Ara
Menü

HALLERİN AÇIKLANMASI

6.779 kelime

1- MUHABBET

Allah için muhabbet konusunda Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Üç şey var ki, onlar kimde bulunursa o kimse imanın tadını bulur: Allah ve Rasûlünün kendilerinin dışındaki her şeyden daha sevgili olması, kişinin sevdiğini ancak Allah için sevmesi ve imandan sonra küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görüp, sakınması. ” 460 Muhabbet hususunda gelen diğer bir hadiste, Rasûlullah (s.a.v) şöyle duâ etmiştir: “Allahım, senin muhabbetini bana, nefsimden, kulağımdan, gözümden, ehlimden, malımdan ve soğuk sudan daha sevgili yap.’’ 461 Rasûlullah (s.a.v), bu duâsıyla sanki sevginin en hâlisini istemiştir. Hâlis muhabbet; kulun bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’yı sevmesidir. Bu şöyle olmaktadır: Kul, bazen, ilmin gereğine göre, bulunduğu hâlin şartlarını yerine getirdiği bir durumda olur. Bu arada cibilliyeti, ilmin zıddını istemektedir. Mesela; kendisi bir şeyden râzı olur, cibilliyeti ise kötü görür. Bu durumda onun nazar ve dikkati, cibilliyetin getirdiği isyana değil, ilmin gösterdiği teslimiyete olmalıdır. Böyle davranırsa; Allah ve Rasûlü’nü imanın gereği ile, ehil ve evlâdını da tabiatının hükmüyle sevmiş olur. Muhabbetin birçok yönleri vardır. İnsanda muhabbeti harekete geçiren şeyler de çeşitlidir. Rûhun muhabbeti, kalbin muhabbeti, nefsin ve aklın muhabbeti bunlara dâhildir. Rasûlullah’ın (s.a.v) duâsında ehlini, malını ve soğuk suyu zikretmesi; Allahu Teâlâ’nın muhabbetine ulaşıp, diğer bütün muhabbet damar ve alâkalarını kökünden kazıyıp atma isteğindendir. Bu gerçekleşirse; Allahu Teâlâ’nın muhabbeti hepsine gâlip gelecek ve böylece, Zât-ı Bâriyi, kalbi, rûhu ve bütün benliği ile sevmiş olacaktır. Öyle ki; Allahu Teâlâ’nın muhabbeti onun tabiatında ve cibilliyetinde dahi soğuk suyun muhabbetinden daha gâlib olacaktır. Bu anlatılan muhabbet, seçilmiş kullara verilen

460- Buhârî, iman, 14; Müslim, 67; Tirmizî, iman, 10; İbnu Mâce, Fiten, 23. 461- Tirmizî, Deavât, 70-73.

sâfi muhabbettir ki, onun halâvet ve nûruyla tabiat ve cibilliyet ateşi sarılıp örtülür ve zararsız hâle gelir. Gerçek muhabbet; rûhun kurbiyyet makamlarında devamlı kalışı ve diğer şeylerden sıyrılarak huzur-ı ilâhiyeye ulaşması sebebiyle, mânevî müşâhededen meydana gelen zât-ı ilâhiyenin muhabbetidir. Ebu Bekr el-Vâsıtî (r.ah), Allahu Teâlâ’nın: “Allah onları sever, onlarda Allah’ı severler. ” (Mâide (5), 54.) âyetinin tefsirinde demiştir ki: “Allahu Teâlâ zatıyla onları sevdiği gibi onlar da Onun zâtını severler. Fiilin sonundaki “Hû” zamiri Allahu Teâlâ’nın sıfatlarına değil, zâtına dönmektedir. Yani onlar, tecellilerini müşâhede ettikleri sıfat-ı ilâhiyeyi değil, bizzat Zât-ı Bârî’yi severler. Velilerden bir tanesi de demiştir ki: “Muhabbetin şartı; sahibine mânevî sarhoşluğun ulaşmasıdır. Böyle olmadığı zaman, gerçek muhabbet değildir.” O halde muhabbet, birisi umumi, diğeri hususi olmak üzere iki çeşittir. Umûmî muhabbet; Allahu Teâlâ’nın emirlerine uymaktır, şeklinde ifâde edilebilir. Çoğu zaman, zâhirdeki ve bâtındaki nimetlerin bilinmesiyle kalbde bir muhabbet oluşmaktadır. Bu muhabbetin geliş kaynağı Allahu Teâlâ’nın sıfatlarıdır. Meşâyıh-ı kirâmdan bir cemaat, muhabbeti makâmlar arasında zikretmiştir. Bu durumda, kendisinde kulun kesbi söz konusu olan umûmî muhabbet nazara alınmalıdır. Özel muhabbete gelince; o, rûhun Cenâb-ı Hakk’a nazar etmesinden kaynaklanan Zât-ı ilâhiyenin muhabbetidir. Onda mânevî sarhoşluk vardır. O, kerim olan Allah’dan kuluna bir lütuf ve onu bunun için seçmesidir. O halde bu muhabbet, hallere dâhil olmaktadır. Çünkü o, kendisinde kulun kesbi bulunmayan sırf İlâhî bir vergidir. Bu durum, Peygamber (s.a.v) Efendimizin: “Allahım, bana muhabbetini soğuk sudan daha sevgili yap. ’’ sözünden anlaşılmaktadır. Çünkü o, Zât-ı Bârî’nin muhabbetiyle lezzet bulmuş bir rûhun, ulaştığı halle ifâde ettiği bir sözdür. Bu muhabbet bir rûhdur. Kulun İlâhî sıfatların tecellilerini seyretmekten ortaya çıkan ve imandan doğan muhabbet ise, bu rûhun kalıbıdır. Mü’minlerin Zât-ı Bârî’ye muhabbeti tam olarak gerçekleşince, Allahu Teâlâ onları: “Onlar mü’minlere karşı çok alçak gönüllüdürler. (Mâide (5), 54.) diye vasfetmiştir. Çünkü seven, sevgilisi ve sevgilisinin sevdikleri için alçak gönüllü olup tevâzu gösterir. Bu mânada şu şiir okunur:

Sevgilinin bir gözüne binlerce göz bağışlanır, Keremli sevgili için binlere ikram ulaşır.

Bu hâlis muhabbet, yüce hallerin temeli ve onları arkasından getiren bir nimettir. Haller için bu muhabbetin durumu; makamlardaki tevbe gibidir. Daha önce açıkladığımız üzere; kimin tevbesi kemal-i sıhhatiyle gerçekleşirse, zühd, rızâ ve tevekkül gibi diğer makâmlar da hakkıyla gerçekleşir. Kimin bu muhabbeti sahih olursa; fenâ, bekâ, sahv ve diğer haller, güzel bir şekilde gerçekleşir. Aynı şekilde tevbe, bu muhabbet için beden gibidir. Çünkü tevbe, bu muhabbet için cesed durumunda olan umumi muhabbete de şâmildir. Mahbûbların (Hakk tarafından seçilip sevilenlerin) yolunda mânevî sülûka başlayan kimsede bu muhabbet tam olarak tekâmül eder ve kendisinde özel muhabbetin rûhu ile tevbe-i nasûhun içerdiği umûmi muhabbet bir araya gelir. Bu durumda o, çeşitli makamlara ait hallerde dönüp durmaz. Çünkü makamların başlangıcı olan hâller içinde

