Şeyh Muhammed b. Abdülbâkî bize, Câbir’den (r.a) rivâyetle, Rasûlullah’ın (a.s) şöyle buyurduğunu haber verdi:
“Muhakkak takvâya sarılmak, sana, bildiğinin yanında bilmediğini de öğretir. Bildiğin şeylerdeki noksanlık; ondaki artacak kısmın az olmasıdır. Kişinin bilmediği ilimlere karşı rağbetsiz oluşu, bildiklerinden istifadesinin azlığından kaynaklanır.”467 Sûfilerin büyükleri, takvâ temellerini sağlam bir şekilde attılar. Mârifetullâhı güzelce öğrendiler. Takvâları sebebiyle bildikleriyle amel ettiler. Böylece Allahu Teâlâ onlara, bilmedikleri ilimlerin sırlarını ve ince işâretleri öğretti. Ebû Saîd el-Harrâz demiştir ki: “Allahu Teâlâ’nın kelâmını anlamanın ilk alâmeti; onunla amel etmektir. Çünkü onda ilim, anlayış ve istinbat (hüküm çıkarma) vardır.” Anlamanın ilk şartı; söze dikkatlice kulak vermek ve kalbin hazır olmasıdır. Allahu Teâlâ, bu hususa şöyle işâret etmiştir: “Muhakkak bunda, uyanık bir kalbi olana veya hazırda bulunarak dikkatlice kulak verene bir öğüt ve ibret vardır.” (Kaf (50), 37.) Ebû Bekr el-Vâsitî demiştir ki: “İlimde rüsûh (yüksek derece ve pay) sahibi olanlar, ruhlarıyla gaybın gaybına ve sırrın derinliklerine dalıp yüksek pâyelere ulaştılar. Allahu Teâlâ kendilerine öğreteceğini öğretti. Başkalarından zuhûr etmesini istemediği âyetlerinin hikmetinin onlardan çıkmasını murâd etti. Onlar, sözü anladıktan sonra, daha fazlasını elde etmek için ilim denizine daldılar. Kendilerine her harfin altında gizlenmiş anlayış ve âyetin inceliklerine âid hazineler keşfoldu. Böylece, inci ve cevherleri çıkartıp hikmetle konuştular.” Süfyân b. Uyeyne’nin, Ebû Hureyre (r.a) yoluyla naklettiği bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur. “Saklı hazineler gibi, öyle ilimler vardır ki; onu ancak, ârif-i billah olanlar bilir. Onlar, bu ilimden bahsettikleri zaman, onu ancak Allah’tan gafil ve câhil olan kimse inkâr eder.’’468 Ebû Zur’a’nın bildirdiğine göre; el-Kuraşî şöyle demiştir: “Hadisde geçen ilim, Allahu Teâlâ’nın dostları içindeki eminlere ve seçilmiş büyüklere, kulaktan işitme ve ders yoluyla olmaksızın, (mânevî bir yolla) açtığı sırlardır. Onlar, ancak “havas” tabakasının vâkıf olduğu sırlardır.” Ebû Said el Harrâz demiştir ki: “Ariflerin birçok hazineleri vardır. Onlarda, anlaşılması zor ilimler ve kendilerinde ebediyet lisanıyla konuştukları ve ezelîye ibâreleriyle haber verdikleri birçok sırlı haberler saklarlar. Onlar, (diğer insanlarca) bilinmeyen şeylerin ilmidir.” Ebû Said’in “ebediyet lisanıyla ve ezelîye ibâreleriyle konuşurlar.” sözü, onların Allahu Teâlâ ile konuştuklarına bir işârettir. Gerçekten Allahu Teâlâ, Nebisi Hz. Muhammed’in (s.a.v) diliyle beyan ettiği bir hadis-i kudsîde: “Ben sevdiğim kulun konuşan dili olurum, benimle konuşur.” 469 buyurmuştur. Bu, Allahu Teâlâ’nın Hızır Aleyhisselam hakkında: “Kendisine tarafımızdan bir rahmet ve katımızdan özel bir ilim verdik.” (Kehf (18), 65.) buyurduğu ledünnî (gayba âid sır) ilmidir.
1- CEM ve TEFRİKA.
