Ara
Menü

Ne arıyorsunuz?

26 sonuç · “Cû‘

01
Kol

Cûybâriyye

Muhammed İslâm Cûybârî ve Kâsânî'nin evlat-halife çevresinde Buhara-Dehbîd hattında gelişen kol; kurucu nispeti tek şahsa indirgenmez.

02
Kol

Cüneydiyye

Bahâeddin el-Cüneydî’ye (ö. 921/1515) nispet edilen ve Hindistan’da yayıldığı kaydedilen Kādirî irşad kolu.

03
İlişkili kol

Ahmediyye

Ahmediyye, Halvetiyye içinde tarihî silsile ve kurucu nispetiyle belirginleşen koldur.

04
İlişkili kol

Bekkâiyye

Sîdî Ahmed el-Bekkây'a nispet edilen ve Küntiyye/Muhtâriyye'nin tarihî öncülü olan Batı Afrika Kādirî hattı.

05
İlişkili kol

Bengal Çiştî Hankahları

Ahî Sirâc, Nûr Kutb-i Âlem ve Eşref Cihangîr-i Simnânî çevreleriyle Bengal ve Bihâr'da gelişen bölgesel ağ; tek kuruculu kol değildir.

06
İlişkili kol

Hâcegân evresi

Nakşibendiyye adından önce Yûsuf el-Hemedânî ve Abdülhâlik Gucdüvânî çevresinde gelişen kurucu usul halkası.

07
İlişkili kol

Hâlisiyye

Hâlisiyye, Kadiriyye içinde tarihî silsile ve kurucu nispetiyle belirginleşen koldur.

08
İlişkili kol

İshâkıyye / Karadağlık Hâceleri

Ahmed Kâsânî'nin halifesi Lutfullah Çûstî ve Hâce İshak Velî üzerinden Doğu Türkistan'a yayılan; Karadağlık Hâceleri diye de bilinen Kâsânî kolu.

09
İlişkili kol

İzzeddîniyye

İzzeddîniyye, Rifâiyye içinde tarihî silsile ve kurucu nispetiyle belirginleşen koldur.

10
İlişkili kol

Melâmiyye-i Bayramiyye

Melâmiyye-i Bayramiyye, Bayramiyye içinde tarihî silsile ve kurucu nispetiyle belirginleşen koldur.

11
İlişkili kol

Mısriyye

Mısriyye, Halvetiyye içinde tarihî silsile ve kurucu nispetiyle belirginleşen koldur.

12
İlişkili kol

Nûriyye Melâmîliği

Muhammed Nûru'l-Arabî'nin on dokuzuncu yüzyılda Rumeli'de geliştirdiği; Nakşibendî eğitim, Ekberî irfan ve Melâmî tavrı tevhid mertebeleri etrafında birleştiren çevre.

13
Şahsiyet

Cüneyd-i Bağdâdî

Ebü’l-Kāsım Cüneyd b. Muhammed el-Hazzâz el-Kavârîrî (ö. 297/909), fıkıh ve hadis tahsilini tevhid, fenâ, bekā, sahv ve temkin diliyle birleştiren; Bağdat sûfîliğinin ölçü kabul edilen büyük temsilcisidir.

14
Şahsiyet

Cürcân Efendi (Muhyiddin Mehmed b. İbrâhim)

Muhyiddin Mehmed b. İbrâhim, Molla Cürcân veya Cürcân Efendi (ö. 969/1562), Akyazı’dan yetişerek Sahn-ı Semân’a ve Amasya müftülüğüne ulaşan; Şehzade Bayezid krizinde Îcâdî Hayreddin Efendi ile arabuluculuk yapan Osmanlı âlimidir.

15
Şahsiyet

Çukacızâde Damadı Seyyid Mustafa Efendi

Çukacızâde Damadı Seyyid Mustafa Efendi (ö. 1139/1727), Çukacızâde Seyyid Ahmed Efendi’nin damadı; İstanbul’daki üç medresede müderrislik yaptıktan sonra Medine nâibliğine tayin edilen Osmanlı âlimidir.

16
Şahsiyet

Abdî Dedezâde Seyyid Halil Efendi

Abdî Dedezâde Seyyid Halil Efendi (1024/1615–21 Zilhicce 1088/1678), Kasımpaşa Mevlevîhânesi’nin kurucusu Sırrî Abdî Dede’nin oğlu; ilim tahsiliyle Mevlevî terbiyesini birleştirerek zâviyenin postunu yaklaşık kırk altı yıl sürdüren şeyhtir.

