu kötü ahlaklara râzı olmamasını gerektirir. Sonra ona kibir, gurur, kendini beğenme, nefsini öne çıkarma gibi, sahibini rubûbiyet davâsına sürükleyecek ahlaklar keşfolur. Kul, Allaha karşı sâfi kulluğun bu tür şeyleri terketmede olduğunu görür. Allahu Teâlâ, Kur’an-ı Hakim’de nefsi, şu üç sıfatla zikretmiştir: Nefs-i Mutmainne. Buna şu âyet-i kerime işâret etmektedir: “Ey mutmain olmuş (sükûnet ve İlâhî huzûra kavuşmuş) nefis! Rabbine dön!” (Fecr (89), 27.) 2- Nefs-i Levvâme: Nefsin bu vasfı şu ayette anlatılmaktadır: “Kıyâmet gününe ve devamlı kendisini levmeden nefse yemin ederim ki...” (Kıyâme (75), 1-2.)
423- Beğavi, Meâlimü’t-Tenzil, XIII, 439; Suyûti, ed-Durrû’l-mensûr, VIII, 529; Müslim, Zikr, 13.
3-Nefs-i emmâre: Bu sıfat da şu âyette geçmektedir: “Muhakkak ki nefis, devamlı kötülüğü emreder.” (Yusuf (12), 53.) Aslında âyetlerde bahsedilen nefis, (varlık olarak) bir tanedir, fakat değişik sıfatlara sahiptir. Kalb sekinet, mânevî huzur ile dolduğu zaman, nefse mutmainne elbisesi giydirir. Çünkü sekinet, imanın artmasıdır. Onda, kalbin kendisine ihsan edilen yakînden dolayı ruhun makamına yükselme durumu vardır. Kalb rûhun mahalline yönelince, nefis de kalbe yönelir. Bu durumda, kendisinde sükûnet hâli meydana gelir. Nefis, cibilliyetinin yerleştiği yerden ve tabiatının arzularından rûhun bulunduğu makama doğru çekildiği zaman “levvâme”; kendini kınama” mertebesindedir. Çünkü o, mutmainne mahalline nazar ederek oranın yüceliğini idrâk edince; kendisini devamlı kötülük mahalline çeken nefsini kınamaya başlar. Nefis kendi mahallinde çakılıp kalınca, ilim ve mârifet nûrundan mahrum kalır. Bu durumda o, zulmet içinde kalıp, devamlı kötülüğü emreder. Nefis ve rûh kalbden birbirlerini kovmaya çalışırlar. Kalbe bazen rûhun arzuları, bazen de nefsin arzuları sâhib ve hâkim olur. Sûfiler cemaatının işâret ettiği “sırra” gelince; ben bu konuda söz edenlerin bazısının, sırrı, kalbden sonra, ruhdan önce zikrettiğini, bazısının da ruhdan sonra ondan daha yüksek ve daha latif bir şey olarak değerlendirdiklerini gördüm. Demişlerdir ki; sır müşâhade mahalli, rûh muhabbet, kalb de mârifet mahallidir. Sûfiler cemaatının kendisine işâret ettikleri sır, Allah’ın kitabında bu isimle zikredilmemektedir. Allah’ın kelâmında zikredilen; sâdece rûh, nefsin çeşitli sıfatları, kalb, fuâd ve akıldır. Bu sebeple Allahu Teâlâ’nın kelâmında sırrı bu mânâ ile bulamamaktayız. Sûfiler arasında, sır hakkında birtakım ihtilaflar gördük. Bazıları onun rûhdan aşağı bir mertebede bulunduğuna, bir grub da sırrın rûhdan daha latif bir şey olduğuna işâret etmiştir. En doğrusunu Allahu Teâlâ bilir. Biz de diyoruz ki: Sûfilerin “sır” diye isimlendirdikleri şey, rûh ve nefis gibi, bir zât ve vücûdu olan, kendi başına müstakil bir şey değildir. Ancak, nefis temizlenip sâfi olunca, rûh nefsin zulmet bağından kurtularak kurbiyyet vatanlarına doğru yükselmeye başlar. Bu arada kalb de bulunduğu yerden ve hâlden daha âli makamlara göz diker ve rûha doğru çekilir. İşte o durumda kalb, ilk vasfına ziyâde olarak yeni bir vasıf kazanır. Bu vasfı kendilerinde bulanlar, onu kalbden daha sâfi bulduklarından, hakikatini anlayamamışlar ve ona “sır” ismini vermişlerdir. Kalbin rûhun bulunduğu makama yükselmek istemesi sebebiyle kendisinde oluşan bu vasıf, o hâli elde edenlere yeni ve garip geldiğinden, kendisine “sır” ismini vermişlerdir. Onların ruhdan daha latif zannettikleri şey ise; aslında, bildikleri ve tanıdıkları rûhun yeni bir vasıf kazanmasıdır. Yine, ruhdan önce “sır” diye isim verdikleri şey ise; mâlum kalbin yeni ve daha güzel bir vasıf kazanmış hâlidir. Rûhun ve kalbin (yüce hâl ve âlemlere) yükselmesiyle