dönüp durmak ve bir makamdan diğerine terakki etmek, sevenlerin ve mücâhede yolunu tutmuşların yoludur. Onların bu hâline şu âyetler işâret etmektedir: “Bizim için mücâhede edenleri muhakkak bize götüren yollarımıza ulaştıracağız. Allah şüphesiz iyilik sahipleriyle berâberdir.” (Ankebût (29), 69.) “Allah, kendisine dönenleri hidâyete ulaştırır.” (Şûrâ (42), 13.) Allahu Teâlâ, bu âyette, seven kimsenin Zâtına yönelmesini hidâyet için bir sebep olarak göstermiştir. Kendisi tarafından sevilenler hakkında ise; onlardan herhangi bir çaba ve çalışma olmaksızın kendisinin onları seçtiğini şöyle beyân buyurmuştur: “Allah dilediklerini kendisi için seçer.” (Şûrâ (42), 13.) Mânevî sülûküne bu şekilde, mahbûbların yolundan başlayan kimse, bütün makamları bir anda geçer ve o makamların en güzel şekliyle özünü ve sâfiyetini elde eder. Makâmlar onu bağlayıp hapsetmez. Bilâkis o, onlardaki terakkisi ve onların sâfiyetiyle özünü çekip almasıyla onlara hâkim olup kontrolünde bulundurur. Çünkü; kendisinde özel İlâhî muhabbetin nûrları parlayınca, nefsin sıfatlarını soyup atmıştır. Aslında bütün makâmlar, kuldaki nefsânî sıfat ve huyları temizlemektedir. Meselâ zühd, ondaki dünya rağbetini temizler. Tevekkül, nefsin cehâletinden meydana gelen Hakk’a itimat azlığını giderir. Rızâ, ondaki itiraz ve çekişme damarlarını kurutur. Halbuki çekişme, üzerine özel muhabbet güneşinin parlamayıp kendi zulmet ve katılığında kalmış olan nefiste kalan katılıktan meydana gelmektedir. İşte kim, özel İlâhî muhabbeti elde ederse, nefsi yumuşar ve katılığı gider. Artık bundan sonra zühd ondaki hangi rağbeti çekip alacak? Çünkü onun Hakk’a olan rağbeti, dünyaya olan rağbetini yakıp yok etmiştir. Tevekkül ondan neyi temizleyecek? Çünkü onun rûhuyla devamlı Hakk’ı seyretmesi bütün basîretini doldurmuştur. Bu durumda olan kimseden rızâ, ondaki hangi çekişme damarlarını kurutsun? Hakk’ın tecellilerine rızâsızlık ancak, her şeyi ile O’na teslim olmayan kimsede olur. Bu ise, zâten bütün varlığı ile Hakk’a bağlanmıştır. er-Rüzbârî, demiştir ki: “Bütün varlığından sıyrılmadıkça, muhabbet dairesine adım atmış olamazsın” Ebû Yezid el-Bistâmî de: “Her kimi Hakk’ın muhabbeti öldürürse bu ölümüne karşılık fidyesi, Hakk’ı görmesidir. Kimi de aşkı öldürürse, onun fidyesi, Hakk’ın özel sohbetine girmesidir.” demiştir. Ebû Yezid in bu sözünü bize Ebû Zur’a, nakletti. Demek ki, makamlara ait haller içinde inip çıkmak avâm içindir. Bu halleri bir anda aşıp geçmek ise, havas tabakasındaki mahbublara (Hakk tarafından sevilenlere) âiddir. Makamlar, onların yüksek himmetlerinin gerisinde kalmıştır. Çünkü onlar, Zât-ı ilâhiyeye âşıktırlar. Onun tarafından seçilmiş ve sevilmişlerdir. Çoğu zaman makâmlar semâvat tabakalarının basamaklarında olmaktadır. Bu basamaklar; kendisinde nefsânî ve dünyevî kalıntıların bulunduğu kimsenin kayma yerleridir. Büyüklerden bir tanesi, İbrahim Havvas’a: “Tasavvuf seni neye ulaştırdı?” diye sorduğunda; İbrâhim: “Tevekküle.” dedi. Bunun üzerine o zat: “Sen bâtınını ma’mur etmeye çalışıyorsun! Tevekkül ettiğin zâtı görerek tevekkülünde fâni olmayı hiç düşünmedin mi?” demiştir. Nefs, sıfatıyla hareket edip zühd dairesinden kaçtığı zaman zâhid, zühdüyle onu zühd dairesine geri çevirir. Mütevekkil de nefsi harekete geçince tevekkülüyle onu yerine döndürür. Rızâ sahibi de rızâsıyla onu asıl hâline getirir. Nefisten gelen bu

hareketler, ilmin kontrolüne muhtaçtır. Bunda kurbiyyet kokuları uzaktan esmektedir. Bu durum, kulun çalışma ve kesbi ölçüsünde ilminin ulaştığı kadar kulluğun hakkını yerine getirmesidir. Manevi seyir ve terbiyesine seçilen ve sevilenlerin yolunda başlayan kimse, Hakk’ın fazlının nurlarıyla kuşatılmış olması sebebiyle, kendisinde kalan nefsânî ve dünyevî şeylerden kurtulmanın yolunu iyi bilir. Kim devamlı Hakk’a tutunmuş, çeşitli tehlike ve değişmelerden himâye edilmiş bir rûh ile kurbiyyet ehlinden olmuş ise artık o, hiçbir şeyin endişesini çekmez ve herhangi bir şeyin elinden alınması onu ürkütmez. Bu durumda zühd, tevekkül ve rızâ zâten kendisinde bulunmaktadır. Halbuki kendisi onların içinde değildir. Şöyle ki: Bu kimse, hangi hâle girerse girsin, bulunduğu hal içinde dünyaya rağbet etse bile zâhiddir. Çünkü o, nefsiyle değil, Hakk ile hareket etmektedir. Sebeplere sarıldığı görülse bile o, tevekkül sahibidir. Kendisinde herhangi bir hususta hoşnutsuzluk bulunsa bile, rızâ sahibidir. Çünkü onun hoşnutsuzluğu nefsi için olsa bile nefsi, Hakk içindir. Böylece, o hâli de Hakk için olmuş olur. Nefsi, bütün sûflî arzu ve sıfatlarından temizlenmiş, birçok mânevî ihsanlarla donatılıp nurlandırılmış ve kendisine birçok lütuflarda bulunulmuş olarak geri iâde edilir. Artık onun derdi devâsı, hastalığı da şifası olmuştur. Allahu Teâlâ’nın onun için istedikleri, bütün tâliblerin arzuladığı zühd, tevekkül ve rızâ yerine geçmiş yahut onun Allah’dan talep ettiği şeyler, kendisi için zühd, tevekkül ve rızâ gibi talep edilecek bütün taleplerin yerini tutmuştur. Râbiatu’l-Adeviyye demiştir ki: “Allah’ı sevenin, sevdiği ile sükûnet bulana kadar inlemesi ve sızlanması dinmez.” Ebu Abdullah el-Kuraşî: “Muhabbetin hakikati, senin sevdiğine bütün varlığını hibe etmen ve sende hiçbir şeyin kalmamasıdır.” demiştir. Ebu’l-Hüseyin el-Varrak demiştir ki: “Allahu Teâlâ ile olan sürür, ona olan muhabbetin şiddetinden kaynaklanır. Muhabbet kalbde bütün kirleri yakıp temizleyen bir ateştir.” Yahya b. Muaz da: “Sevenlerin sabrı, zâhidlerin sabrından daha şiddetlidir. Âh! İnsan sevdiğinden ayrı kalmaya nasıl sabreder!” demiştir. Velilerden bir tanesi demiştir ki: “Kim, Allah’ın haram kıldığı şeylerden sakınmaksızın Allah’ı sevdiğini iddiâ ediyorsa o, yalancıdır. Yine kim malını infak etmeksizin Cenneti sevdiğini iddiâ ederse o da yalancıdır. Her kim de fakirleri sevmeksizin Rasûlullah’ı (a.s) sevdiğini iddiâ ederse o da yalancıdır.” Râbiatu’l-Adeviyye bir konuda şu mânadaki şiiri söylerdi:

Hakk’ı sevdiğin söylersin; isyandan beri gelmezsin! Yemin olsun, senin hâlin çok acâyibdir bilesin. Sevginde sâdık olsaydın, taatten geri durmazdın. Seven hizmet eder dosta, bunu asla unutmazdın.

Hâller için muhabbet, makamlar için tevbe gibi olunca; kim bir hâl iddiâ ederse onun muhabbeti dikkate alınır. Kim de bir muhabbet iddiâ ederse, tevbesi dikkate alınır. Çünkü tevbe, muhabbet ruhunun kalıbıdır. Bu rûhun ayakta durması o kalıbla olmaktadır. Haller ise; ayakta durmaları ruh cevheriyle mümkün olan araz hükmündedir. Semnun demiştir ki: “Allah’ı sevenler dünya ve ahiretin şerefini alıp götürmüşlerdi; çünkü Peygamber (s.a.v):

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” 462 buyurmuştur. Onlar da Allahu Teâlâ ile beraberdirler. Ebû Ya’kub es-Sûsî demiştir ki: “Sen, muhabbetin ilmini yok ederek, muhabbeti görmekten sevgiliyi görmeye geçinceye kadar muhabbetin sahih olmaz. Şöyle ki: Sevgili ğâib iken muhabbet olmaz. Seven, sevgiyi unutup sevgiliyi gördüğü zaman, arada muhabbet olmaksızın onu sever, Cüneyd el-Bağdâdî (k.s)’ye: “Muhabbetin ne olduğu” sorulunca: “Sevenin sıfatlarının yerine, sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” demiştir. Denilmiştir ki; Cüneyd el-Bağdâdî’nin bu sözü, Allahu Teâlâ’nın: “Ben kulumu sevdiğim zaman onun kulağı ve gözü olurum.” 463 buyurduğu manadadır. Bu şöyle olmaktadır: Muhabbet sâfileşip kemâle erince sahibi, bu sâyede durmadan sevgilisine çekilir. Bu çekilme son haddine ulaşınca; sevenle sevilen arasında çok kuvvetli bir bağlılık meydana gelir ve o halde kalır. Muhabbet vasfının kemâlinde oluşu, sevenle sevilen arasındadaki mâniaları kaldırır. Böyle bir muhabbet sayesinde, sevgisindeki sadâkatini zedeleyen mânialardan kurtulmuş olan muhibbe, bir ihsan olarak ve artık gayretinin bitmesinden sonraki kusuru normal görülerek, sevgilinin sıfatları kendisine verilir. Böylece seven, sevdiğinin sıfatlarından birçok şey elde etmiş olarak geri döner. O zaman şöyle söyler:

Seven benim yine, sevilen de ben, Biz iki rûhuz; bir olduk bedenen. Bana bakacak olsan onu görürsün; Ona bakınca da benimdir aynen.