17
Şahsiyet

Abdurrahman Ali Nûreddin

Abdurrahman Ali Nûreddin, Ahmed el-Bedevî’nin ilk halifesi Abdül‘âl b. Fakih’ten sonra Tanta’daki merkez postunu üstlenen; Bedeviyye’nin kurucu kuşaktan sonraki hizmet ve irşad sürekliliğini temsil eden üçüncü postnişindir.

18
Şahsiyet

Abdurrahman Câmî

Abdurrahman-ı Câmî / Molla Câmî (23 Şâban 817 / 7 Kasım 1414, Harcird – 18 Muharrem 898 / 9 Kasım 1492, Herat); Fars şiirinin son büyük üstadı sayılan Nakşibendî şair ve âlim. Nefehâtü'l-üns müellifi; İbnü'l-Arabî'nin vahdet-i vücûdunu Nakşibendiyye ile kaynaştırmıştır .

19
Şahsiyet

Abdülfettah Efendi Tennûrî

Abdülfettah Efendi Tennûrî (ö. 984/1577), Zeynelibâd Efendi’nin küçük kardeşidir. İstanbul, Dimetoka, Kastamonu ve Ankara medreselerindeki görevlerinden sonra Şam müftülüğüne yükselmiştir.

20
Şahsiyet

Abdülmü’min Efendi

Abdülmü’min Efendi (ö. 1004/1595), Bosna’dan İstanbul’a gelerek Nûreddinzâde’nin yanında Halvetî terbiyesini tamamlamış; Tercüman Yûnus Zâviyesi’nde irşad yürütüp Vizeli Ömer Efendi’yi yetiştirmiş şeyhtir.

21
Şahsiyet

Abdülmün‘im b. Abdünnebî Ali el-Kādirî

Abdülmün‘im b. Abdünnebî Ali el-Kādirî el-Mâlikî (ö. 1986), Muhammed Habîbullah eş-Şinkītî’den aldığı Kādirî irşadını Mısır’da Şer‘iyye adıyla düzenleyen; evrâd ve zikir meclisi esaslarını eserlerinde kayda geçiren sûfîdir.

22
Şahsiyet

Abdürrahîm el-Kınâî

Abdürrahîm el-Kınâî (1127–1196), Mağrib’de yetişip Ebû Medyen çevresinden aldığı irşadı Kınâ’ya taşıyan; Mâlikî ilmi, helâl kazanç, hizmet ve sohbeti birleştirerek Yukarı Mısır’da kalıcı bir tesir oluşturan âlim ve mürşiddir.

23
Şahsiyet

Abdürrahîm el-Mahbûb

Abdürrahîm el-Mahbûb, Muhammed b. Ali es-Senûsî’nin yakın çevresinde yetişen; Bingazi Zâviyesi’ni yöneten, Osmanlı merkeziyle temas kuran, Muhammed el-Mehdî’yi Hicaz’dan Câğbûb’a götüren ve eğitimine katılan Senûsî şeyhidir.

24
Şahsiyet

Ahî Muhammed Nûr el-Halvetî

Ahî Muhammed Nûr el-Hârizmî, İbrâhim Zâhid Geylânî’nin halifesi; Pîr Ömer el-Halvetî’nin amcası ve mürşidi olarak Halvetiyye’nin teşekkülündeki temel aktarım halkasıdır.

25
Sözlük

Rücû‘

Geri dönmek. Tasavvuf dilinde sâlikin ulaştığı hâl veya makamdan geriye dönmesi; kimi metinlerde vuslattan sonra halka hizmet için yeniden yönelmesi anlamlarında kullanılır. “Eren dönmez; dönen ermemiştir” sözü, istikrarsız biçimde yoldan vazgeçmeyi eleştiren geleneksel bir ifadedir.

