Şeyhimiz Şeyhu’l-İslâm Ebu’n-Necib es-Sühreverdî (rah) bize, Hz. Ömer’den (r.a) nakille, Rasûlullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivâyet etti: “Muhakkak ki bütün ameller niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık görür. Herkese niyet ettiği şey verilir. Kim, hicretini Allah ve Rasûlü için yapmışsa; onun hicreti Allah ve Rasûlü için olmuştur. Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve nikâhına alacağı bir kadın için yapmışsa; onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur." 472 Niyet, amelin evvelidir; amel ona göre değer kazanır. Büyüklerin edebiyle Hakk yoluna girmek isteyen bir mürid için, bu yola adımını atarken yapacağı en önemli şey; bu büyüklerin yoluna girmeye, şekil ve hallerine bürünmeye, onların cemaatiyle oturmaya Allahu Teâlâ’nın rızâsı için niyetlenmesidir. Şüphesiz, bir sâlikin velilerin yoluna girmesi, kendisinde bulunan kötü hâl ve durumdan hicret edip kurtulmayı ifâde eder. Bu hususa işâret eden bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Gerçek muhâcir; Allahu Teâlâ’nın nehyettiği şeylerden uzaklaşan kimsedir .”473 Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “Kim Allah ve Rasûlüne itaatla hicret ederek evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse; onun ecri Allah’a âittir.” (Nisâ (4), 100.) Şu hâlde bir müride, velilerin yoluna Allahu Teâlâ için girmesi gerekir. Eğer o, bu cemaatin nihâyette ulaştığı yüksek hâl ve makamlara ulaşırsa; asıl menzilde onlara kavuşup aralarına katılmış olur. Eğer velilerin ulaştığı nihâyete ulaşmadan önce kendisine ölüm gelirse; onun sevabı Allah’a âittir. Şu temel kaideyi unutmayalım: Başlangıç hâli sağlam olan herkesin, nihâyeti de o ölçüde kâmil ve olgun olur. Ebu Zûr’â bize, Cüneyd el-Bağdâdi’nin şöyle dediğini nakletti: “Müridi Hakk yolunda gerileten, terakkisini engelleyen ve tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin bozukluğundan kaynaklanmaktadır.” Mürid, sülûkunun başında niyetini sağlam ve temiz yapmaya muhtaçtır. Niyetin sağlam olması ise, onun hevâî arzulardan ve nefsin âcil dünyevî hazlarından temiz ve uzak tutulmasıdır. Böyle yapıldığı zaman bu yola giriş sırf Allah rızası için olmuş olur. Sâlim b. Abdullah, Ömer b. Abdülaziz’e şöyle yazmıştır: “Ya Ömer! Bil ki; Allahu Teâlâ’nın kuluna yardımı onun niyeti ölçüsündedir. Kimin niyeti sağlam ve tamam olursa; Allah’ın (ona) yardımı da tamam olur. Kimin niyeti sağlam ve tamam değilse; Allah’ın yardımı da o ölçüde eksik olur.” Sâlihlerden birisi kardeşine şöyle yazmıştır: “Amellerin içinde niyetini hâlis yap ki, az amelin kâfi gelsin. Tek başına güzel niyete ulaşamayan kimse; kendisine güzel niyeti öğretecek bir kimseye yakın olmalıdır.”
472- Buhârî, İman, 41; Ebu Dâvud, Talak, 11; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihad, 16; Nesâi, Tahâret, 59; İbnu Mâce, Zühd, 26. . 473- Buhari, İman, 4; Ebu Dâvud, Cihad, 2; Nesai, İman, 9.
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî demiştir ki: “Başlangıç hâlindeki müride emredilen ilk şey; çirkin sevimsiz hareketlerden uzaklaşmasıdır. Sonra övülen güzel hareketlere intikali, sonra bütünüyle Allahu Teâlâ’nın emrine bağlanması, sonra rüşd hâllerinde durması, sonra sebat, sonra beyan, sonra yakınlık, sonra münâcaat, sonra beraberlik, sonra dostluk gelir. O zaman rızâ ve teslimiyet onun asıl murâdı, tevfiz ve tevekkül gerçek hâli olur. Bundan sonra Allahu Teâlâ kendisine mârifeti ihsan eder. Böylece onun Allahu Teâlâ indindeki makâmı; (Zât-ı Bârî’den başka) bütün güç ve kuvvetten sıyrılmış kimselerin makâmı olur. Bu, Hameletu’l-Arş. makâmıdır ki; beşer için bundan öte makâm yoktur.” Sehl b. Abdullah’ın bu sözü, bidâyette (yolun başında) gereken ve nihâyette (yolun sonunda) elde edilen şeyleri topluca ifâde etmektedir. Mürid sıdk ve ihlasa sarıldığı zaman, gerçek Hakk erlerinin ulaştığı yere ulaşır. Dinin emrine uymak ve halktan nazarı kesmek gibi kula ihlas ve sadâkati te’min edecek hiçbir şey yoktur. Başlangıç hallerinde olan kimselere gelen bütün âfetler, halka nazarından dolayı gelmektedir. Bize kadar ulaşan bir habere göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Kişi, gözünde, insanları kıymetten düşüp terkedilmiş bir deve gibi ve nefsini de onların içinde en hakiri görmedikçe imanı tam kemâle ermez.”474 Bu hadisde, halktan nazarı ve rağbeti kesmeye ve onlardan kurtulup âdetlerine bağlı kalmayı terk etmeye bir işâret vardır. Ahmed b. Hadraveyh demiştir ki: “Kim Allahu Teâlâ’nın devamlı (rahmet ve sevgisiyle) kendisiyle olmasını seviyorsa; sıdka yapışsın. Çünkü Allahu Teâlâ sâdıklarla beraberdir.” Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyrulmuştur: “Sıdka sarılınız. Şüphesiz sıdk, sahibini hayra ulaştırır. ”475 Müride işlerini iyice sağlamlaştırıp hevânın ince hallerini ve nefsin gizli şehvetlerini bilinceye kadar, mal sevgisi, mevki derdi ve halkla meşgul olup, oyalanmaktan sıyrılmalıdır. Mürid için en faydalı olan şey; nefsini yakinen tanımasıdır. Gereksiz dünya malı elde etme endişesine kapılan veya az da olsa içinde nefsânî düşünceler bulunan kimse, nefsini hakkıyla tanıyamaz Zeyd b. Eşlem demiştir ki: “İki şey var ki; onlar, senin kemâlini te’min eder. 1 -Hiçbir mâsiyyet düşüncen olmadan Allah için sabahlaman. 2-Herhangi bir mâsiyyet düşüncen olmadan akşamlaman.” Hakk tâlibi, zühd ve takvâyı tam olarak elde edince; kendisine nefsin hakikati keşfolur, nefsin zülmânî perdelerinden kurtulur; nefsin hareket yolunu, gizli şehvetlerini, desise ve aldatmalarını bilir. Doğrusu; sıdka yapışan kimse, sağlam bir kulpa yapışmış olur. Zünnûn el-Mısrî demiştir ki: “Allahu Teâlâ’nın yeryüzünde öyle bir kılıcı vardır ki; dokunduğu her şeyi kesip atar. O da sıdktır.” Yâni; sadâkat, sahibini, her emeline ulaştırır. Gerçek sadâkatin şekli ve sonucu konusunda şöyle bir hâdise nakledilir: İsrâiloğullarından bir âbidi güzel bir kadın kendisine yanaşmaya dâvet etti. Âbid kadına:
474- Bkz: Zebîdî, ithâfu's-Sâde, XIII, 156; Bu konuda mevkuf bir haber için bkz: Ahmed b. Hanbel, K. Zühd, No:812. 475- Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103-105; Ebû Dâvud, Edeb, 80 Tirmizî, Birr, 46; İbnu Mâce, Mukaddime 7.
“Benim için helâya biraz su te’min ediniz de temizleneyim, ondan sonra dedeğinizi yapayım!” dedi. Sonra, tuvâlet bahânesi ile evin çatısına çıkarak kendisini damdan aşağı attı. Allahu Teâlâ bir meleğine onu tutmasını vahyetti. Melek de onu havada tutarak yavaşça yere indirdi. Bu durumu gören İblis: “Hevâsına muhâlefet edip nefsini Allahu Teâlâ için fedâ eden kimseye karşı benim herhangi bir hâkimiyetim yoktur.” diye, za’fiyetini itiraf etti Müridin her şeyinde, hatta yemesi, içmesi ve giyinmesinde bile Allahu Teâlâ için bir niyeti olması gerekir. Böyle yaptığında Allah için giymiş, Allah için yemiş, Allah için içmiş ve Allah için uymuş olur. Çünkü bütün bunlar, nefse ulaştırmış olduğu birtakım iyiliklerdir. Bunlar Allah için olunca, nefis isyan etmez ve Allah için kendisinden istenen ihlasa icâbet eder. Kul, nefse iyilik olarak yapılan herhangi bir şeye Allah için sâlih bir niyet bulunmadan el attığı zaman; bu, kendisine vebâl olur. Bir haberde şöyle vârid olmuştur: “Kim Allah için koku sürerse; kıyamet günü kokusu hâlis miskten daha güzel olarak gelir. Kim de Aziz ve Celil olan Allah’dan başkası için kokulanırsa; kıyamet günü kokusu leşten daha kötü bir şekilde kokarak gelir."476 Anlatıldığına göre; Enes b. Mâlik (r.a): “Elimi miskle kokulandırınız; Sâbit benimle musafaha ediyor ve elimi öpüyor, (elimde hoşlanacağı bir koku bulunsun).” derdi. Selef-i sâlihîn, Allah’a yakınlık niyetiyle namaz için güzel elbise giyiyorlardı. Müridin, bütün hallerini, amellerini ve sözlerini iyice araştırması ve nefsine, ancak Allah için yapacağı bir hareket ve konuşacağı bir kelimeye müsâde etmesi gerekir. Mürşidimiz Ebu’n-Necib’in sohbetinde bulunan ve kendisiyle görüşmüş olduğumuz bir kimse, yemek yerken her lokmasında niyet ediyor ve diliyle de: “Bu lokmayı Allahu Teâlâ için yiyorum.” diyordu. Niyet kalbde olmadıkça söz fayda vermez. Çünkü niyet kalbin amelidir, lisan ise ancak bir tercümandır. Kalbin, Allah için karar vermediği, sahih niyet olmaz. Adamın biri başını taramak istedi. Hanımına: “Bana tarağımı getir!” diye seslendi. Hanımı: “Tarakla birlikte aynayı da getiriyorum.” dedi. Adam sustu, sonra: “Tamam, getir!” dedi. Onun bu sözünü işiten birisi, adama: “Önce sustun, sonra ayna için durdun, peşinden de “tamam!” dedin, bunun sebebi neydi?” diye sordu. O da: “Ben önce, niyetlenerek: “Tarağımı getir!” dedim. O: “aynayı da getireyim mi?” deyince benim aynaya niyetim yoktu. Bunun için, Allahu Teâlâ içimde onun için bir niyet hazırlayıncaya kadar durdum ve sonra: “Tamam, getir!” dedim” diye cevap verdi. İşin başında (mânevî terbiyeye girdiği ilk zamanlarda), alıştığı şeylerden, arkadaşlardan ve tanıştıklarından ayrılıp yalnızlığa sarılarak başlangıcının temelini sağlam atmayan kimsenin bidâyeti (başlangıcı) istikrar bulup sağlam olmaz. Denilmiştir ki: “İnsanın karıştığı kimselerin çok oluşu, sıdkının azlığındandır.” Mürid için en faydalı iş; sükûta sarılması ve insanların (boş) sözlerine kulak vermemesidir. Çünkü iç âlemi, işiteceği lüzumsuz sözlerden etkilenip karışacaktır. En iyisi; kâmil mânada zühd ve takvâsını yakînen bilmediği kimseleri hiç tanımamaktır. Böyle kimseleri tanımamak kendisine hayır kapısını açar. Bir de şu var: Mânevî terbiyeye yeni adım atan kimselerin iç âlemleri, her nakşı ve şekli alabilecek mum gibidir; hemen (gördüğünden ve işittiklerinden) etkilenir. Bidâyette olan bir kimse, sadece halka bakmakla zarar görür. Aynı şekilde; gereksiz yere sağa sola bakmaktan ve başı boş dolaşmadan da zarar görür. Öyleyse; her hareketinde zarûret ölçüsünde durmalı, sağa sola lüzumsuz nazar etmemelidir. Hatta;