Sûfilerin bahsettikleri kalbî muamele ve vicdânî hallerden ikisi de “Cem” ve “Tefrika” dır.
467- Hâtib, Tarih, I, 414; Suyûtî, el-Câmius-Sağir, I, 383 (No: 2498). 468- Deylemî, Müsned, I, 258 (No: 799); Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, I, 260. 469- Buhârî, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16.
Denilmiştir ki: Cem’ ve tefrikanın aslı Allahu Teâlâ’nın şu kavl-i şerifinde görülmektedir: “Allah kendisinden başka ilah olmadığına şahitlik etti.” (Âl-i İmrân (3), 18.) Bu, bir Cem’dir. Sonra arkasından: “Melekler ve ilim sâhipleri de şâhittirler.” buyurarak farkı ifâde etmiştir. Yine Allahu Teâlâ’nın: “Âmennâ billah: “Allah’a iman ettik” (Bakara (2), 136.) kavl-i şerifi, bütün mâna, nazar ve teveccühü Hakk’da toplamış, arkasından gelen: “Bize indirilen şeylere de iman ettik” nazm-ı celîli, bu teveccühü, Hakk’dan başka şeylere de dağıtmıştır. Cem’ asıl, tefrika ona bağlıdır. Tefrika olmaksızın düşünülen her cem’ hâli zındıklık, cem’siz bütün tefrikalar, aslı iptal etmektir. Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Vecd ile Hakk’a kurbiyet sağlamak cem; kulun beşerî hallerinde kaybolması tefrikadır.” Denilmiştir ki: “Velilerin cem’ hâli marifetlerinde, tefrika da hallerinde olmaktadır.” Cem’; kulun ancak Hakk’ı müşâhade ettiği bir beraberliktir. Hakk’dan başkasını müşâhade ettiğinde, teveccühünü tam toplamamıştır. Tefrika ise; Hakk’dan ayrı tutarak, kulun dilediğini müşâhade etmesidir. Bu hususta sûfilerin işâretleri çoktur. Maksat şudur: Onlar cem’ ile varlıklardan tamamen temizlenmiş bir tevhid anlayışına, tefrika ile de kulun bir takım amel ve ibâdetlerle meşgul olarak çalışıp kazanmasına işâret etmişlerdir. Buna göre; cem’ ancak tefrika ile mümkün olur. Sûfiler: “Falanca aynu’l-cem hâlindedir” dedikleri zaman; onun bâtınını tamamen Hakk’ın murâkabesinin kapladığını ifâde ederler. Bu durumda kul, amellerinden herhangi birine dönünce tefrika hâline dönmüş olur. Demek ki; cem’in sıhhati tefrika ile, tefrikanın sıhhati da cem’ ile olmaktadır. Netice olarak ortaya şu çıkar: Cem’; Allahu Teâlâ’yı tanımak, tefrika ise; onun emrini bilmektir. İkisi de tamamen gereklidir. Ebu’l-Hasan Ali Muhammed Müzeyyin demiştir ki: “Cem’; bizzat Allah’ta fâni olmak, tefrika ise; devamlı amellere sarılıp kulluk yapmaktır.” Kendilerinin aynu’l Cem’ (tamamen Hakk’da yok olma) hâlinde olduklarını iddiâ eden bir topluluk, büyük hatâya düşmüşlerdir. Bunlar, tam tevhide ulaştıklarını iddiâ ederek; ibâdet vesâir amelleri ve çalışıp kazanmayı tamamen ortadan kaldırmışlar ve böylece zındık olmuşlardır. Şu muhakkak ki, cem’ ancak rûha âit bir iş ve hükümdür. Tefrika ise, bedenle ilgili bir hüküm ve durumdur. Ruhla beden bir arada bulunduğu müddetçe; cem’ ve tefrika hâli de mutlaka olacaktır. Vâsıtî demiştir ki: “Nefsine nazar ettiğinde tefrika, Rabbine baktığında cem’ etmiş olursun. Kendinden başkasıyla kâim olunca, fâni olmuş olursun ki, artık cem' ve tefrika ortadan kalkar.” Denilmiştir ki: “Onların cem’ hâli Zat-ı Bâri ile, tefrika da sıfatlarıyladır. Bazen de cem ve tefrika ile şunu ifâde ederler: Kul, amellerine bakarak nefsi için bir kesb kabul edince tefrika hâlinde, bütün eşyanın Hakk ile olduğunu kabul edince de cem’ hâlindedir. Bütün bu işâretler şunu bildirir: Gerçekten, yaratılan şeyler ayırır, yaratan Allah kulun teveccühünü toplar. Şu hâlde kim, sadece yaratanla olursa; teveccühünü toplamış, kim de yaratılanlara nazar ederse; (fikrini ve kalbinin) dağıtmış olur. Demek ki; tefrika kulluk, cem’ tevhiddir. Kul, kesbine (kendi çalışması, kazanması) bakarak taatını ortaya koyduğu zaman ayırmış, onları Allah’la var kabul ettiği zaman