Bu anlatmış olduğumuz durum, Rasûlullah’ın (a.s): “Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanınız.” 464 kavl-i şerifinin ifâde ettiği hakikattir. Çünkü kul, nefsinin tam manasıyla manevi kirlerden arınması ve temizlenmesi sebebiyle İlâhî muhabbete kâbiliyet kazanır. Aslında muhabbet nefsin temizliğine bağlı olmayan İlâhî bir vergidir. Fakat, Allahu Teâlâ’nın bu husustaki sünneti; güzel tevfik ve inâyetiyle sevgililerinin nefislerini temizlemek şeklinde cereyân etmektedir. Allahu Teâlâ, nefse paklığını ve temizliğini lütfedip sonra muhabbet cezbesiyle kulun rûhunu çekince, ona kendi sıfat ve ahlâklarından nasip eder. Bu durum, kula göre vuslatta bir mertebe olur. Allahu Teâlâ’nın İlâhî lütuf ve ihsanlarının bir nihâyeti olmadığından, bazen kulun şevki, yukarıda bahsettiğimiz durumun daha ötelerine, yüksek hallere ulaşmak ister. Bazen de kendisine ihsan edilen şeylerle teselli bulur ve bu, onun şevk ateşini teskin eden vuslatı olur. Şevkin yükselmesiyle kendisinde İlâhî bir vergi olarak gerçekleşmiş sıfatlar, sevenin yanında vuslat rütbesi olarak karar kılar. Şayet şevkinin yükselmesi olmasa, gerisi geriye döner ve kendisiyle kalbi arasında perde olan nefsinin sıfatları ortaya çıkabilir. Kim, Allah’a vâsıl olmayı, bu zikrettiğimizin dışında bir şey düşünür yâhut kendisine, bu ölçünün dışında herhangi birşey hayal olur ise; o kimse, Hristiyanların, Allah’ın insana hülûl edip içine girmesi şeklindeki bâtıl görüşlerine düşmüş olur.

462- Buhârî, Edeb, 6; Müslim, Birr, 50. 463- Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16. 464- Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanma konusunda bkz: Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, I, 35. (No: 55).

Meşâyıh-ı kirâmın istiğrak ve fenâ hakkındaki bütün işaretleri, yakîn nûrunun ve zikrin aslının kalbi tamamen kaplaması sebebiyle muhabbet makâmının gerçekleşmesini ve kulda kalan bozuk hallerin ortadan kalkmasını ifâde etmektedir. O zaman, insandaki diğer mânevî kuvvetler, nefsin etkisinden emin olmuş olur. Şu esâsı unutmamak gerekir: Muhabbet sahih ve sağlam olunca, diğer haller onun üzerine kurulur ve ona tâbi olur. Şiblî’ye, “Muhabbetin ne olduğu” sorulunca: “O; ilk hâliyle içi hararet dolu bir bardak gibidir. Âzâlarda yerleşip nefislerde yerleşince söner gider.” demiştir. Denilmiştir ki: “Muhabbetin bir zâhiri bir de bâtını vardır. Onun zâhiri; sevgilinin rızâsına tâbi olmak, bâtını da her şeyiyle sevgiliye açık olup, kendisinde ne başkası ne de nefsi için herhangi bir şeyin kalmamasıdır.”

2- ŞEVK.

Muhabbete dâhil yüce hallerden birisi de “şevk” tir. Hakk’ı seven kimse devamlı iştiyak içindedir. Çünkü Allahu Teâlâ’nın işinin sonu yoktur. Öyleyse âşık, ulaşmış olduğu her hâlin ötesinde ondan daha güzel ve daha yüksek bir hâlin bulunduğunu bilmeli ve ona ulaşmaya özenmelidir. Bu mâna şöyle ifâde edilmiştir:

Hüznüm hiç bitmeyen hüsnün gibidir; Hüsnün devam ettikçe, hüznüm de gelir.

Sonra, kuldaki bu şevk, kendi çalışıp kazanmasıyla değildir. O, ancak Allahu Teâlâ’nın sevdiklerine has kıldığı bir şeydir. Ahmed b. Ebi’l-Havarî demiştir ki: “Ebû Süleyman ed-Dârânî’nin yanına gitmiştim. Onu ağlarken gördüm: “Allah sana merhmaet etsin! Seni ağlatan nedir?” diye sordum. Dedi ki: “Yazık sana ey Ahmed. Şu gece gelip karanlık basınca muhabbet ehli ibâdete koyulur, göz yaşları yanaklarına akar. Aziz ve Celil olan Allah onlara nazar ederek şöyle buyurur: “Ben kelâmımla lezzet bulanı ve bana münâcaat ederek rahat edeni görmekteyim. Onlar ibâdet köşelerinde iken ben kendilerine bakmaktayım; inltilerini işitiyor, ağlamalarını görüyorum. Ey Cibril! Onlara söyle, kendilerinde gördüğüm bu ağlama nedir? Biri onlara, dostun sevenlerine azab ettiğini mi haber vermiş? Gece karanlığı çöktüğü zaman, huzurumda el pençe divan duran bu topluluğa azab etmem bana yakışır mı? Ben, onlara, kıyâmette huzuruma geldikleri zaman, cemâlimi göstereceğime, kudsî yakınlığımı ve Cennetimi onlara helâl kılacağıma zâtımla yemin ettim.” Bunlar, şevk makâmında karar kılmış muhiblerin birtakım halleridir. Muhabbete göre şevk, tevbeden sonra gelen zühd gibidir. Tevbe tam yerleşince zühd meydana çıktığı gibi; muhabbet kalbde karar kılınca da şevk ortaya çıkar. Vâsitî (rah.), ‘‘Musâ dedi ki: “Onlar benim peşimdeler. Rabbim, râzı olasın diye ben aceleyle sana geldim.” (Tâhâ (20), 84.) âyetinin tefsirinde: “Musâ Aleyhisselam, Allahu Teâlâ ile konuşmaya olan şevkinden dolayı arkasından gelenleri hiçe sayarak böyle söyledi ve kendisini meşgul edip vaktini aldığından, elindeki Tevrat levhalarını yere attı.” demiştir.