476 Bkz: Zebîdî, İthâfu’s-Sâde, XIII, 18.
yolda yürürken, nazarını sağa sola takmadan, gitmekte olduğu yolda tutmaya çalışmalıdır. Sonra, insanların kendisine nazar edecekleri ve ondan etkilenecekleri yerlerden sakınmalıdır. İnsanların ondan böyle bir şey beklediğini bilmesi, kendisi için fiilinden daha çok zararlıdır Başıboş dolaşmayı hafife almamalıdır. Çünkü zarûret ölçüsünü aşan bütün söz, fiil, nazar ve dinleme, kişiyi önce fuzûli şeylere, sonra da asıl amel ve edebleri zâyi’ etmeye götürür. Süfyân es-Sevrî demiştir ki: “Bazıları, bu yolda gereken edebleri zâyi etmeleri sebebiyle vuslattan mahrum bırakıldılar.” Demek ki, konuşma ve fiilerinde zarûret ölçüsüne göre hareket edemeyen kimse, yeme, içme ve uykusunda da hâcet miktarında kalmaya güç yetiremez. Zarûreti ileri geçtiği zaman kalbindeki azimet duyguları yavaş yavaş çekilir ve çözülüp gider. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Kim irâde ve ihtiyârı ile Allahu Teâlâ’ya kulluk yapmazsa; zarûri olarak halka kulluk eder. Kulun üzerine ruhsat ve genişlik kapıları açılır ve helak olanlarla birlikte helak olur gider.” Hakk yoluna yeni sülük etmiş bir kimseye dünya erbâbından herhangi birisini tanıması öldürücü bir zehirdir. Bir haber de şöyle rivâyet edilmiştir. “Dünya Allah’ın buğzettiği bir yerdir; ipine sarılanı ateşe götürür.’’ 477 Aslında, dünyanın uşaklığını yapan, onu arayan ve sevenlerden başka onun herhangi bir ipi yoktur. Kim onları tanırsa; istese de istemese de kendilerine kapılır. Daha bidâyette olan bir mürid, gece namazını ve gündüz orucunu bir vazife olarak görmeyen dervişlerle oturmaktan da sakınmalıdır. Onun böyle kimselerle oturması, kendisi için dünya ehli kimselerle oturmasından daha zararlıdır. Bu kimseler, çok defa; böyle nâfile amellerin hidâyette olan kimselerin meşgul olacağı şeyler olduğunu, hâl sâhibi kimselerin bunlardan yükselip kurtulduğunu, bu durumda olan bir dervişin sadece farz namazlar ve Ramazan orucuyla yetinmesi lâzım geldiğini söylerler. Hakk yoluna giren kimse bu tür sözleri hiç duymamalıdır. Gerçekten biz, (mânevî terbiye ile ilgili) bütün işleri denedik ve tecrübe ettik. Derviş ve sâlihlerle oturduk. Bu sözü söyleyen, nâfile ve diğer ibâdetleri bırakıp sadece farzları kendilerine gerekli gören kimselerin (dinen bu anlayış ve durumları sahih olsa da) kusur altında olduklarını gördük. Öyleyse kulun, farz ve fazilet olan bütün amellere sarılması gerekir. Ancak bu şekilde, işin başında ayağı sâbit kalabilir. Hakk yolcusu, ayrıca Cuma’ gününü hassaten gözetlemeli, nefsine âit bir his ve hâl içine girmeden, bu günü sırf Allahu Teâlâ için geçirmelidir. Cuma’ için gusl abdesti aldıktan sonra, güneşin doğmasından önce erkence câmiye gitmelidir. Eğer mümkün olup da namaz vaktine yakın bir zamanda yıkanırsa, bu da güzel olur. Rasûlullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Ya Ebâ Hureyre! Akşam yemeğinin parasıyla satın alacağın su ile de olsa Cuma’ için guslet. Allahu Teâlâ bütün peygamberlere Cuma’ için gusletmelerini emretmiştir. Gerçekten Cuma’ için alınan gusül, iki Cuma’ arasında meydana gelen günahlar için bir keffârettir.”478 Bu şekilde vaktini ayırabilen Hakk tâlibi, bir gevşeklik göstermeksizin namaz, tazarru, duâ, Kur’an tilâveti ve herhangi bir zikir çeşidiyle Cuma’ya kadar meşgul
477- Dünyanın kıymetsizliği ile ilgili hadisler için bkz: Ebu Nuaym, Hilye, III, 156; Münzirî, et- Terğîb, I, 97; Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, I, 122, 335, X, 222. 478- Buhârî, Cum’a, 2; Dârimî, Salat, 131, Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, II, 173. (Hadisin ilk kısmı hariç).