26
Sözlük

Cû‘

1.1.3. C û‘ Nefis terbiyesi ve mücâhedenin üç temel esası az yemek, az uyumak ve az konuşmaktır. Bu üç ilkeyi daha ilk dönemlerden itibaren zâhid ve sûfîlerin dile getirdikleri bilinmektedir. Söz gelimi Hasan el-Kazzâz bunu “Tasavvuf üç şey üzerine bina olmuştur. Mecbur kalmadıkça yememek, uyku ağır basmadıkça uyumamak, zaruret olmadıkça konuşmamak.” sözleri ile ifade etmektedir.18 C û‘ (ع وجلا) kavramı da bu üç esas arasında önemli bir yere sahip olduğundan dolayı tasavvuf kaynaklarında geniş bir yer işgal etmektedir. Nitekim cû‘ kavramını Serrâc adab bölümünde, Ebû Tâlib el-Mekkî müridliğin esasları arasında ve ayrıca yiyecekler ile ilgili kısımda, Kuşeyrî’ makamlar ve hallere ayırdığı bölümde, Hücvîrî ise tasavvufî hakikatler ve muameleler bölümünde zikretmiştir.19 Ayrıca Gazâlî, müridin vazifeleri arasında saydığı cû‘ kavramına uzunca değinmiş, özellikle faydası üzerinde durmuştur.20 Yine tasavvufî eserlerin oruçla ilgili bölümlerinde de bu kavramdan bahsedildiği görülmektedir. Tasavvufta sık sık oruç tutma ile fiiliyata geçen cû‘ günlük hayatta az yemek şeklinde tezahür etmektedir. C û‘, kelime olarak tok olmanın zıddı yani “açlık” anlamına gelmekte21 esas itibariyle midede gıda olmamasından ötürü hayvanın elem çekmesini 18 Kuşeyrî, er-Risâle, s. 134. 19 Bkz. Serrâc; Bkz. Ebû Tâlib el-Mekkî, Kûtü’l-kulûb, I, 169, II, 277; Kuşeyr î; Hücvîrî. 20 Bkz. Gazâlî, İhyâ, III, 106. 21 İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, IX, 727. Zebîdî, Tâcü’l-arûs, XX, 473; Tehânevî, Keşşâf, I, 601. ifade ettiği belirtilmektedir.22 Tasavvuf ıstılâhı olarak ise cû‘, az yeme, asgari miktarda beslenme ve ruhu güçlendirmek için bedeni beslemekten vazgeçmeyi ifade etmektedir.23 C û‘ kavramını sûfîlerin de kelime mânâsı ile kullanılmış olması ve herkesin anlayabileceği bir kavram olmasından kaynaklanmış olmalı ki tasavvuf klasiklerinde tanımına yer verilmemiş daha çok faydasından bahsedilmiştir. Nitekim Kuşeyrî’ye göre sûfîlerin bir vasfı haline gelen açlık mücâhedenin de bir rüknü mâhiyetindedir.24 Hücvîrî aç olan kimsenin zekâsının daha işlek ve daha keskin, muhakemesinin daha düzgün ve bedeninin daha sıhhatli olduğunu bunun için de bütün millet ve din m ensuplarınca meth ü sena edilmiş olduğunu belirtir.25 Serrâc ise açlığın müridler için riyâzât, tevbe edenler için tecrübe, zâhidler için siyaset ve ârifler için bir ikram olduğunu belirtmektedir.26 Mutasavvıfların büyük önem atfettiği cû‘, Kur’an’da dört y erde27 geçmekle birlikte sûfîler cû‘ kavramı için Bakara sûresindeki. عِ وجُ لْاوَ فِ وْ خَ لْا نَ مِ ءٍ ىْ شَ بِ مْ كُ نَّوَ لُبْنَلَوَ “Biz sizi kimi zaman düşman korkusu ve açlıkla... sınay ac ağız.”28 âyetini delil getirmektedirler.29 Bu âyette başta Med i ne’ye hicretten sonraki sıkıntılar olmak üzere hayatın her anında yaşanılabilecek olan imtihandan bahsedildiği müfessirlerce ifade edilmiştir.30 Yine bu âyetteki cû‘ için açlık anlamının yanında açlıkla irtibatlı olarak oruç,31 kuraklık32 ve azık bulamama33 anlamları verildiği de görülmektedir. İ bn Atiyye, buradaki cû‘ kelimesinin açlığı değil, kuraklığı ifade ettiğini nitekim Arapların 22 Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, I, 212; Semîn el-Halebî, Umdetü’l-huffâz, I, 359. 23 Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 91. 24 Kuşeyrî, er-Risâle, s. 177. 25 Hücvîrî. 26 Serrâc. 27 Bkz. Abdülbâkî, el-Mu‘. Bakara 2/155’te Allah’ın açlıkla imtihan etmesinden; Nahl 16/112’de Allah’ın nimetlerine nankörlük eden bir topluluğu açlık belasına maruz bıraktığı; Ğâşiye 88/7’de cehennemliklerin açlığından; Kureyş 106/4’de ise Allah’ın, Kureyş’in aç kalmamasını sağlamasından bahsedilmektedir. 28 Bakara 2/155. Bkz. Kuşeyrî; Hücvîrî. 29 Kuşeyrî, er-Risâle, s. 176; Hücvîrî, Keşfü’l-mahcûb, s. 386. 30 Taberî, Tefsîr, III, 219; Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, IV, 128; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 467. 