Ebû Osman demiştir ki: “Şevk, muhabbetin neticesidir. Kim Allahu Teâlâ’yı severse ona kavuşmaya iştiyak duyar.” Yine, Vâsıtî: ‘‘Şüphesiz ki Allah’ın tâyin ettiği vakit gelecektir.” (Ankebût (29), 5.) âyetinin tefsirinde: “Bu, iştiyak sahipleri için bir tesellidir. Bunun mânası şudur: Ben biliyorum ki bana olan iştiyakınız sizi iyice sarmıştır. Ben sizinle buluşmak için bir vakit tayin ettim. Yakında iştiyak duyduğunuz dostunuza kavuşacaksınız.” demiştir. Zunnûn el-Mısrî demiştir ki: “Şevk”, derecelerin en yükseği ve makâmların en yücesidir. İnsan şevke ulaştığı zaman, Rabbine iştiyak duyup, ona kavuşmayı ve cemâline bakmayı ümid ederek ölümü arzular.” Bana göre, sevenlerde, dünyada elde ettikleri birtakım rütbelere göre meydana gelen şevk, ölümden sonra bulacakları şevkten ayrıdır. Allahu Teâlâ muhabbet ehline, ilim olarak bulup, zevk olarak tatmayı arzu edecekleri birtakım ihsanlarda bulunur. Bundan sonra onlar, ilim olarak buldukları şeylerin, zevk olarak tadılmasına şevk duyarlar. Ölümü istemek, şevk makâmının zaruri bir hâli değildir. Çoğu zaman, gerçek muhabbet sahiplerinden bazıları, Allahu Teâlâ için olan hayatla lezzet bulmaktaydılar. Nitekim Celil olan Allah, Rasûlü’ne şöyle buyurmuştur: “De ki: “Şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabb’i olan Allah içindir.” (En’am (7), 162.) Kimin hayatı Allah için olursa, Kerim olan Mevlâ kendisine münâcaat ve muhabbetin lezzetini ihsan eder. Böylece, gözü eşyaya karşı iyice doyar, ondan vaz geçer. Sonra, kendisine, dünyada, ölümden sonrasına iştiyak duymaksızın, şevk makâmında iken tahakkuk edecek bir takım ihsan ve ikramların yolunu açar. Bazıları da şevk makâmını inkâr ederek “Şevk, görünmeyene olur. Dost dosttan ne zaman ayrı kalmıştır ki ona iştiyak duysun?” demişlerdir. Bunun için el-Antâkî’ye “Şevkin ne olduğu?” sorulunca; şöyle demiştir: “İnsan görünmeyene iştiyak duyar. Ben bulduğum günden beri O’ndan ayrı kalmadım ki iştiyak duyayım!” Ben mutlak olarak şevkin inkarına götürecek bir görüşü kabul etmiyorum. Çünkü kurbiyyet makâmlarının nasiblerinden gelen lütuf ve ihsanlar sonsuz olunca, sevenin iştiyakı nasıl inkâr edilir? Tabii ki sevilen ğâib değildir, seven de bulduğuna şevk duymuyor. Bilakis, kurbiyyet makamlarına ait yüksek rütbelerde ihsan edilen İlâhî lütuflardan eline geçiremediklerine iştiyak duyuyor. Durum böyle olunca, şevk hâli nasıl yoktur denilir? Bir diğer yön de şudur: İnsanda, beşer oluşu ve tabiatının gereği, içinde bulunduğu hâlin ilmini tam olarak bilemediğinden, bu hâlin kabul etmeyeceği birtakım işler bulunur. Kendisinde bu işlerin bulunması onun şevk ateşini yükseltir. Biz, şevk ile ancak, kurbiyyet makâmlarında elde edilecek nasiplerin daha güzeline ve daha yükseğine ulaşmak için kulun bâtınından yükselen arzuyu kastediyoruz. Bu arzu sevenlerde bulunmaktadır. Öyleyse şevk vardır ve onu inkara bir yol yoktur. Bir cemaat demiştir ki: “Müşâhede ve kavuşma şevki, ayrılık ve uzaklık şevkinden daha şiddetlidir.” Bu durumda kul, sevgilisinden ayrı kalınca, ona kavuşmaya can atar. Kavuşma hâsıl olup müşâhade gerçekleşince de sevgilinin daha çok yakınlık ve lütuflarını elde etmeye iştiyak duyar. İşte benim kabul ve tercih ettiğim görüş budur. Fâris demiştir ki: “İştiyak sahiplerinin kalbleri Allah’ın nûruyla aydınlanmıştır. İştiyakları harekete geçince, nurları maşrık ile mağrip arasını doldurur. Allahu Teâlâ

onları meleklerine arz ederek; “Bunlar bana iştiyak duyanlardır. Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben onlara daha çok şevk duymaktayım.” buyurur. Ebû Yezid el-Bistâmî demiştir ki: “Şayet Allahu Teâlâ, Cennet ehlini kendisini temâşa etmekten perdeleyecek olsaydı; Cehennemliklerin Cehennem’ den Allah’a sığındıkları gibi onlar da Cennetten Allah’a sığınır, yardım ve aman dilerlerdi.” İbnu Atâ’ya şevkten sorulunca; şöyle demiştir: “Şevk, dosta yakın olduktan sonra ayrılma korkusundan yüreğin yanması, kalblerin tutuşması ve ciğerlerin parçalanmasıdır.” Sûfilerden birisine: “Şevk mi yoksa muhabbet mi daha yüksektir?” diye sorulduğunda: “Muhabbet daha yüksektir, çünkü şevk ondan doğmaktadır.” demiştir. Demek ki; ancak kendinde muhabbet olan iştiyak duyar. O halde muhabbet asıl, şevk ona tâbidir. Nasrâbâzî demiştir ki: “Bütün halk için şevk makâmı vardır, iştiyak makâmı yoktur. Kim iştiyak hâline girerse, onda şaşırır kalır. Öyle ki; kendisinde ne bir eser ne de bir karar kalır.”

3- ÜNS. (Dostluk, ahbaplık)

Muhabbete dâhil yüce hallerden birisi de “üns”dür. Cüneyd el-Bağdâdî’ye: “Ünsün ne olduğu?” sorulunca; şöyle demiştir: “Üns; kulda heybet hissi kalıp, haşmetin kalkmasıdır.” Zünnûn el-Mısrî’ye de “Üns” sorulunca: “O; sevenin sevdiğine rahatlıkla açılıp sıkılmadan hareket etmesi ve her arzusunu ondan istemesidir.” demiştir. Denilmiştir ki; Halil İbrahim’in: “Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.” (Bakara (2), 260.) sözü ile, Musâ Aleyhisselamın: “Rabbim! Cemâlini bana göster, sana bakayım.” (A’râf (7), 143.) sözü bu mânadandır. Onlar da âhirette vukû bulacak bu işleri, dünyada çekinmeden Allah’dan istemişlerdir. Bu hâli anlatmak için Ruveym’in şu şiiri söylenir:

Huzûrunda olanla kalbimi meşgul ettin; Yaşadığım müddetçe ayrılamam fikrinden. Kabul edip huzûra aşkın ile hoş ettin; Bu şevk ile soğuttun beni bütün beşerden. Zikrin bana bir dosttur, senin yerine geçer; Bana hep va’dediyor senden gelen zaferden. Her nerede bulunsan, ey biricik emelim! Cemâlin hiç ayrılmaz sana bakan gözümden.

Rivâyet edildiğine göre, Mutarrıf, Ömer b. Abdülaziz’e şöyle yazmıştır: “Ünsiyetin Allah’a ve taatına olsun. Allahu Teâlâ’nın öyle kulları vardır ki, insanların kalabalıklar içinde bulduğu ünsiyetten daha fazla, tek başlarına kaldıkları köşelerinde Allah ile ünsiyet etmektedirler. İnsanların en çok kaçtıkları şeyler, onların en çok ünsiyet ettiği şeylerdir. İnsanların en çok ünsiyet ettiği şeyler de onların en uzak olduğu durumlardır.” Ebû Bekr el-Vâsitî demiştir ki: “Bütün varlıklardan kaçmayan (onları gönlünden çıkarmayan) kimse, ünsiyet mahalline ulaşamaz.” Ebu’l-Hüseyin el-Varrak demiştir ki: “Allahu Teâlâ ile ünsiyet hâlinde kulda mutlaka, Allahu Teâlâ’ya ta’zîm duygusu da bulunur. Kendisiyle ünsiyet ettiğin

herkesin, senin kalbinde büyüklüğü düşer. Ancak Allahu Teâlâ böyle değildir. Şüphesiz, Allahu Teâlâ ile ünsiyetin arttıkça, (kalbinde) Onun heybet ve büyüklüğü de artar.” Râbiatu’l-Adeviyye: “Her itaat eden ünsiyet sahibidir.” demiş ve şu mânadaki şiiri söylemiştir:

Gönlümde senin ile özel sohbet ederken; Cismimi mubah kıldım benimle oturana. Bedenim yanımdakiyle ünsiyetler kurarken; Kalbimin sevgilisi dosttur gönlümde bana.

Mâlik b. Dinar demiştir ki: “Kim insanlarla sohbetten kesilip de Allahu Teâlâ’nın sohbetiyle ünsiyet bulmazsa; ilmi azalmış, kalbi körelmiş ve ömrü zayi olmuştur.” Ebû Said el-Harrâz da: “Üns, kurbiyyet meclislerinde ruhların sevgilisiyle karşılıklı konuşmasıdır.” demiştir. Ariflerden bir tanesi, vuslata ulaşan muhabbet ehlinin sıfatını anlatırken şöyle demiştir: “Allahu Teâlâ devamlı ona bağlılıkları sebebiyle her an onlara muhabbetini tazelemiş, kendisinde sükûnetin tam olarak gerçekleşmesiyle onları ma’nevi himâyesine alıp barındırmıştır. İşte o zaman kalbleri inlemiş ve ruhları da şevkten heyecanlanmıştır. Onlardaki muhabbet ve şevk, gönüllerinin Allahu Teâlâ ile olduklarına ve kalblerindeki tevhidin hakikatine bir işârettir. Böylece (kalblerinden mâsivâ) düşüncesi gitmiş ve Allahu Teâlâ’nın kendilerine keşf ve tecelli ettiği şeylerden dolayı gönülleri sadece ona bağlanmıştır. Şayet Allahu Teâlâ’nın emriyle bütün peygamberler, onlar için Zât-ı Bârîden bir şeyler istemiş olsalar; Cenâb-ı Hakk’ın Kadîm Vahdâniyeti, ezeldeki ilmi ve hükmü ile onlar için hazırlamış olduğu şeylerin bir kısmını isteyemezlerdi. Böylece onların nasibleri; O’nu yakinen tanımaları, bütün düşüncelerinin O’na bağlanması ve arzularının onda toplanması olmuştur. Allahu Teâlâ’nın, kalblerinden (kendisinden gayri) bütün düşünceleri kaldırmış olmasından dolayı, cümle âlem onlara gıbta etmektedir.”