olmalıdır. Eğer ikindiyi câmide kılacaksa itikaf hâlinde oturur. Günün kalan kısmında da tesbih, istiğfâr ve Peygamber (s.a.v) Efendimize salat u selam ile meşgul olur. Bu söylediklerimi yapan kimse, bunların bereketinin bütün haftaya yayıldığını, hepsinin meyvesinin de Cuma’ günü alındığını görecektir. Sâdıklardan bir tanesi bütün haftadaki hallerini, sözlerini ve fiillerini bir yere kaydediyordu. Çünkü Cuma’ günü, her sâdık için hayır ve bereketini artırma günüdür. Bu durumda, Cuma’ günü elde ettiği şeyler, kendisi için haftanın diğer günlerini ölçtüğü bir ölçü olmaktadır. Çünkü, haftanın diğer günleri günahlardan temiz olarak geçince; Cuma’ günü, nurların ve bereketlerin arttığı bir gün olacaktır. Cuma’ günü, kendisinde bulduğu zulmet, nefis tembelliği ve mânevî neşenin az oluşu; haftanın diğer günlerinde edebi zâyi etmesinden kaynaklanmaktadır. Hakk tâlibi, bunu bilip dikkat etmelidir. Hakk tâlibi, insanlar için elbise giymekten sakınmalıdır. Bu giydiği elbise, ya yüksek kaliteli veya insanların gözünde zâhid görünmek için giydiği eski püskü bir elbise olabilir. Onun insanlar için kaliteli elbise giymesinde bir hevâ olduğu gibi; eski-püskü pejmürde giymesinde de riyâ vardır. Halbuki sûfi ancak Allah için giyer. Bize ulaşan bir habere göre; Süfyan es-Sevrî bilmeden elbisesini ters giymişti. Gün yükselene kadar o halde kaldı. İnsanlardan birisi kendisini uyarınca çıkarıp değiştirmeye niyetlendi, sonra vazgeçti ve: “Ben onu Allah için bir niyetle giymiştim. Artık onu insanlar için değiştirip giyemem.” dedi. İşte kul, bunu bilmeli ve ibret almalıdır. Mânevî terbiyeye yeni başlayan kimsenin Kur’ân-ı Kerim tilâvetinden ve ezberinden nasibi olmalıdır. Mürid, (Bakara ile başlayan) yedi uzun sûrenin tamamını veya bir kısmının ezberlemeli, mümkün olmazsa, kendisine lâzım olan yerleri ezberine almaya çalışmalıdır. Halk içinde: “Tek bir zikre yapışmak Kur’an okumaktan daha faziletlidir.” diyen kimsenin sözüne kulak vermemelidir. Şüphesiz, bir sâlik, Allahu Teâlâ’nın tevfiki ile, namazın içinde ve dışında okumuş olduğu Kur’an-ı Kerim’in bereketiyle arzulamış olduğu bütün şeyleri elde edebilir. Ancak meşâyıh-ı kiramdan bazıları, müridlere, düşüncesinin tam toplanması için tek bir zikre devam etmelerini tercih etmektedirler. Halbuki; halvetinde, Kur’an tilâvetine devam eden ve devamlı ona sarılan kimseye, namaz ve tilâvet, tek bir zikrin verdiği faydadan daha fazla fayda verir. Bazı vakitlerde kendisine bir usanç geldiği zaman nefsini zikre yöneltip Kur’an okumaktan zikre geçer. Çünkü o, nefse daha hafif gelir. Ayrıca bütün itibarın kalbe olduğunu bilmelidir. Kur’an tilâveti olsun, namaz olsun, zikir olsun kalb ile dilin birleşmediği amellere, her yönüyle tamamdır gözüyle bakılamaz. Çünkü o, noksan bir ameldir. Hakk tâlibi, vesvese ve nefsin iğvâlarını hafife alıp basit görmemelidir. Çünkü onlar, zararlı ve müzmin bir hastalıktır. Bu durumda o, tilâveti anında nefsinden, bâtınından kaynaklanan nefsin boş kuruntuları yerine Kur’an’ın mânasını düşünmelidir. Kur’an-ı Hakîm’i okurken mânasıyla meşgul olup başka bir kelamla uğraşmadığı gibi, aynı şekilde bâtınını da nefsin düşünce ve kuruntuları yerine Allahu Teâlâ’ya nazarla meşgul etmelidir. Çünkü sâlik, buna devamla müşâhade erbâbından olur. Mâlik b. Dinar demiştir ki: “Sıddıkların kalbleri Kur’an’ı işittiği zaman, âhirete can atar.” Mürid de bu esaslara sımsıkı sarılmalı ve Allahu Teâlâ’ya devamlı boynunu bükerek Ondan yardım istemelidir. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Kul, Allahu Teâlâ’ya karşı yapmış olduğu iltica ve boyun büküklüğü ölçüsünde kendisine belâ olan şeyleri tanır. Belayı tanıdığı ölçüde de Allahu Teâlâ’ya boyun büker.”