da toplamış olur. Fenâ makâmına ulaşınca da cemu’l-cem (her şeyi ile Hakk’da yok olup onun irâdesinde kaybolma) hâline sahib olmuştur. Şöyle söylemek de mümkündür: Sırf Hakk’ın fillerini görmek tefrika, sıfatlarını görmek cem’, Zât’ı görmek ise cem’u’l-cemdir. Velîlerden bir tanesine, Mûsa Aleyhisselamın, Allahu Teâlâ ile Tûr-i Sinâ’da konuşması anındaki hâli sorulunca şöyle söylemiştir: “Mûsa (a.s), Mûsa’dan fâni oldu. Mûsâ’nın, Mûsâ’dan bir haberi yoktu. Sonra konuştu. Halbuki; konuşan da konuşulan da Allah’tı. Şayet o, Hakk ile işitmeseydi, hitâb-ı ilâhiyeyi dinleyip kaldırmaya ve cevap vermeye nasıl güç yetirecekti ki!” Bunun manası şudur: Allahu Teâlâ, Mûsâ Aleyhisselam’a bir kuvvet vermiştir ve o, bu kuvvetle işitmiştir. Eğer İlâhî kuvvet olmasaydı, Hakk’ın kelâmını dinlemeye güç yetiremezdi.” Bir tanesi bu durumu şöyle temsil etmiştir:
Hevâdan kurtulunca göründü kendisine, Bir şimşek ki parladı zayıflayarak nûru. Sağında ve solunda göründü bir âlem ki; Yüksekçe bir tepedir, görülemiyor ucu. Yaklaştı ki bakmaya, nasıl parladığını, Kendisini çevirdi hayretten gelen hüznü. Asıl ateş içini saran dost ateşidir. Su ise; gözlerinin akıttığı sıcak su.
2- TECELLÎ ve İSTİTAR (kapanma, perdelenme)
Sûfilerin bahsettikleri hallerden diğer ikisi; “tecelli” ve “istitar”dır Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Kula gelenler ancak; bir te’dib (edeblendirme), tehzib (süsleme) ve tezvîb (eritip yok etme) halleridir.” Şu hâlde; “te’dib” (edeplendirme) istitar mahallidir ve avam içindir. “Tehzîb” tecellidir ve “havas” içindir. “Tezvîb” de Hakk’ı müşâhede etmektir ve Velîler içindir. Tecelli ve istitar hakkındaki işâretler, netice olarak nefsin sıfatının ortaya çıkmasıyla ilgilidir. Bunlardan birisi, “îstitar”dır ki o; kalbin iyice kuvvet bulması sebebiyle nefsin sıfatının yok olmasına işâret etmektedir. İşâret edilen diğer bir hâl de “tecellî dir. Tecelli, bazen filler, bazen sıfatlar ve bazen de zât yoluyla olur. Hakk Teâlâ, perdelenme hâlini havasta, kendileri ve başkaları için bir rahmet olarak devam ettirmiştir. Onlar için rahmet olması; kendilerinin bu sayede nefislerinin ihtiyacını görmeye dönebilmeleridir. Diğer insanlar için rahmet olma yönü şudur: Eğer onlarda perdelenme hâli olmasaydı; kendileri “cemu’l-cem” (tamamen Hakk’da kaybolma) hâlinde kaybolup tek ve Kahhâr olan Allah’ın huzûrunda kendilerini Onun müşâhedesine kaptırdıkları için, onlardan istifade etmek mümkün olmazdı. Sûfîlerden birisi demiştir ki: “Hakk’ın sırlara tecelli etmesinin alâmeti; kulun sırrının, ifadeyle anlatılabilecek ve anlayışla kavranabilecek herhangi bir şey görmemesidir. Kim, müşâhede ettiğini kelimelerle anlatabiliyor yahut anlayışına sığdırabiliyorsa, o kimse, istidlâl sahibidir. Allah’ın Celâline nazar eden birisi değildir. (Çünkü zatın müşâhedesi ifâde ve ibâreye sığmaz). Sûfilerden birisi de: “Tecelli, beşeriyet perdelerinin kalkmasıdır. Yoksa; Aziz ve Celil Hakk’ın zâtının televvünü (değişik şekiller arz edişi) değildir. (Cenâb-ı Hakk, böyle bir halden münezzehtir).” demiştir.