Bu mânada şu şiir söylenmiştir: Kalbim için dağınık, dağınık hevâ vardı; Nefsim seni görünce, toplandı bütün hevâm. Bana imrenir oldu, önce özendiklerim. Oldum verâ sahibi, sen olduğunda Mevlâm. Terkettim insanlara din ve dünyâlarını, Zikrinle hoş olarak, ey benim dînim dünyâm!

Ünsiyetin bir kısmı da Allahu Teâlâ’nın taatı, zikri, kelâmının tilâveti ve diğer rızasına yaklaşma yollarıyla olan ünsiyettir. Ünsiyetin bu kadarı; Allahu Teâlâ’dan kuluna bir nimet ve ihsandır. Fakat sevenlerde olan ünsiyet bu değildir. Asıl ünsiyet; bâtının temizlenip zühddeki sadâkat, takvâdaki kemâlat, sebep ve alakaları kesip kalbe gelen düşünce ve vesveseleri mahvetmek suretiyle arındığı zaman meydana gelen şerefli bir hâldir. Bana göre gerçek üns; azamet-i ilâhiyenin nurlarının tam olarak parlaması ve rûhun mânevî futûhat meydanlarında açılmasıyla vücûdun temizlenmesidir. O durumda rûh, kalbden tamamen kopmadan tek başına kalır. Bu halde, kendisinde bir

miktar İlâhî heybet bulunur. Halbuki heybet hâlinde, rûhun toplanması ve nefs mahalline düşüşü vardır. Bizim bu zikretmiş olduğumuz zât-ı İlâhi ile olan ünsiyet ve O’nun heybeti, fenâ hallerinden geçtikten sonra, bekâ makâmında olur. Onlar, fenâ hâlinin gelmesiyle giden üns ve heybet değildir. Çünkü fenâdan önceki heybet ve ünsiyet, İlâhi Celâl ve Cemâl sıfatlarını seyr şeklinde ortaya çıkarlar. Bu; sâlikin devamlı hâl değiştirdiği “Telvin” makâmıdır. Zikretmiş olduğumuz fenâdan sonraki hâl ise; “temkin” ve “bekâ” makâmında bizzat Zât-ı ilâhîyenin seyredilmesidir. Nefsin sâkin olup huzûra kavuşması ünsiyetten, huşûu da heybet hâlinden ileri gelmektedir. Halbuki huşû ve hudû; durum olarak birbirine yakın, ancak rûhun işâretiyle idrak olunabilecek, ince bir farkla birbirinden ayrılan iki hâldir.

4- KURB. (manevi yakınlık)

Muhabbetten sonra gelen hallerden birisi de “kurb” (mânevî yakınlık) hâlidir. Allahu Teâlâ, Peygamberi’ ne buyurmuştur ki: “Secde et de Rabb’ine yaklaş” (Alak (96), 19) Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Kulun Rabbine en yakın olduğu ân, secdede olduğu zamandır.” 465 Secde eden, kendisine secdenin tadı tattırıldığı zaman Allah’a yakın olur. Çünkü o, secdesinde, kâinatta var olmuş ve olacak bütün varlıkları kalbinden silerek, azamet-i İlâhiye önünde secde eder ve O’na yaklaşır. Bir tanesi: “Kendimi huzûr-ı ilâhiyede bulduğumda; “Yâ Allah!” veya “Yâ Rabbi!” demem bana, dağlardan daha ağır geliyor” deyince; kendisine: “Niçin?” diye soruldu. O zât: “Çünkü çağırmak perde arkasında olana olur. Sen hiç aynı mecliste olanın yanındakini çağırdığını gördün mü?” demiştir. Gerçekten bunlar; bir takım mânevî işâretler, basîretli görüşler, güzel ifâdeler ve ince mânalardır. Bu zâtın vasfetmiş olduğu, kendisinde kurbiyyetin gerçekleştiği yüce bir makâmdır. Fakat o, mahviyet hâlini gösteriyor ve sekri (mânevî sarhoşluğu) hatırlatıyor. Bu hâl, mânevî sarhoşluğun galebesi ve kendinden geçme hâlinin kuvvetinden dolayı nefsi, rûhun nûru içinde kaybolmuş kimsede olur. Bu halden uyanıp kendine geldiği zaman, rûh nefisten, nefis de rûhdan ayrılıp kurtulur. Her birisi kendi mahal ve makâmına döner. İşte o zaman, hâcet ve ubûdiyet makâmına bağlı mutmain nefsin diliyle: ‘Ya Allah’ ve ‘Ya Rabbi’ der. Rûh ise; mânevî fütûhâtı ve birtakım sözler etmekten hâlinin yüce olması sebebiyle müstakil kalır. Bu, birinciden daha olgun ve Hakk’a daha yakındır. Çünkü o, rûhunun mânevî fetihlerle tek başına kalmasıyla kurbiyyet makâmının hakkını tam olarak yerine getirmiş ve nefsin her şeyiyle Hakk’a boyun eğme mahalline dönmesi sebebiyle, kulluğun gereklerini hakkıyla yapmıştır. Hem, nefis tarafından kulluğun gereklerinin hakkıyla yerine getirilmesiyle, rûhun kurbiyyet makâmında elde ettiği mânevî nasibleri durmadan artmaktadır. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Allahu Teâlâ, kullarının kalblerine, onların kendisine yakın olduğu ölçüde yakın olur. Öyleyse; kalbinin neye yakın olduğuna bak!” Ebû Ya’kub es-Sûsî demiştir ki: “Kul, Allahu Teâlâ’ya yaklaşma hâlinde olduğu müddetçe bu yaklaşmasında, yaklaştığını görmekten kayb olmayınca yakın olmuş

465- Müslim, Salat, 215; Ebu Dâvud, Salat, 147-148; Nesâî, Tatbik, 78.

olmaz. Kurbiyeti ile kurbiyetini görme hâlinden kurtulunca, o zaman asıl kurbiyyet hâsıl olmuş olur.”

Bir tanesi bu mânada şunları söylemiştir: Sen sırrımda var olunca söz etti lisânım sana, Bizi topladı ve ayırdı, ortak olduğumuz mâna. Ta’zimin kapatıp gözümü, seni benden saklasa da Vecdin gönlümün içinde yaklaştırdı seni bana.

Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Allahu Teâlâ’ya yakınlığı artan herkesin gözünde Onun heybeti de artar.” Sehl b. Abdullah: “Kurbiyyet makâmlarının en aşağısı, “hayâ”dır demiştir. Nasrâbâzi (k.s) demiştir ki: “Sünnete ittiba ile ma’rifete, farzları edâ ederek kurbiyyete, nafileleri muhafaza ederek de muhabbete ulaşılır.”

5- HAYÂ.

Muhabbete dayalı hallerden birisi de “hayâ”dır. Hayâ; biri umûmî, diğeri de husûsî vasıfta olmak üzere iki çeşittir. Umûmî hayâ; Rasûlullah’ın (s.a.v) şu hadisinde emrettiği hayâdır: “Gerçek hayâ ile Allah’dan haya ediniz." Ashab: “Bizler hayâ ediyoruz, ya Rasûlellah!” dediler. Rasûlullah (a.s) “Benim bahsettiğim, sizin dediğiniz değildir. Kim, gerçek olarak Allah’dan hayâ etmek isterse; başı ve başa dâhil âzâları, karnı ve karnın çevrelediği âzâlarını işleyebilecekleri haramlardan korusun, ölümü ve çürümeyi hatırlasın. Kim âhireti isterse; dünyânın aldatıcı süslü şeylerini terk eder. Her kim de bunları yaparsa; işte o zaman gerçek olarak Allah’dan hayâ etmiş olur.”'466 buyurdu. Burada konu ettiğimiz husûsî hayâya gelince o, Hz. Osman (r.a)’dan nakledilen hayâ çeşididir. O demiştir ki: “Gerçekten ben, evimin karanlık banyosunda yıkanırken, Allahu Teâlâ’dan hayâ ettiğimden; belimi iki büklüm yaparım.” Bize, Ebû Zür’a, Ebu’l Abbas el-Mueddibî’nin şöyle dediğini haber verdi: “Seriyy es- Sakatî” bana dedi ki: “Sana söyleyeceğim şu şeyleri iyi ezberle: Gerçekten hayâ ve üns kalbi dolaşırlar. Onda zühd ve takvâyı buldukları zaman yerleşirler. Yoksa çekip giderler.” Hayâ; Allahu Teâlâ’nın Celâli’nin yüceliğinden dolayı, Onu büyülterek rûhun başını eğmesidir. Üns ise rûhun, Cemal-i ilâhiyenin kemâliyle lezzet bulmasıdır. İkisi birleştikleri zaman; asıl gâye olan ihsan hâli ve yüksek derecede mânevî ikramlar hâsıl olur. Şeyhu’l-İslâm şunları söylemiştir.