Allahu Teâlâ’ya devamlı ihtiyacını arz edip boyun bükmek, sûfilerin yolunda her hayrın temeli ve her ince ilmin anahtarıdır. Bu boyun büküklüğü her nefeste olmalıdır. Sâlik, Allahu Teâlâ’ya boyun büküp kedisine muhtaç olduğunu arz etmeden herhangi bir harekete teşebbüs etmemeli ve bu olmadan tek bir kelime konuşmamalıdır. Allahu Teâlâ’ya arz edilmeden ve boyun bükülmeden yapılan bütün hareketler ve söylenen sözler asla hayır getirmezler. Biz, bunu bildik ve bunu gördük. Sehl b. Abdullah demiştir ki: “Kim Allahu Teâlâ’yı zikretmeksizin bir nefesten diğer nefese geçerse, o ânını zâyi’ etmiştir. Vaktini zayi’ eden kimsenin mâruz kalacağı en basit şey; mâlâya’ni şeylere dalıp kendisine fayda veren şeyleri terk etmesidir.” Bize ulaşan bir habere göre; Hasan b. Sinan, görkemli bir evin yanından geçerken: “Bu ev kimindir?” diye sormuş; sonra da nefsine dönerek: “Bundan bana ne! Bunun bana ne gereği var? Bu ancak nefsin bana tahakkümü ve edebinin azlığındandır.” demiş ve bu lüzumsuz kelimeye bir keffâret olsun diye, bir yıl oruç tutmaya yemin etmiştir. Onlar, elde ettiklerini sadâkatla elde ettiler ve ulaştıklarına da ancak, gerçek Hakk erlerinin azimeti gibi kuvvetli azimetleriyle ulaştılar. Bize, Ebu Zür’a, Cüneyd el-Bağdâdî’nin şöyle dediğini nakletti: “Bir sâdık, bin sene Allah’a yönelip de sonra O’ndan bir an yüz çevirse, kaybetmiş olduğu eline geçirdiğinden daha fazla olur.” Bu, mânevi terbiyeye yeni giren kimsenin iyice anlayıp kavraması gereken bir sözdür. Mânevi terbiyede nihâyete ulaşan zaten onun hakikatini bilmektedir. Şu hâlde; hidâyette olan kimse sadıktır, nihâyette olan ise sıddıktır. Ebû Saîd el-Kurasî demiştir ki: “Sâdığın; zâhiri halleri düzgündür fakat bâtını bazı vakitler nefsin hazzına meyleder. Bunun alâmeti de bazı taatlarda ibâdetin tadını bulup bazılarında bulamamasıdır. O, zikirle meşgul olduğu zaman da zikirden perdelenir. Sıddık ise, zâhiri ve bâtını istikâmet üzerinde olup, kendisine birçok hâllerin gelip gitmesiyle Allahu Teâlâ’ya ibâdet eden bir kimsedir. Onu, herhangi bir yemek, uyku, içme ve benzeri şeyler, Allahu Teâlâ’nın zikrinden perdelemez. Sıddık, nefsine istediğini Allah için ister. Hallerin nübüvvete en yakın olanı “Sıddıkiyyet” tir. Bil ki; gerçekten mânevi terbiye ve sülüklerinde nihayete ulaşmış olanların zâhir ve bâtınları Allah için istikâmet bulmuş, ruhları nefsin zulmetlerinden kurtulup kurbiyyet sergisine ayak basmıştır. Nefisleri, kalpleriyle birlikte teslim olup, itaat ve istikâmet içinde kalblerin icâbet ettiği her şeye icâbet eder duruma gelmiştir. Ruhları ise, en yüksek makâma ulaşmıştır. Kendilerindeki hevâ ateşi sönmüştür. Bâtınlarını apaçık ilim kaplamış ve kendilerine âhiretin hakikati keşfolmuştur. Nitekim; Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekr (r.a) hakkında: “Kim, yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek istiyorsa; Ebû Bekr’e baksın.” buyurmuştur. Rasûlullah (s.a.v), bu sözle, mü’minlerin avam tabakasının ancak ölümden sonra ulaşabilecekleri hakikat ilminin Hz. Ebû Bekr’e keşfolduğuna işâret etmiştir. Çünkü o gün: “İşte senden gaflet perdesini kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir.” (Kâf (50), 22.) buyrulacaktır. Mânevi terbiyede nihayete ulaşmış büyüklerin de hevâları ölmüş ve ruhları Hakk’a engel olan bağ ve perdelerden kurtulmuştur. Yahya b. Muaz’a ârifin hâli sorulunca, şöyle demiştir: “O, halkla beraber olduğu halde onlardan kalb ve rûhuyla ayrılmış bir adamdır.” Yine bir defasında da: “İnsanlarla olup kalbiyle ayrılan bir kuldur.” demiştir. Nihâyete ulaşanlar, hakikatleri ile (mânen) Allah’ın katındadırlar. Önlerinde ecel perdesi bulunduğu için, zâhirleriyle dünyada bulunmaktadırlar. Allahu Teâlâ onları halk
içinde ordusu yapmıştır. Onlar vasıtasıyla insanları hidâyete ulaştırır, onlarla irşad eder ve irâdesini Hakk’a teslim etmek isteyeni onlarla kendine çeker. Onların sözleri deva, bakışları şifâdır. Zâhirleri İlâhi hükmün istediği gibi muhafaza edilmiş, batınları ilimle ma’mur olmuştur. Zunnûn el-Mısrî demiştir ki:
"Ârifin alâmeti üçtür: 1- Mârifetinin nûru, verâsının nûrunu söndürmez (Yani, mârifeti arttıkça, takvâ hâlinden bir şey kaybetmez, aksine çoğaltır). 2- Bâtınında, zâhirî hükmün kabul etmediği bir ilme bağlanmaz. 3- Allahu Teâlâ’nın kendisine ihsan etmiş olduğu nimet ve kerâmetler onu, Allah’ın haram kıldığı şeylerin perdelerini yırtıp onları yapmaya götürmez.’’