İstitar, kul ile gaybı temâşa arasında beşerî varlığın perde olma hâlidir.
3- TECRİD-TEFRİD.
Sûfilerin bahsettikleri hallerden ikisi de “Tecrid” ve “Tefrid” dir. Sûfiler, “tecrid” ve “tefrid” halleriyle; kulun yapmış olduğu şeylerde bütün gâye ve karşılıklardan sıyrılıp, işlediği her ameli dünya ve âhirette bulacağı herhangi bir gayeye nazar ederek yapmamasını, aksine; Hakk’ın azametinden kendisine keşfolan şeyler sâyesinde, gayreti ölçüsünde (sırf Allah için) ubûdiyet ve teslimiyeti anlatmak isterler. Tefrid, kulun yapmış olduğu (hayır) şeylerde nefsini görmeyip, onun Allah’ın bir lûtfu olduğunu bilmesidir. Demek ki tecrid, Allah’dan başkalarını, tefrid de nefsi ortadan kaldırır. Böylece, üzerindeki Allah’ın nimetlerini görmekten istiğrak hâli, kendi çalışıp kazanmasından da gaybet hâli gerçekleşir.
4- VECD-TEVÂCUD-VUCÛD
Sûfilerin bahsettiği hâllerden bazısı da “Vecd”, “Tevâcud” ve “Vücûd” dur. Vecd, Allahu Teâlâ’dan kulun bâtınına gelen ve ona ferah veya hüzün kazandıran, onun durumunu değiştirip Cenâb-ı Hakk’a nazar ettiren bir hâldir. Vecd, nefsin sıfatlarına mağlub olan kimsenin, (İlâhî bir lütuf olarak) elde ettiğinde, Allahu Teâlâ’ya nazar ettiği mânevî bir ferahlıktır. Tevâcüd; zikir ve tefekkürle vecdi elde etmeye çalışmaktır. Vücûd ise, kulun, (aradığını bizzat bulduğu) müşâhade makâmına çıkmasıyla, vecd yolunun tamâmen açılmasıdır. Aslında, Cenâb-ı Hakk’ı bizzat bulduktan sonra vecd (için gerek) yoktur. Çünkü; gözüyle gördükten sonra, (nerededir? diye) haber sormak olmaz. Demek ki vecd; gelip geçen şeyler gibi yok olur. Vücûd ise, dağlar gibi sâbit kalır. Denilmiştir ki:
Vecdim bana önce sürür verirdi; Vecdde olan aldı beni vecdi görmekten. Vecd keyf verir, keyfi vecdde olana, Hakk’ın huzurunda vecd gider hepden.
5- GALEBE
Sûfilerin bahsettiği hallerden birisi de “galebe”dir. Galebe; aralıksız gelen bir vecd çeşididir. Vecd, şimşek gibi âniden gelir gider. Galebe ise, peş peşe yoğun bir şekilde gelen ve birbirinden ayrıt edilemeyecek kadar devamlı parlayan şimşek gibidir. Vecd; süratle söner gider. Galebe ise, sırlarda devamlı kalır ve onları koruyup mâsivaya karşı engelleme görevi yapar.
6- MÜSÂMERE
Sûfilerin bahsettiği hallerden birisi de “müsâmere”dir.