İştiyak duyarım ona, bana görününce de, Eğerim hep başımı o dostun celâlinden, Bu korkudan değildir, aksine heybettendir. Bir de korunduğumdan o güzel cemâlinden.

463- Tirmizî, Kıyâme, 24; Ahmed, Müsned, I, 387. Beyhakî, Şuabu’l-İman, VI, 142. (No: 7730).

Benden ayrılışında dayanamam ölürüm, Yeni hayat bulurum o canın gelişinden. Görünce hep karşımda, çeviririm başımı Canlandırmak isterim o yâri hayâlimden.

Hükemâdan birisi demiştir ki: “Kim hayâ hakkında konuşur da kendisi Allah’dan hayâ etmezse; o, bir istidrac (boş iddiâ) sahibidir.” Zunûn el-Mısrî de: “Hayâ; Allahu Teâlâ’ya karşı geçmişte işlemiş olduğun günahların kalbini daraltmasıyla birlikte, kalbde heybetin bulunmasıdır.” demiştir. İbnu Atâ demiştir ki: “En büyük ilim, heybet ve hayâdır. İnsandan Hakk’ın heybeti ve ona karşı duyduğu hayâ gittiği zaman, artık onda hiçbir hayır yoktur.” Ebû Süleyman ed-Dârânî şöyle demiştir: “Bütün ibâdet ehli dört derece üzerinde amel etmektedirler. Bunlar; havf, recâ, ta’zim ve hayâdır. Onların mevki bakımından en şereflisi hayâ üzere amel eden kimsedir. Çünkü o, Allahu Teâlâ’nın kendisini her halde gördüğünü yakinen bildiğinden dolayı; isyan edenlerin kötülüklerinden utanmalarından daha fazla, iyiliklerindeki kusurlarından hayâ etmektedir.” Sûfîlerden bir tanesi demiştir ki: “Hayâ sahihlerinin kalblerine gâlib olan; Allahu Teâlâ kendilerine nazar ettiğinden, onu yüceltme ve ta’zimdir duygusudur.”

6- İTTİSÂL (VUSLAT).

Muhabbete dayalı hallerden birisi de “ittisâl” (Hakk’a bağlanmak, ona vâsıl olmak) dır. Nûrî demiştir ki: “İttisal; kalbin mükâşefesi ve sırrın müşâhedesidir.” Sûfîlerden bir tanesi de: “İttisal; sırrın hayret makâmına ulaşmasıdır.” demiştir. Yine velilerden birisi: “İttisal; kulun yaratıcısından başkasını görmemesi ve kalbine halikından başkasına âid herhangi bir düşüncenin gelmemesidir.” demiştir. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Bela ile hareket ettirildikleri için hareket ettiler ve ayrıldılar. Sakinleşselerdi vuslata ererlerdi.” (Hareket ayrılığın, sükûn vuslatın âlâmetidir.) Yahya b. Muaz er-Râzî demiştir ki: Allah’a giden yolda amel edenler dört grubdur: 1- Tevbe eden, 2- Zâhid, 3- Şevk sahibi, 4- Vuslata erendir. Tevbe eden tevbesiyle, zâhid zühdüyle, şevk sahibi de hâliyle perdelenmiştir. Vuslata ereni ise, Hakk’dan perdeleyecek.bir şey yoktur.” Ebû Said el-Kuraşî demiştir ki: “Allahu Teâlâ’nın kendisine ulaştırdığı kimsenin bir daha ondan kopmasından korkulmaz. Kendi gayretiyle vuslata ermeye çalışan kimse ise, ona her yaklaşmasında kesilip, geri kalır.” Bu zâtın zikretmiş olduğu, sanki müridle murâdın (Hakk’ın kendisine seçip çektiği kimsenin) hâlidir. Çünkü, murâd olan kimse, seyr-i ilallah’a mânevi keşiflerle başlatılmış; öbürü ise, kendi gücüyle çalışmaya terkedilmiştir. Ebû Yezid el-Bistâmî demiştir ki: “Hakk’a vâsıl olan ehlullah, üç güzel hâl içindedir: 1- Düşünceleri Allah içindir. 2- Meşguliyetleri Allah yolundadır. 3- Dönüşleri Allah’adır.”

Es-Seyyârî demiştir ki: “Hakk’a ulaşmak çok yüce bir makâmdır. Şundan dolayı ki; Allahu Teâlâ, bir kulu kendisine ulaştırmayı istediği zaman; ona yolu kısaltır ve uzağı yaklaştırır.” Cüneyd el-Bağdâdî de: “Vâsıl; Rabbi’nin yanında bulunan insandır.” demiştir. Rüveym: “Allahu Teâlâ vuslat sahihlerinin kalblerini kendisine ulaştırmıştır. Artık her halleriyle (Hakk’a muhâlefetten) korunmuş ve halka meyilden tamamen alıkonulmuşlardır.” demiştir. Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Dönen kimseler ancak yolun bir kısmından dönenlerdir. Hakk’a ulaşıp da geri dönen hiçbir kimse yoktur.” Bil ki; meşâyıh-ı kirâmın işâret etmiş oldukları Hakk’a kavuşma ve ona ulaşmanın aslı şudur: Hâl olarak bizzat tatma yoluyla sâfî yakîni elde eden kimse, vuslat rütbelerinden birisine ulaşmıştır. Vuslata erenler de kendi aralarında derece derecedirler: Bazıları, tecelli rütbesi olan Allahu Teâlâ’nın fiillerini görme yoluyla Ona kavuşur. Her şeyde Onun fiilini gördüğü için, kendisinin ve başkalarının fiilini yok görür. Bu durumda kendi tedbir ve ihtiyarından çıkar. Bu, vuslatta bir rütbedir. Bazıları, kalbine açılan Celâl ve Cemâl sıfatlarının tecellileriyle heybet ve üns makâmında durdurulur. Bu ise, sıfatlar yoluyla gelen tecellidir. O da vuslatta bir rütbedir. Bazıları, bâtınını yakîn ve müşâhade nurları sarmış ve şuhûdunda varlığını tamamen kaybetmiş olarak fenâ makâmına yükselir. Bu hâl mukarrabûn makâmındaki seçkin kullar için zuhûr eden zat tecellilerinden bir kısımdır. Bu makam da vuslatta bir rütbedir. Bundan daha yüksek olan ise, hakku’l yakîndir. Havas tabakasına dünyada bu makamda bir takım mânevi işâretler olur. Bu, müşâhade nûrunun kulun bütün varlığına sirâyet etmesidir. Öyleki; o nurdan, rûhu, kalbi, nefsi ve hatta kalıbı dahi payını alır. Bu hâl vuslat rütbelerinin en yükseğidir. Hakâik-i rabbâniye tahakkuk edince bu şerefli hallerle birlikte kul bilir ki; o anda kendisi daha birinci menzildedir. Gerçek vuslat nerede? Heyhât! Hazret-i Mevlâ’ya vuslat yolunun menzilleri ebedî âhiret hayatında bile ebedu’ledeb bitmeyecektir. Artık şu kısa dünya hayatında bu nasıl mümkün olur.

7- KABZ - BAST.