Demek ki, mânevî terbiyesinde nihâyete ulaşmış olanların nimetleri arttıkça kullukları artar. Her ne zaman dünyalıkları artsa Allah’a yakınlıkları artar. Mevkileri artıp yükseldikçe tavâzu ve boyun eğişleri artar. Onlar Allahu Teâlâ’nın “Mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı da çok onurludurlar.” (Mâide (5), 54.) âyetindeki hâlde olurlar. Her ne zaman nefislerinin mübâh şehvetlerinden birisini elde etseler, kendilerinden sâfî şükür çıkar. Onlar, arzuladıkları şeyi nefislerine bir iyilik olsun diye elde ederler. Çünkü nefis, onların yanında, kendisine bir şeyler ikram edilen ve hediye verilen çocuk hükmümdedir. O, idâre altında boyun eğdirilmiş, kendisine acınacak ve lütufta bulunulacak bir kimsedir. Nefis de böyledir. Kâmil veliler bazen, peygamberlerin dünyevî lezzetlerden az bir şeyle yetinmeyi tercih edişlerine uyarak, nefislerini arzu ettiği şeylerden menederler. Yahya b. Muaz demiştir ki: “Dünya, âşıkları için süslenmiş bir gelin gibidir. Ona karşı zâhid olup gönlünü kaptırmayanlar onun yüzünü hasta görüp nefret etmişler, saçına tükürmüşler ve elbisesini yakmışlardır. Ârifibillah ise; yüce Rabbiyyle meşgul olup ona iltifat etmemiştir.” Bilesin ki; nihâyete ulaşmış olan kimse, hâlinin kemâliyle birlikte aynı şekilde nefsini güzelce kontrol ve idâre edip şehvetlerinden menetmekten, fazlaca oruç, gece namazı ve iyilik çeşitlerinden müstağni değildir, bunlardan uzak kalamaz. Bir grub insan bu hususta hatâya düşmüşler ve mânevî terbiyesinde nihâyete ulaşan kimsenin fazlaca ibâdet ve nâfilelere ihtiyacı olmadığını, lezzet ve şehvetlerini ele geçirme hususunda kendisini kapıp koyuvermesinden kalbine herhangi bir zarar gelmeyeceğini zannetmişlerdir. Bu anlayış bir hatâdır. Bu anlayışın yanlış oluşu; o şeylerin ârifin mârifetini perdeleyeceğinden değil, fakat o kimseyi daha ziyâdesini elde etme makâmından alıkoyacağındandır. Bu hâle ulaşmış bir cemaat da bu gibi şeylerin kendilerinde kalb katılığına sebep olmadığını ve kendileri için bir takım zulmânî perdeler oluşturmadığını gördükleri vakit, onlara meyledip içine daldılar; farzları yerine getirmekle yetindiler, yeme ve içme hususunda oldukça serbest davrandılar. Onlardaki bu serbestlik, kendilerinde hâllerin sarhoşluğundan birtakım şeylerin kalması, hâle bağlanma ve tamamen Hakk’ın nûruna ulaşamama sebebiyledir. Hâl nûrundan Hakk nûruna geçen kimsede mânevî sarhoşluktan bir eser kalmaz. O, diğer müslümanlardan herhangi birisi gibi, nefsini kulluk makâmında tutar; namaz, oruç ve diğer bütün hayır çeşitlerini yaparak Allahu Teâlâ’ya yaklaşmaya çalışır. Hatta, insanlara eziyet verecek bir zararlı şeyi yoldan atma hayrından dahi geri kalmaz. Her türlü hayır amelleri yapmak ister ve onu yapmada diğer mü’minler gibi davranmaktan çekinip kibir etmez.
Bu kimse, itaat içindeki tezkiye olmuş mutmain nefse, merhameten bazı istek ve arzularını verir. Çünkü nefs onun esiridir. Bazen arzularına mâni olur, istediğini vermez. Bunda nefsin menfaati vardır. Bu durumu, küçük bir çocuğun hâline göre düşün. Onun isteklerini verme veya menetme hususunda itidal (normal ölçü) aşılırsa, çocuğun tabiatı bozulur. Çünkü insan fıtratının, ilmin gereğine göre idâre edilmesi gerekir. Nefsin cibilliyeti devam ettiği sürece, ilme göre yönlendirilip idare edilmesi de devam etmek zorundadır. Bu, derin ve ince bir konudur. Mânevî sülûkünun sonunda olana birtakım ârızalar, mânevî füyuzâtını azaltacak haller gelebilir. Aslında, sülûkunda nihâyete ulaşan kimse, nefsinin ihtiyacı olan şeyleri alma ve terketme hususunda ihtiyarına tamamen sahip ve hâkim birisidir. Tabii ki, amel ve hazlarının, bazısını almak, bazısını terk etmek gerekecektir. Amellerinde bazen sadıklarından birisi gibi hareket edip, ne lazımsa (farz olanı ve fazilet olanı) yapmak icabeder. Bazen de nefsine bir rahatlık olsun diye birtakım nâfile amelleri terk edebilir. Bazen, nefse bir iyilik olsun diye onun arzuladıklarını kendisine verir. Bazen de nefsin arzularını yok etmek için siyasetine uygun olarak isteklerini terk eder. Bütün bunları yaparken, kendi ihtiyarı ile hareket eder; bu konuda ona ruhsat verilmiştir. Bütün hazlarını terketme hâline ulaşan kimse, tam bir zâhiddir. Nefsin her istediğini alıp vermede son derece serbest davranan birisi de tam rağbet ehli birisidir. Sülûkünde (mânevî terbiyesinde) nihâyete ulaşan ise, her iki tarafı dengeler ve itidâl üzere, ifratla tefrit arasında hareket eder. Sülûkun nihâyetinde olan kimse, kendisine sevk edilen dünyevî şeyleri, zühdü bir kenara bırakarak aldığında; kendi ihtiyarıyla almadığı için, o anda zuhûr eden hâle göre davranmış olmaktadır. İhtiyarını terk ederek Allahu Teâlâ’nın (tecelli eden) fiiline tâbi olan kimse, hâl ile kayıtlanmış yani hâlin sınırları içinde kalmıştır. Zâhid, ihtiyarını terk ederek (dünya malını) terkte mukayyed (bağımlı) olduğu gibi; zühdünde zühd sahibi olarak (zühdü terk ederek) Allah’ın kendisine sevk ettiği şeyleri onun bir tecellisi görüp dünya malını alan kimse de (hep) almaya bağımlıdır. Nihâyet hâlinde istikrar bulan ârifin ise; bizzat almaya veya terk etmeye bir bağımlılığı yoktur. O, bazen, ihtiyarını Allahu Teâlâ’nın ihtiyarına tâbi kılarak dünya malını terk eder, bazen de ihtiyarıyla alır tasarruf eder. Nâfile oruç ve namazlar da böyledir. Bazen onları yapar, bazen de nefsine bir müsâmaha (genişlik) olsun diye terk eder. Çünkü o, her iki halde de sahih bir ihtiyar (doğru bir tercih) sahibidir. Sahih ve nihâyetin nihayeti olan hâl, işte budur. İstikrar ve istikâmet bulmuş bütün haller, Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin hâline benzemektedir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de gecenin bir kısmında ibâdet edip bir kısmında uyuyor, mubah arzularını yerine getiriyor (nefsinin, bedeninin ve âilesinin haklarını veriyor) du. Sahâbe-i kiram’dan birisi: “Ben hiç et yememeye karar verdim.” dediği zaman; Efendimiz (s.a.v): “Ben et yerim ve onu severim. Eğer Rabbimden her gün yedirmesini isteseydim; elbette bana yedirirdi"479 buyurmuştur. Bu da sana gösterir ki; Rasûlullah (s.a.v) bu hususta serbestti. İsterse yer, istemezse yemezdi. Yemeyi de kendi ihtiyarı ile terk ederdi. Herhangi bir hususta: “Rasûlullah (s.a.v) böyle yapmıştır.” dendiği zaman: “Rasûlullah (s.a.v) din sâhibi ve hüküm koyucu olduğundan bunları yapıyordu, biz yapmasak da olur!” diyen bir cemaat, gerçekten fitneye düşmüştür. Böyle bir söz yanlıştır. Onların bu sözleri, eğer kendilerinin ona uymasının lâzım gelmediği mânasında ise bu, bütünüyle bir cehâlettir.