Müsâmere; ruhların sırru’s-sırda latif bir naz ve gizli bir niyazla yapayalnız kalması ve İlâhî huzurdaki münâcaatlarında kalbten ayrı olarak lezzetlenmesidir.
7- SAHV - SEKR.
Sûfilerin bahsettiği hallerden birisi de “sekr ve sahv”dır. Sekr; hâlin hükmünün kulu tamâmen kaplamasıdır. Sahv ise; farkında olarak fiilleri sırasıyla yapmak ve sözleri güzelce ifâde etmektir. Muhammed b. Hafîf demiştir ki: “Sekr (mânevî sarhoşluk) sevgilinin zikriyle karşı karşıya gelindiğinde kalbin galeyana gelmesidir.” Vâsıtî demiştir ki: “Vecdin makamları dörttür: Önce durgunluk, sonra gayret, sonra sekr ve sonra da sahv gelir. Bu durum; önce, denizin sesini işiten, sonra ona yaklaşan, sonra da içine giren ve daha sonra da tamamen dalgaların içine dalıp giden kimsenin hâli gibidir.” Buna göre; kimde, kendisindeki hâlin te’sirinden herhangi bir eser kalmışsa; onda bir sekr (kendinden geçme) eseri vardır. Kim de kendisinde vâki olan şeyler, asıl yerinde zuhûr ediyorsa; o, sahv (uyanıklık) hâline dönmüş bir kimsedir.
8- MAHV ve İSBAT
Sûfilerin bahsettiği hallerden birisi de “mahv” ve “isbat” tır. Mahv, nefsin vasıflarını ortadan kaldırmak, isbat ise, coşkun muhabbetin tesiriyle her şeyi Hakk’dan görmektir. Diğer bir tarifle, mahv; nefse ve arzularına fenâ gözüyle nazar ederek amelleri şekil olarak aslen yok görmek, isbat da Hakk’ın onlara verdiği vücûdu (sâhibini unutmadan ve başkasına nisbet yapmadan) varlık olarak kabul etmektir. Allahu Teâlâ sûfiyi, (nefsânî) sıfatlarını yok ettikten sonra, tekrar ilk hâline döndürüp kendisine yeni bir vücûd ihsan edince; artık o, nefsiyle değil, Hakk ile olur. İbn Atâ demiştir ki: “Allahu Teâlâ, onların (nefsânî) vasıflarını mahvedip sırlarını isbat etmiştir.
9- İLME’L-YAKÎN, AYNE’L-YAKÎN ve HAKK’L-YAKÎN
Sûfilerin bahsettiği hallerden bazısı da “ilme’l-yakîn”, “ayne’l-yakîn” ve “hakka’lyakîn”dir İlme’l-yakîn, nazar ve delil yoluyla, ayne’l-yakîn, keşif ve ilhâm yoluyla, hakka’l-yakîn ise; beşerî özelliklerden sıyrılarak vuslat ile hâsıl olan ilim ve mârifettir. Fâris demiştir ki: “İlme’l yakînde şüphe ve tereddüt yoktur. Ayne’l-yakîn; Allahu Teâlâ’nın sırlara yerleştirdiği bir ma’rifettir. İlim, yakîn sıfatından ayrılınca şüpheyle karışık olur. Fakat ona yakin karışınca içinde şüphe olmayan bir ilim olur. Hakka’l-yakîn ise; ilme’l-yakin ve ayne’l-yakinin işâret ettiği hakikattir.” Cüneyd el-Bağdâdî demiştir ki: “Hakka’l-yakin; kulun, kendisiyle hakikate ulaştığı şeydir. Öyle ki; bu duruma ulaşan kul, görünen şeyleri müşâhede ettiği gibi; gayb olan şeyleri de müşâhade eder, gayba kesin bir bilgiyle muttali olur ve ondan doğru bir şekilde haber verir. Nitekim Rasûlullah (a.s), Hz. Ebû Bekr’e: “Evinde çoluk çocuğun için ne bıraktın?” diye sorunca, O:
“Allah ve Rasûlünü!” demiştir.”470 (Bu onun, Allahu Teâlâ’ya tam itimadını ve gayb âleminde O’nun her şeyi dilediği şekilde yaratacağına dair kesin bilgisini göstermektedir.) Sûfilerden birisi: “İlme’l-yakîn, tefrika (Hakk’ın zâtının dışındaki varlıklara nazar) hâli, aynu’l-yakin; cem’ (bütün teveccühü Hakk’da toplama) hâli, hakka’l-yakin ise; tevhid lisânıyla “cemu’l-cem” (her şeyi ondan bilme ve görme) hâlidir.” demiştir. Denilmiştir ki: “Yakîn’in bir ismi, resmi, ilmi, aynı ve hakkı vardır. İsim ve resmi avam için, ilme’l-yakîn veliler için, ayne’l-yakin evliyânın havas tabakası için, hakka’l-yakin de peygamberler içindir. Hakka’l-yakının hakikati ise, sadece Peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) mahsustur.”