nefis de kalbin mahalline yükselir ve kötü sıfatlarından kurtularak çoğu kere, kalbden önce onun arzu ettiklerini isteyen mutmain bir nefis olur. Çünkü kalb, kendisinde bir kuvvet, kudret, irâde ve ihtiyar görmekten uzak durarak, yüce mevlâsının istediği şeyi ister olmuştur. İşte o anda kul, kendi irâde ve ihtiyarını İlâhî irâdeye teslim ederek asıl hürriyetine kavuştuğundan, hâlis kulluğun tadını tadar. Akla gelince o, rûhun lisânı ve basiretin tercümânıdır. Basiret, rûh için kalb yerinde, akıl ise dil yerindedir. Rivâyet edilen bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Allahu Teâlâ’nın ilk yarattığı şey akıldır. Allahu Teâlâ onu yaratınca:
“Bana yönel!” dedi. O da yöneldi. Sonra: “O yana git!” dedi, o da gitti. “Otur!” dedi; oturdu. “Konuş!” dedi; konuştu. “Sus!” dedi, o da sustu. Bunun üzerine buyurdu ki: “İzzetime, celâlime, azametime, ululuğuma, saltanatıma ve sonsuzluğuna yemin ederim ki; bana senden daha sevimli gelen ve yanımda senden daha şerefli olan hiç bir varlık yaratmadım. Seninle tanınır, seninle hamd olunur, seninle itaat edilirim. Seninle alır, seninle veririm. Seni ayıplarım. Mükafaat ve cezâ sanadır. Sana da sabırdan daha faziletli bir şeyle ikram etmedim.”424 Yine Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Bir kişinin, aklı ne kadar çalışıp neyi aklettiğini bilinceye kadar, onun dışta görünen İslâmî amellerinin güzelliği sakın sizi aldatmasın!”425 Hz. Âişe (r. ah), Rasûlullah’a (s.a.v): “Ya Rasûlellah! İnsanlar ne ile üstünlük elde ederler? diye sordu. Efendimiz (s.a.v): "Dünya ve ahirette akılla üstünlük sağlarlar.” buyurdu. Âişe (r.ah) vâlidemiz, devamla demiştir ki: "İnsanlar amelleri sebebiyle karşılık görmezler mi?” diye sordum; Rasûlullah (a.s): "Ya Âişe! Allahu Teâlâ’ya itaat yolunda ancak gerçek akıllı kimseler amel eder. Herkes, akılları nispetinde amel eder ve o ölçüde karışıklık bulur.” 426 buyurdu. Yine Sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur ki: “Bir adam mescide gelerek namaz kılar, halbuki kıldığı namaz, Allahu Teâlâ katında bir sineğin kanadı kadar değere denk değildir. Yine, başka bir adam mescide gelir ve namaz kılar, kıldığı namazın sevabı Uhud dağına denk olur. Bu kimse bu dereceye aklının daha güzel olduğundan ulaşmıştır. Kendisine: “Nasıl daha güzel akıl sahibi olur?” denildiğinde; “O iki kimsenin, Allah’ın haram kıldığı şeylerden daha çok sakınanı ve hayır yollarına daha çok düşkün olanı, her ne kadar amel ve nafile ibâdetlerinde ötekinden aşağı da olsa, akıl yönünden en güzel olanıdır.”427 Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Allahu Teâlâ aklı kulları arasında çeşitli kısımlara ayırmıştır. İki adamın ilmi, hayrı, orucu ve namazı eşit olur. Fakat onlar akıl hususunda, Uhud dağının yanında bir zerrenin durumu gibi, birbirlerinden farklıdırlar. 428 Vehbi b. Mûnebbih’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Okuduğum yetmiş kitabda şunu buldum: Dünyanın başlangıcından sonuna kadar gelen insanlara verilen aklın tamamı, Rasûlullah (a.s)’ın aklı yanında, bütün dünyanın kumları arasına düşen bir kum tanesinin durum gibidir.” Aklın mâhiyeti hakkında insanlar çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Bu hususda söz çoktur. Biz, bütün sözleri nakletmeyi uygun görmüyoruz. Hem gayemiz bu değildir. Bir grub demiştir ki:
424- Beyhâki, Şuabu’l-İman, IV, 154; Tabarani, el-Evsat, No: 1866; Ali el-Muttaki, Kenzu’l- Ummâl, III, 383; Heysemi, Mecmau’z-Zevâid, VIII, 28. 425- Beyhâkî, Şuabu’l-İman, IV, 156; Ali el-Muttaki, Kenz, III, 383. 426- Zebidi, İthafu’s-Sâde, I, 757. 427- Ali el-Muttaki, Kenz, III, 381. 428- Ali el-Muttaki, Kenz, III, 382.