479- Zebidî, İthâfu’s-Sâde, VIII, 238. (Beyrüt-Lübnan, 1989).
Şu bir gerçektir ki; Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sözle emrettiği çerçevede kalmak ruhsat, fiiline uymak ise azimettir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin sözleri ruhsat sahipleri, fiilleri de azimet sahipleri içindir. Sonra, mânevi sülük ve terbiyesinde nihâyete ulaşmış kimsenin hâli; halkı Hakk’a dâvet hususunda Rasûlullah’ın (s.a.v) hâline benzemektedir. Rasûlullah’ın (s.a.v) yapmakta olduğu her şeyi onun da yapması gerekir. Rasûlullah’ın (s.a.v) gece namazı ve fazla orucu ya kendisine tâbi olunmasından ya da bu sayede bulmuş olduğu mânevi yakınlığının artmasından dolayı idi. Eğer kendisine uyulması için yapılmışsa; nihâyete ulaşmış kimse de aynı şekilde kendisine uyulan bir kimsedir, onun da aynı şeyleri yapması gerekir. Doğru ve gerçek olan şudur ki; Rasûlullah (s.a.v), bunları sadece kendisine uyulması için yapmamıştır. Bilakis O (a.s), bu amelleriyle mânevî yakınlığında bir yükselme buluyordu. Bu da daha önce zikrettiğimiz; mübarek tabiatının (İlâhî nur ve edeble) süslenmesinden kaynaklanan bir durumdur. Allahu Teâlâ, O Resullerin Efendisine hitaben: “Rasûlüm! Sana ölüm emrimiz gelinceye kadar Rabbine kulluk yap.” (Hicr (15), 99.) buyurmuştur. Çünkü onun bu sâyede, Hazret-i Mevlâ’dan elde ettiği mânevî yardımlar çoğalacak ve kerem kapısını çalışı artacaktır. Hem Rasûlullah (s.a.v), Allahu Teâlâ’dan gelecek daha ziyâde şeylere muhtaçtır, onlardan müstağni değildir. Sonra bunda acib bir sır vardır ki; o da şudur: Rasûlullah (s.a.v), aralarındaki cinsiyet bağı ile halkı Hakk’a dâvet ediyordu. Şayet bu cinsiyet bağı olmasaydı insanlar ona ulaşamaz ve kendisinden istifâde edemezlerdi. Onun temiz nefsi ile kendisine tâbi olanların nefisleri arasında, mübârek rûhu ile onların rûhları arasındaki gibi bir kaynaşma vardır. Bu kaynaşma, ruhların ruhlar âleminde kaynaştıkları gibi nefislerde yeni olarak meydana gelmektedir. Herkesin kendi rûhuyla nefsi arasında özel bir kaynaşması vardır. Ruhlarla nefisler arasında bir takım meyl, kaynaşma ve karışma halleri vâki olmaktadır. Rasûlullah (s.a.v), kendi nefsini ve kendisine tâbi olanların nefislerini tasfiye için amele devam ediyordu. Bu amellerinden nefs-i şerifleri muhtaç olduğu kadarını alıyor ve fazla olan da ümmetinin nefislerine ulaşıyordu. Mânevî sülük ve terbiyesinin sonuna ulaşmış kimse de ashâb ve etbâıyla aynı durumdadır. Öyleyse o da nâfile ve fazla ibâdetlerden geri kalmamalı, iştah ve arzularına ancak ruhsat miktarı dalmalı, Allahu Teâlâ’nın desteği ve hikmet nûruyla itidal ölçüsünde nefsin hakkını vermelidir. İnsanlarla beraber bulunma durumunda olan herkesin, bu beraberliğin güzel olması için Hakk ile sahih bir halvet hâline ihtiyacı vardır. Ta ki, bu sayede celveti (halkın içinde oluşu), halvetinin (te’min ettiği nûrâniyet ve kemâlâtın mânevî) himâyesinde olsun. Kim, bütün vakitlerinde halvet durumunda olur, kendisini herhangi bir şeyin Hakk’dan perdelemediği bir hâle ulaşır, bütün vakitleri Allah’la Allah için geçer ve Allahu Teâlâ, kendisine hakikat menzillerinin daha ötelerini bildirmediğinden kendinde bir noksanlık görmezse; o kimse bu durûmuyla sahih bir hâldedir. Ancak şu kadar var ki o, yine de kusur altındadır. Çünkü ona, nefsin cibilliyetine uygun siyâseti, usulünce idâre ve terbiye edilmesi öğretilmemiş, ihtiyarına sahib olmanın sırrı tanıtılmamış ve apaçık, tertemiz beyan dairesinde durdurulmamıştır. Ben bu kitabımda, bazen, meşâyıh-ı kiramdan anlaşılması biraz kapalı durumda olan birtakım kelimeler naklettim. Hâliyle insanlar onları da işitecek ve hakkında hüküm verecektir. Bu durumda yapılacak en güzel iş, okuyucunun, duyup anlamadığı herhangi bir kelimede, Allahu Teâlâ’ya boyun büküp yalvararak kendisine onun hakikatini açması için yardım istemesidir.