10- VAKT
Sûfilerin bahsettiği hallerden birisi de “vakt” tır. Vakt ile anlatılmak istenen; kula gâlib olan hâldir. Kula en gâlib olan şey onun vaktidir. Vakt bir kılıç gibidir. Hükmüyle uğrayıp geçer ve keser atar. Bazen de vakt ile, kesbe dayanmayan, kula âniden gelen haller kasdedilir. O durumda vakit kulda tasarruf eder ve kul, vaktin hükmüyle olur. “Falanca vaktin hükmüyledir.” denince; bununla, kendisine âid fiillerden alınıp Hakk’a âit tecelliye çekilmesi kasdedilir.
11- GAYBET ve ŞÜHÛD.
Sûfilerin bahsettiği hallerden ikisi de “gaybet” ve “şuhûd” hâlleridir. Şuhûd; bir vakit murâkabe şeklinde, bir vakit de müşâhade vasfıyla Hakk’ın huzûrunda bulunmaktır. Kul şuhûd ve Hakk’a nazar hâlini koruduğu müddetçe huzûr-ı ilâhiyede bulunmaktadır. Müşâhade ve murâkabe hâli kaybolunca; huzur dâiresinden çıkar, gaybet hâline düşer. Sûfiler gaybet hâliyle, kulun, Hakk’ın tecellilerine nazar edip eşyâdan kaybolmasını kast etmektedirler. Bu izâha göre; bahsedilen durum, kul, fenâ makâmına çıktığında hâsıl olmaktadır.
12- ZEVK, ŞURB, RAYY.
Sûfilerin bahsettiği hallerden bazıları da “zevk”, “şurb” ve “rayy” (mânevî doyum ve kanma) halleridir. Zevk iman; şurb ilim, ray hâldir. Zevk, bevâdih (âni zuhûrât) sahihleri için, ray da hâl sahihleri içindir. Bunun sebebi şudur: Haller zamanla karar kılıp makam hâline gelebilir. Hâller istikrar bulmadığı müddetçe, hâl değil levâmi’ ve tavâlî gibi hızla gelip geçen hâllerdir.471 Denilmiştir ki: “Hâl istikrar bulmaz. İstikrar bulduğu zaman makâm olur.
467- Tirmizî, Menâkıb, 16; Dârimî, Zekat, 26. 471- Sûfilerin ıstılahında geçen bu, kelimeler, bir takım ma’nevi hâllerin zuhûrat şekillerine göre aldıkları isimlerdir.Bu ıstılahların izahı için; İmam Kuşeyrî’nin Risâlesine, Serrâc’ın “Lum’a’sına, Hucvirî’nin “Keşfu’l- Mahcûb’una ve “Kelâbâzî’nin “et-Ta’arruf” isimli eserlerine bakılabilir.
13- MUHÂDARA-MÜKÂŞEFE-MÜŞÂHEDE.
Sûfilerin bahsettiği hallerden bazıları da “muhâdara”, “mükâşefe” ve “müşâhede” hâlleridir. Muhâdara; telvin sahihlerine hastır. Müşâhade, temkin sahipleri, mükâşefe ise; hâlinde karar kılıncaya kadar arada olanlar içindir. Muhâdara (mükâşefenin başlangıç hâli), ilim ehli için, mükâşefe (mânevi keşifler); ayne’l-yakîn sahibi için, müşâhade de Hakk ehli yani hakka’l-yakîn sahibi içindir.