“Akıl” ilimlerden birisidir. Bütün ilimlerden mahrum olan bir kimseye akıllı denemiyeceği gibi, akla da bütün ilimlerin yerine geçer demek uygun değildir. Bununla birlikte, ilimlerin çoğundan haberi olmayana akıllıdır, denebilir.” Bazıları da: “Akıl nazarî ilimlerden değildir.” demişlerdir. Ancak, nazârî ilimlerin evvelinde olgun bir aklın bulunması şarttır. Bu durumda akıl, zarurî ilimlerden olmaktadır. Fakat o, ilimlerin tamamı demek değildir. İlim ve bilgi elde etme vasıtası olan duyu organlarından bir kısmı (meselâ, gözü, kulağı ve dili) arızalı olan kimse akıllıdır. Bazıları da demişlerdir ki: “Akıl ilmin kısımlarından değildir. Çünkü öyle olsaydı; varlığı muhal ve câiz olan şeyleri hatırlamaktan gâfil olan kimsenin akıllı olarak vasıflanmaması gerekirdi. Halbuki biz, akıllı bir kimseyi çoğu zaman bunlardan gâfil görüyoruz.” Yine demişlerdir ki: “Akıl; kendisiyle ilimlerin idrak edildiği bir sıfattır.” Büyük ârif Hâris b. Esed el-Muhâsibî’nin şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Akıl; kendisiyle ilimlerin idrak edildiği fıtrî bir kâbiliyettir.” Buna göre; akıl hakkında daha önce zikretmiş olduğumuz: “Akıl rûhun lisanıdır.” sözü yerinde olmuş olur. Çünkü rûh, Allah’ın emirlerindendir. Yerlerin ve göklerin yüklenmekten kaçındıkları mânevî emaneti yüklenen odur. Aklın nûru ondan kaynaklanır ve o nurda ilimler teşekkül eder. Akıl ilimler için yazılmış bir levha gibidir. Kendindeki sıfat sebebiyle bazen nefse çevrilmiş ve yönelmiş, bazen de olduğu gibi dosdoğru olarak kalmıştır. Kimin aklı nefsi tarafına çevrilmiş yani ters yöne dönderilmiş ise o kimse, aklını eşyâ ile meşgul edip dağıtır ve dengesini kaybedip hidâyet yolunu şaşırır. Kimin aklı istikâmet üzere ise; rûhun kalbi yerinde olan basiretle desteklenir, kâinatın yaratıcısına yol bulur. Sonra, kâinat ve kâinatı yaratanla ilgili bilinecek kısımları tam olarak elde ederek hem yaratanı hem de yaratılan kâinat ve eşyayı tanır. İşte bu akıl, doğru yolu bulacak akıldır. Bu durumda akıl, sâhibini, Allahu Teâlâ’nın sevdiği şeylere yönelmeye sevk eder ve Allahu Teâlâ’nın kötü gördüğü işlerden de meneder. Böylece kul, devamlı Allahu Teâlâ’nın sevdiği şeylere tâbi olur ve onun gazabına sebep olacak şeylerden sakınır. Akıl, dosdoğru olup basiret ile desteklenince; sâhibini hidâyet yoluna sevk eder ve dalâlet yoluna set çeker. Bazıları da demiştir ki; “Akıl iki kısımdır; birisiyle dünya işleri, öbürüyle de âhiret işleri yürütülür. Birinci akıl, rûhun nûrundan, İkincisi de hidâyetin nûrundan meydana gelmiştir. Buna göre birinci akıl, bütün insanlarda mevcuttur. İkinci akıl ise, inanan tevhid ehlinde bulunup, müşriklerde mevcut değildir. Denilir ki; (lügat olarak; bağ, mâni olan, engelleyen mânasındaki) akla