Sûfîye gelecek hallerden birisi; “kabz”, diğeri; “bast” dır. Kabz ve bast, iki şerefli hâldir. Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Allah (kulunun kalbini) daraltır ve genişletir.” (Bakara (2), 245) Meşâyıh-ı kiram, kabz ve bast hakkında söz ve onlara alâmet olan bir takım şeylere işâret etmişlerdir. Onlar sadece işaretlerle yetindiklerinden dolayı; ben, bu hususta, bu iki şeyin gerçek yönünü ortaya koyan bir şey bulamadım. Halbuki işâret, ehli olana kâfi gelir. Ben bu iki durum hakkında sözü biraz açmayı uygun gördüm. Belki, Hakk tâlibi buna iştiyak duyar ve hakkında söz edilmesini sever. Allahu Teâlâ en iyisini bilir. Bil ki, kabz ve bast için belirli bir dönem ve vakit vardır. Ondan önce ve sonra olmazlar. Onların vakit ve dönemleri özel muhabbet hâlinin evvelinde olur, nihayetinde bulunmazlar. Özel muhabbet hâlinden önce de bulunmazlar. Kim, imanın gerektirdiği umûmî muhabbet makâmında olursa; onun için kabz ve bast hâli olmaz. Onda ancak,

havf ve recâ hâli bulunur. Bazen kendisinde kabz ve bast haline benzer şeyler bulur ve bunu kabz ve bast zanneder. Halbuki o, farklı bir şeydir. Onun kabz zannettiği, bir üzüntü cinsidir ve bast zannettiği de tabiata âid bir sevinç ve nefsâni bir hareketlenmeden ibârettir. Üzüntü ve sevinç, nefse ait şeyler olup ondaki sıfatın bâki kalmasından dolayı kaynaklanır. Nefsin emmâre sıfatı kendinde kaldığı müddetçe onda bir takım heyecanlanma ve sevinçler meydana gelir. Üzüntü; nefis ateşinin, sevinç ise; tabiat denizinin kabarması anında nefis dalgasının yükselmesidir. Kul, umûmî muhabbet hâlinden özel muhabbetin ilk basamaklarına yükseldiği zaman; yeni bir hâl, değişik bir kalb ve devamlı kendini kınayan bir nefis sahibi olur ve o işte zaman, kendisinde kabz ve bast halleri sırasıyla gelip gitmeye başlar. Çünkü o, iman rütbesinden yakîn rütbesine ve özel muhabbet hâline yükselmiştir. Bu duruda Hakk onu bir sefer kabz, diğerinde bast hâlinde tutar. Vâsıtî demiştir ki: “Hakk seni, senin için olandan alıkoyup kendisi için olana serbest bırakır.” Ebu Hüseyin Nûri de: “Seni, sana âit şeyle daraltıp, kendisi için olanla rahatlık verir.” demiştir. Bil ki; kabzın varlığı, nefsin sıfatının ortaya çıkıp ona gâlip gelmesi, bast’ın ortaya çıkması da kalbin sıfatının zuhur edip kalbe gâlip gelmesinden dolayı olmaktadır. Nefis devamlı kendini kınadığı levvâme sıfatında olduğu müddetçe, bir defasında mağlup diğerinde gâlib olur. Kabz ve bast hâli kendisindeki bu durum itibariyle olmaktadır. Nefis sahibi, nefsinin varlığından dolayı zulmânî bir perde altında olduğu gibi; kalb sahibi de kalbinin varlığından dolayı nurâni bir perde altındadır. Kalbden yükselip onun perdesinden çıktığı zaman, hâl onu bağlayamaz ve kendisinde tasarruf da edemez. İşte o zaman kabz ve bast hâlinin tasarrufundan çıkmış olur. Artık nûrânî bir varlık olan kalbden kurtulup nefis ve kalb perdesi olmaksızın kurbiyyet hâlini gerçekleştirdiği müddetçe kabza ve basta düşmez. Fenâ ve bekâ hâlinden döndüğü zaman, nûrânî vücûd olan kalbe dönmüş olur ve işte o zaman kendisine tekrar kabz ve bast halleri geri gelir. Fenâ ve bekâ hallerinde kaldıkça kabz ve bast hallerine düşmez. Fâris (k.s) demiştir ki: “Önce, kabz sonra bast olur. Sonra kabz da olmaz bast da. Çünkü kabz ve bast vücudda vâki olur. Fenâ ve bekâ hallerinde bulunmaz. Sonra kabz hâli, bast hâlindeki ileri gitmenin bir cezâsı olur.” Bu şöyle olmaktadır: Allahu Teâlâ’dan gelen mânevi vâridat kalbe gelir ve kalb gelen şeyden dolayı bir rahatlık, sevinç ve müjdeyle dolar. O anda nefis de bu gelen şeye gizlice kulak vermek ister ve nasibini alır. Mânevi varidatın eseri nefse ulaştığı zaman, tabiatının gereği haddi aşar ve basta ileri gider. Öyle ki, bast nefisten kaynaklanan bir sevince benzer. Bu durumda o, ceza olarak kabz ile karşılaşır. Bütün kabz halleri teftiş edildiği zaman, bunun ancak nefsin hareketinden ve sıfatıyla ortaya çıkmasından dolayı olduğu görülür. Şayet nefis edeplini itidal hâline gelse ve bir defa taşkınlıkla diğerinde isyanla hareket etmese; kalb sahibi kabz hâlini bulmazdı, mânevî rahatlığı ve Hakk ile olan ünsiyeti devam ederdi. Kabz kapısını kapatan itidâl hâlini koruma, Allahu Teâlâ’nın şu âyetiyle ortaya konmuştur.: “(Her şey yazıldı ve tesbit edildi ki;) elde edemediğinize üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiğine güvenip sevinmeyesiniz.’’ (Hadid (57), 23.) Ferâh hâli, rûh ve kalbe bağlı kaldığı müddetçe yoğunlaşıp perde oluşturmaz ve kabz hâlinin gelmesini de icap ettirmez. Özellikle Allahu Teâlâ’ya sığınması sebebiyle

gelen vâridatın sevinci lütfedildiği zaman, bu durum hepten ortadan kalkar. Kul, Allahu Teâlâ’ya sığınarak ona ilticâ etmediği zaman, nefis bu mânevî vâridata göz diker ve o andaki mânevî sevinçten payını alır. Halbuki bu sevinç, onun aslen menolunduğu şeyin verilmesiyle olmuştur. İşte bundan, bazı vakitlerde kabz hâli meydana gelmektedir. Bu, kabzı gerektiren günahların en gizli olanıdır. Nefiste, itidâli aşan hareketler ve sıfatlardan dolayı kabzı gerektirecek birçok hareketlenmeler. Sonra, kabz ve basta düşenle, heybet ve ünse ulaşan kimse, havf ve recâ hâlinden ayrı kalamaz. Çünkü onlar, imanın zaruri şartlarındandır, kalbden ayrılmazlar. Kabz ve bast hallerine gelince; onlar, sırf taklîdî iman sahibinde bulunmaz. Çünkü; onun, (nûrânî bir) kalbden nasibi noksandır. Bu haller, fenâ, bekâ ve kurbiyyet sahibinde de bulunmaz. Çünkü bu kimse, (hallere mağlub olacak) kalbden kurtulmuştur. Bazen kulun bâtınına bir kabz ve bast hâli gelir, fakat o, yakinen bunların sebebini bilemez. Kabz ve bastın sebebini ancak, ilimden nasibi az olan, hâl ve makâmların ilmini tam gerçekleştiremeyen fark edemez. Hâl ve makâmların ilmini sağlam bir şekilde elde eden kimseye kabz ve bastın sebebi saklı kalmaz. Çoğu zaman, üzüntüyle kabzın, sevinçle bastın birbirine benzeyip karıştığı gibi; kabz ve bastın sebebi de karışabilir. Bu durum ancak, kalbi istikâmet hâlinde olan kimse tarafından bilinir. Kabz ve bast hallerinden kurtulmuş ve onlardan yükselmiş kimse, artık, nefsi mutmainne sıfatını kazanmıştır. Onun cevherinden kabzı gerektirecek (nefsânî) bir ateş parlamaz ve hevâî arzularından tabiat denizi çoşup da kendisinden bast zuhur etmez. Çok kere, bu şekil kabz ve bast hâli, iç âleminde baş gösterir, fakat bu, nefsinden kaynaklanarak meydana gelmez. Çünkü nefsi, (kalbe) tâbi olması sebebiyle, mutmainne vasfını kazanmış olur. Bu durumda kabz ve bast halleri mutmain nefsinde cereyan eder, kalbi için herhangi bir kabz ve bast hâli olmaz. Çünkü kalb, rûhun nûrunun şualarıyla çevrilmiş ve kurbiyyet hâlinde karar kılmış olduğundan; artık onun için herhangi bir kabz ve bast hâli söz konusu değildir.

8- FENÂ-BEKÂ.