Nakledilir ki; sûfilerden bir tanesine mârifetin kemâl noktası sorulunca: “Dağınık şeyler toplandığı, hâller ve makâmlar bir olduğu, (varlıklar ve ameller arasında) ayırım yapmanın ortadan kalktığı zaman, mârifet kemâl bulur.” demiştir. Böyle bir sözde, halvetle insanlara karışma, amelleri gerektiği gibi yerine getirmekle onları terketme arasında bir ayırım olmadığı akla geliyorsa da ondan bunu söyleyen kimsenin özel bir mâna kastettiği anlaşılmaktadır. Bu zât, mârifet tadının herhangi bir hâl sebebiyle değişmeyeceğini kas demiştir. Bu doğrudur. Çünkü gerçek mârifet değişmez, ona sahip kimse amellerin arasını ayırmaya ihtiyaç duymaz, hepsine önem verir ve bütün haller onda eşittir. Fakat müridin duruma göre hazları değişir ve amellerin aralarını ayırmaya ihtiyaç duyar. Hem bu söz ve benzerlerinde, bizim zikretmiş olduğumuz şeylere ters düşen bir şey yoktur. Muhammed b. Fadl’a “Ariflerin ihtiyacı neyedir?” diye sorulduğunda: “Onların asıl ihtiyacı kendisiyle bütün güzelliklerin kemal bulduğu hasletedir. Dikkat edin o da istkâmettir. Mârifeti tamam olan herkes istikamet yönünden de tamamdır.” demiştir. Şu hâlde, mânevî sülük ve terbiyelerinde nihâyete ulaşmış kimselerin istikâmeti en olgun seviyededir. Kul başlangıç hâlinde, ameller içinde tutulmuş fakat ameller sebebiyle hallerden perdelenmiştir. Yolun ortasında, halleri muhafaza edilmiş, bazen amellerden alıkonmuştur. Nihâyette ise; kendisini ne ameller hallerden perdeler ne de haller amellerden perdeler. İşte bu, en büyük fazilettir. Cüneyd el-Bağdâdî’ye: “Nihâyetin ne olduğu?” sorulunca: “O, başlangıç hâline dönmektir.” demiştir. Bir tanesi Cüneyd’in bu sözünü şöyle açıklamıştır: “Bunun mânası şudur: “Kul, işinin başında iken bir cehâlet içindedir, sonra mârifete ulaşır. Daha sonra da hayret ve sanki hiçbir şey bilmeme durumuna döner.” Bu, çocuklukla başlayıp geçirilen devreler gibidir. Bu dönemlerde insan, önce câhil, sonra âlim ve en sonunda da yine bir nevi’ câhil olmuştur. Bu hususa işâreten Allahu Teâlâ buyurmuştur ki: “İçinizden bazıları da, biraz bilgi sahibi (âlim) olduktan sonra bir şey bilmez bir duruma gelmeleri için ömrün en düşük (ihtiyarlık) çağına itilir.” (Nahl (16), 70.) Sûfîlerden birisi demiştir ki: “İnsanlar içinde Allahu Teâlâ’yı en çok tanıyan; O’nun kudret ve tecellilerinde en çok hayret (ve ibrete) sahip olanlardır. Bu sözün mânası, daha önce zikrettiğimiz gibi, şu olabilir: Kul, önce amellerle işe (seyr u sülûke) başlar. Sonra, hallere yükselir. Daha sonra hallere ve amellere beraberce sahip olur. Bu durum, mahbûbların (Allah tarafından seçilip sevilen kulların) yolunda sülük ettirilerek nihâyete ulaşan kimsede meydana gelir. O’nun ruhu, Hz. Mevla’ya çekilir. Bu arada ruh kalbi de peşinden götürür. Kalb nefsi, nefis de kalıbı peşinden çeker. Böylece kul, bütün varlığı ile Allahu Teâlâ’nın huzûrunda bulunur ve her şeyi ile O’na secde eder. Hz. Peygamber (s.a.v) bu duruma işâret olarak: ‘‘Ya İlâhî! Hayâlim ve gönlüm sana secde etti. ” 480 buyurmuştur. Allahu Teâlâ da şöyle buyurmuştur: “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi ister istemez, kendileri de gölgeleri de Allah’a secde ederler.’’ (Ra'd (13), 15) Âyette geçen zılâl (gölgeler), ruhların secdesi ile birlikte secde eden kalıplardır. O zaman (İlâhî) muhabbetin tadı vücûdun bütün cüz ve parçalarına sirâyet eder. Böylece onlar da Allahu Teâlâ’nın zikri ve kelâmının tilâvetiyle muhabbet ve sevgi elde ederek
480- Müslim, Müsâfirîn, 201, Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, VIII, 223-224.
lezzetlenip nimetlenirler. Bu durumda Allahu Teâlâ onları sever ve taraf-ı ilâhiyesinden bir nimet olarak kendilerini mahlûkatına sevdirir. Şeyhimiz Ebu’n-Necib es-Sühreverdî’nin bize, Ebû Hureyre’den (r.a) naklen bildirdiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Allahu Teâlâ bir kulu sevdiği zaman (Cebrâil’i) çağırır ve: “Ben falanca kulu seviyorum, onu sen de sev.” buyurur. Cibril de onu sever. Sonra semâdaki (diğer) meleklere seslenerek: “Allahu Teâlâ falanca kulunu sevmektedir, onu siz de sevin.” der. Bunun üzerine semâ ehli de onu sever ve o kul için yeryüzünde (varlıkların arasında) kabul konur, (halk kendisini sever, sayar.).”'481 Taata yardım, günahlardan korunmak ve hayırlarda muvaffakiyet ancak Allahu Teâlâ’dandır.
KİTABIN SONU
478- Buhârî, Edeb, 41; Müslim, Birr, 157.