akıl denmesi şundandır: “Gerçekten cehâlet bir zulmettir. Nûr, bu zulmet içinde kulun basiretini sarınca, zulmet gider ve akıl tamamen nurlanır. Bundan sonra akıl cehâlete ve câhilâne şeylere bir bağ ve mâni olur.” Denilmiş ki: “İmanın aklının yeri kalbdir. Onun te’sir icrâ ettiği yer ise göğüsteki kalb gözünün arasıdır.” Bizim daha önce: “Rûhun lisânıdır.” diye zikretmiş olduğumuz akıl bir tanedir; iki kısım değildir. Fakat o, istikâmet üzere olunca basiretle desteklenir, itidâle gelir ve her şeyi yerli yerince kor. Bu akıl dinin nûruyla aydınlanmış akıldır. Onun düzelmesi ve itidâle gelmesi kendisini, dinin nûru ile aydınlanmaya götürür. Din, gönderilen Peygamberin lisanı üzerinde gelmiştir. Bunun oluşması şöyle olur:
Sâlikin rûhunun İlâhî huzura yakın olması, kalb mesâbesinde olan rûhun basiretinin Allah’ın âyet ve kudretini keşfetmesi, basiretinin desteği ile aklının istikâmet üzere olması sebebiyle, basîreti aklın kavradığı ve kavrayamadığı (ma’nevî) ilimleri ihâta eder. Çünkü onun kalb (ve basireti), yazıp ifade etmek için denizlerin yetmiyeceği Allah’ın kelimelerinden (İlâhi kudret ve tecellilerinden) yardım görmekte; İlâhî nur ve tevfik ile mânen beslenmektedir. Akıl bir tercümandır. Kalb, tercümanı olan dile, içinde olan şeylerin bazısını verip bazını kendisinde tuttuğu gibi; basîret de İlâhi sır hâzinesinden aldığı şeylerden akla bir parça verir. Bu sebepten dolayı dinin nûruyla aydınlanmadan sırf aklıyla kalan kimse, âlem-i mülkün ilimlerinden bir pay sahibi olabilir. Mülk; kâinatın görünen zâhiri kısmıdır. Kimin de aklı, dinin nûru ile aydınlanıp basîretle desteklenirse, o, melekut âlemine de muttalî olur ve oraları müşâhade eder. Melekût, kâinatın gözle görülmeyen iç kısmıdır. Onu keşfetmek, basîret ve akıl sahihlerine hastır. Nurdan yoksun, mücerred aklıyla kalan kimseye ondan bir nasip yoktur. Bazıları da demişlerdir ki; “Akıl iki kısımdır; birisi, hidâyet için olan akıldır; bulunduğu yer kalbdir. Bu akıl, yakîn sahibi mü’minlere âiddir. Onun amel ettiği yer, kalbin iki gözü arasındaki göğüsdür. Diğer akıl ise, bulunduğu yer dimâğ, amel ettiği yer de göğüsde kalbin iki gözü arasıdır. Kul birincisiyle âhiret işini, İkincisiyle dünya işini görür.” Bizim daha önce tekdir diye zikrettiğimiz akıl, basîretle desteklendiği zaman, her iki âlemin işini de görür. Basiretin desteğini görmeyip tek kalınca da bir tek işi görür. Bu görüş, daha açık ve daha anlaşılır durumdadır. Bölümün baş kısmında, aklın, mutmainne ve emmâre sıfatındaki nefsin işlerini nasıl tedbir edip yürüttüğünü zikretmiştik. Oradan anlaşıldığı gibi, akıl tekdir; ancak, bazen basîretle desteklenip nurlanır, bazen de kendi hâlinde kalır. Kuluna doğruyu gösteren ancak Allahu Teâlâ’dır.