14- TAVÂRIK-BEVÂDÎ
Sûfilerin bahsettiği hallenin bir kısmı da “tavârık”, “bevâdî” “bâdih”, "vâki”, “kâdıh”, “tavâlî”’ ve “levâih” halleridir. Bunların hepsi birbirine yakın mânalı kelimelerdir. Onlar hakkında uzunca söz etmek mümkündür. Fakat netice olarak hepsi bir mânaya gelmektedir Hakkında çok söz edilse de bir fayda olmayacaktır. (Hepsi de kalbe gelen mânevî, nûrânî, parıltı ve zuhûrat hallerine ifâde etmektedir.)
15- TELVİN-TEMKİN.
Sûfilerin bahsettiği hallerden ikisi de “telvin” ve “temkin” hâlleridir. Telvin; hâl sahiplerinin sıfatıdır. Çünkü onlar, kalbin perdeleri altındadır. Kalblerin sıfatlara geçme durumu vardır. Sıfatların da birçok yönleri vardır. Böylece her bir sıfat adedince kalbde birtakım değişmeler, yeni haller zuhûr eder. Kalbî hallere takılan kimseler, sıfatların tecellisinden öte geçemezler. Temkin sahibine gelince, onlar, hallere takılmadıkları için, kalb perdelerini yakıp yok etmişler ve ruhları İlâhî zâtın nûruna ulaşmıştır. Böylece Zât-ı Bâri’de bir değişme söz konusu olmadığından, telvin (hâllerin değişme durumu) ortadan kalkmıştır. Çünkü Allahu Teâlâ’nın zâtı, kendisine hâdis hâllerin ve değişmelerin ârız olmasından yüce ve münezzehtir. Temkin sâhibi veliler, İlâhi zâtın tecellisinin tezâhür yeri olan kurbiyyet vatanlarına ulaştıkları zaman, kendilerinden telvin (hallerinin değişmesi) kalkmıştır. Bu durumda telvin, onların nefislerinde olur. Çünkü nefisler temiz ve pak oluşlarından dolayı kalb mahallinde bulunmaktadırlar. Mutmainne nefislerde vâki olan telvin, sahibini temkin (karar) hâlinden çıkarmaz. Çünkü telvin, insâni şekil ve vasıfların kalmasından dolayı nefislerde olmaktadır. Ayağın temkin hâlinde sabit olması, kula hakikatin gerçek yönünün açılmasıdır. Temkinin mânası, kulda hiçbir değişiklik olmayacak demek değildir. Çünkü o beşerdir. Bununla anlatılmak istenen şudur: Kendisine hakikat adına keşfolan şeyler ondan bir daha kaybolmaz ve noksanlaşmaz, aksine ziyadeleşir. Telvin sahibinde ise; nefsinin sıfatlarının ortaya çıkması anında kendisinden bir şeyler noksanlaşır, bazı hallerde kendisine hakikat perdelenir. Bununla birlikte o, iman üzerinde sâbit kalır. Kendisindeki değişiklik (telvin hâli), imanın dışındaki diğer hallerde olur.
16- NEFES
Sûfilerin bahsettiği hâllerden birisi de; “nefes” tir. Denilmiştir ki: “Nefes; (mânevî terbiyesinde) nihâyette olana hastır. Vakt; başlangıç hâlindeki müptedi için söz konusudur, hâl ise manevi seyrinin ortada olan kimseye âittir.”
Bu söz, şunu anlatmak istiyor: Mübtedide âniden İlâhî bir hâl zuhûr eder. O, (bu geliş gidişlere hazır ve uyanık olmadığı için) bir hâlde istikrar bulamaz. Seyr u sülûkunu yarılamış olan; hâl sahibidir ve hâl kendisine gâlip gelmiştir. Müntehi (sülûkunda sona ulaşan) ise, hâlinde sabit, nefes sahibidir. O, gaybet ve huzûr halleri gibi, devamlı hâller içinde değişim yaşamaz. Aksine ondaki vecd halleri, nefesleriyle sâbittir, değişip durmaz. Bunların hepsi, erbâbına hâs ve ma’lum hallerdir. Her birinin kendine göre bir zevk ve tadı vardır. Allahu Teâlâ, onların bereketiyle bizleri faydalandırsın. Âmîn...