Sûfinin karşılaşacağı hallerden bazısı da “Fenâ” ve “Bekâ” halleridir. Denilmiştir ki: “Fenâ; kulun bütün nefsânî hazlardan fâni olup nefsi adına herhangi bir şeyden zevk almamasıdır. Bilakis kul, kendisinde fâni olduğu zatla meşgul olduğundan; (diğer) bütün şeylerden fâni olmuştur.” Âmir b. Abdullah demiştir ki: “Öyle bir haldeyim ki; karşımdakinin bir kadın mı yoksa bir duvar mı olduğuna aldırış etmem.” Kul bu durumda, Allah için içinde bulunduğu halde muhafaza edilmiş ve gönlü bütün mahlûkattan çekilmiş olur. Bekâ hâli, fenâ hâlinden sonra gelir. Bekâ; kulun kendisine âit şeylerden fâni olup Allahu Teâlâ için içinde bulunduğu halde bâki kalmasıdır. Denilmiştir ki: “Bekâ hâline ulaşan kimseye bütün eşyâ tek birşey durumundadır. Bu durumda onun bütün hareketleri, devamlı Hakk’a muvâfakat içinde olup, muhâlefet içine girmez. Artık o, (bütün his ve hareketleriyle, Hakk’a) muhâlefetten fâni olup, hep İlâhî rızâya muvâfakat içinde bâki kalmıştır.” Bana göre; bu zâtın söylediği, tevbe-i nasûhun tam olarak gerçekleştiği bir makâm olup, fenâ veya bekâ hallerine âit bir durum değildir.

Asıl fenâ hâlini, Abdullah b. Ömer’den (r.h) rivâyet edilen şu hâdisede görebiliriz. İbnu Ömer, tavaf yaparken bir zat kendisine selam vermişti. O anda selâmına karşılık veremedi. Adam onun bu hâlini yadırgayarak arkadaşlarından birisine şikâyet edince; İbnu Ömer (r.h): “Biz o anda bu mekânda, Allahu Teâlâ’ya bakıyorduk.” demiştir. Denilmiştir ki: “Fenâ; Mûsa Aleyhisselamın Allahu Teâlâ dağa tecelli edince; kendinden geçip kaybolması gibi, bütün şeylerden yok olma hâlidir.” Ebû Said el-Harrâz demiştir ki: “Fenâ; Hakk’da yok olmak, bekâ ise; Hakk Teâlâ ile beraber olmaktır.” Cüneyd el-Bağdâdî ise: “Fenâ; kendi hâl ve sıfatlarından uzaklaşıp bütün varlığının Hakk’ın varlığı ile meşgul olmasıdır.” demiştir. İbrahim b. Şeyban da şöyle demiştir: “Fenâ ve bekâ ilmi Hakk’ın vahdâniyetine ihlasla bağlanma ve dosdoğru bir kullukla hâsıl olur. Bundan başkası ise; hata ve zındıklıktır. Ebû Said el-Harraz’a, fenâ hâline ulaşan kimsenin alâmeti sorulunca şöyle demiştir: “Fenâ hâline ulaştığını iddiâ eden kimsenin alâmeti; kendisinde Allahu Teâlâ’dan başka dünya ve âhiretle ilgili bütün hazların gitmesidir.” Yine bu zât demiştir ki: “Fenâ hâline ulaşan kimselerin bu hallerinin sıhhati; bekâ ilminin beraberlerinde bulunmasıdır. Bekâ hâline sahib kimselerin hallerinin sıhhati de kendilerinde fenâ ilminin bulunmasıdır.” Bil ki; gerçekten meşâyıh-ı kirâmın fenâ ve bekâ husûsundaki sözleri çoktur. Onlardan bazısı, (nefsin) Hakk’a muhâlefetten fâni olup (İlâhî emir ve murâda) muvâfakat hâlinin devamına işâret etmektedir. Bu, tevbe-i nasûhun gerektirdiği bir durumdur. Bu durumda kul, tevbe sıfatıyle sâbittir. Meşâyıhın bazısı, fenâ tabiriyle; dünya rağbetinin, hırsın, tûl-i emelin kalbden yok edilmesine işâret etmektedir. Bu da zühdün gerektirdiği bir durumdur. Bir kısmı ise, insandaki kötü sıfatların yok olup, övülüp sevilen sıfatların kalmasına işâret etmektedir. Bu da tezkiye-i nefsin gerektirdiği bir durumdur. Bazıları, fenâ tabiriyle, mutlak fenâ hâline işâret etmektedir. Bütün bu işâretlerde, bir yönüyle fenâ hâli mevcuttur. Fakat mutlak fenâ; yüce ve her şeyden münezzeh olan Cenâb-ı Hakk’ın emrinin kulu tamamen kaplamasıdır. Böylece Yüce ve Sübhan olan Hakk’ın varlığı kulun varlığına gâlib gelmiş olur. Bu da fenâ-i zâhir ve fenâ-i bâtın diye ikiye ayrılır. Zâhirî fenâ; Hakk Sübhâne ve Teâlâ’nın fiilleri yoluyla tecelli ederek, kulundan ihtiyar ve irâdesini soyup almasıdır. Bu durumda o ne kendisi ne de başkası için herhangi bir fiil görmez. Bütün fiillerin aslında Cenâb-ı Hakk ile olduğunu görür ve sonra Allahu Teâlâ ile olan muamelesinde buna göre hareket eder. Ben, fenâ makâmında bulunan birisinin şu durumunu işittim. Bu zât, günlerce yiyecek ve içecek almadan kalıyordu. Nihâyet, bütün işlerde sadece Hakk’ın fiilinin tecellisi görüyor ve Allahu Teâlâ kendisine, istediği ve sevdiği şekilde yedirecek ve içirecek kimse hazırlıyordu. Ömrüme yemin olsun ki; bu, bir fenâ hâlidir. Çünkü o, Allahu Teâlâ’nın fiiline bakarak, nefisten ve başkasından fâni olmuştur. Bâtınî fenâ ise; bazen sıfat-ı ilâhiyenin tecellilerini keşfetmek, bazen de Zât-ı Bârî’nin azametinin eserlerini müşâhade etmek suretiyle olur. Böylece, bâtınını Hakk’ın işi (ve aşkı) kaplar. Öyle ki; kendisinde ne bir düşünce ne de herhangi bir vesvese kalır.

Kulun his duygusunun kaybolması, fenâ hâlinin gerekli bir şartı değildir. Bazen, bazı şahıslarda hissetme hâli kayb olur. Bu, mutlak olarak fenâ hâlinin gerektirdiği bir durum değildir. Bir defasında ben, Şeyh Ebu Muhammed b. Abdullah el-Basrî’ye: “Sırda birtakım hayallerin kalması ve vesveselerin bulunması gizli şirk olur mu?” diye sordum. Bana göre bu, gizli şirkti. O: “Bu, fenâ makâmında olur.” dedi. Fakat onun gizli şirk olup olmadığını zikretmedi. Sonra da Müslim b. Yaşar’ın şu hikâyesini anlattı: “Hazret, câmide namaz kılıyordu. O anda câminin bir direği çöküverdi. Çıkarmış olduğu gürültüden çarşıdakiler korktular, koşarak mescide geldiler. Bir de baktılar ki Müslim b. Yesar, hâlâ namaz kılıyor; direğin düştüğünden haberi yok!” İşte bu, bâtınen istiğrak ve fenâ hâlidir. Şunu da hatırlatalım: Bazen kulun iç âlemi genişler. Öyle ki; kendisi fenâ makâmına ulaştığı halde, rûhu ve kalbi yerinde kalır. Kendisinde cereyân eden herhangi bir söz ve fiilden kaybolmaz (onları farkında olarak devam ettirir.) Şu söyleyeceklerimiz fenâ hâline dâhildir: Bir kulun bütün fiil ve sözünde mercii, danışması Allahu Teâlâ’ya olup bütün iş ve eşyadaki tasarruflarında nefsiyle değil, Allahu Teâlâ ile hareket etmek için ondan izin bekler. İşte; kendi ihtiyarını terk ederek Hakk’ın fiilini bekleyen bu kimse, Hakk’da fâni olmuştur. Allahu Teâlâ’nın, kendisini bütün işlerinde ihtiyarına sahip kılıp herhangi bir fiil ve izin beklemeden istediği ve dilediği şekilde ihtiyar ederek tasarrufta bulunmasında serbest bıraktığı kimse ise; bekâ makâmına ulaşmış bir kimsedir. Bekâ hâline ulaşan kimse öyle bir haldedir ki, Hakk onu halktan, halk da Hakk’dan perdelemez. Fenâ hâlindeki ise, Hakk ile halktan perdelenmiştir. Zâhiri fenâ, kalb ve hâl sahiplerine mahsustur. Bâtınî fenâ ise, hallerin bağından kurtulup hallerle değil, Allahu Teâlâ ile olan ve kalbin etkisinden çıkıp, hep onu evirip çeviren Rabbiyle beraber olan kimseye âittir.

61. Bölüm · HALLERİN AÇIKLANMASI · Avârifü'l-Maârif — tarikat.org