31 Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, II, 22; Begavî, Meâlimü’t-tenzîl, I, 186. İmam Şâfiî’nin de bu kanatte olduğu belirtilmektedir. Bkz. Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, IV, 130; Kurtubî, el-Câmi‘, II, 174; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 467; Bursevî, Rûhu’l-beyân, I, 260; İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 186. 32 Sa’lebî, el-Keşf ve’l-beyân, II, 22; İbn Atıyye, el-Muharrerü’l-vecîz, I, 227; Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, IV, 128; Bursevî, Rûhu’l-beyân, I, 260. 33 Fahreddin er-Râzi, Tefsîr, IV, 129; İbn Acîbe, el-Bahru’l-medîd, I, 186. açlık için ğ ars (ث رغ) kelimesini kullandıklarını belirtmektedir.34 Kuşeyrî ise açlığın bedenleri temizleyici özelliği olduğunu belirterek âyetteki cû‘ kelimesine açlık anlamı vermektedir.35 Sûfîlerin âyette belirtilen bu imtihan niteliğindeki açlığı genelleştirip tasavvufî eğitimleri için temel bir ilke haline getirmiş oldukları anlaşılmaktadır. Gerek oruç ibadeti ile aç kalmak suretiyle gerekse k ıllet-i taâm olarak da ifade edilen az yeme fiili ile nefsi terbiye etmek tasavvufta uygulana gelen etkili bir yöntem olmuştur.36 Fakat âyette kast olunan açlık ile mutasavvıfların bir ilke olarak belirledikleri cû‘ kavramının doğrudan irtibatlı olduğunu söylemek pek mümkün gözükmemektedir. Nitekim âyette ifade edilen açlık insanın elinde olmayan bazı imkânsızlıklar nedeniyle içine düşülmüş bir durum olup imtihan niteliğindedir. Tasavvufta ise açlık bizatihi nefsin terbiyesi için talep edilen ve uygulanan bir yöntemdir. Buradan tasavvuftaki açlık ilkesinin doğrudan bu âyetten çıkartılamayacağı anlaşılmaktadır. Kuşeyrî’nin de er-Risâle’de cû‘ kavramı ile ilgili bu âyeti vermesine karşılık Letâifü’l-işârât’ta ilgili âyete değinirken cû‘ hakkında tasavvuftaki özel anlamından bahsetmemesi de aslında âyetin doğrudan cû‘ kavramı ile alakalı olmadığını göstermektedir.37 Dolayısıyla âyetin cû‘ kavramıyla ilişkilendirilmesi ancak işârî birtakım teviller neticesinde mümkün olabilecektir. Zira imtihana konu olabilen bir durumun mutasavvıflarca nefsi terbiye etmede kullanılması çok tabiîdir. Hücvîrî’nin açlıkla ilgili naklettiği diğer bir âyet de şöyledir:. مْ هُ لَ ىًوْثَم ُرانَّ لاَو ُماَعْن َٔ اْلا ُلُكٔاْ َت اَمَك َنوُلُكٔاْ َيَو َنوُعَّتَمَتَي اوُرَفَك َنيِذَّلاَو “Kâfirler (dünya zevklerinden) yararlanırlar ve hayvanların yediği gibi yerler. Onların kalacakları yer cehennemdir.”38 Bu âyette de aşırı yemek yerilmiş, ondan adeta kâfirlerin kötü bir vasfı olarak bahsedilmiştir. Dolayısıyla bu âyet sûfîleri az yemeğe teşvik eden bir fonksiyona sahip olmuştur. Nitekim sûfîler işlenen pek çok hata ve günahın sebebini tokluğa bağlamaktadır. Hücvîrî’nin naklettiğine göre Bâyezid-i Bistâmî’ye “Niçin 34 İbn Atıyye, el-Muharrerü’l-vecîz, I, 227. 35 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 140. 36 Açlık hususunda aşırıya gidenlerin eleştirisi için bkz. Serrâc. 37 Kuşeyrî, Letâifü’l-işârât, I, 140. 38 Muhammed, 47/12. Bkz. Hücvîrî. açlığı bu kadar methediyorsun?” diye sorulduğunda şöyle cevap vermiştir: “Çünkü eğer F iravun aç olsaydı asla ‘En yüce rabbiniz benim.’39 demezdi. K arun aç kalmış olsaydı azmazdı.40 Sa’lebe aç olsaydı bütün lisanlarda övülmüş olurdu. Hâlbuki karnı doyunca münafıklığını açığa vurmuştu.”41 Az yemenin tasavvufta bir ilke haline gelmesinde Hz. Peygamber’in zaman zaman, uzun süre aç kaldığına dair gelen rivayetlerin büyük etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu bağlamda sûfîlerin açlıkla ilgili olarak dayandıkları pek çok hadis bulunmakla birlikte örnek olması açısından incelemekte olduğumuz eserlerden Kuşeyrî’nin er-Risâle’de yer verdiği rivayeti zikredebiliriz: Enes b. Mâlik’ten rivayet edildiğine göre Hz. Fatıma, Peygamber’e (sas) bir ekmek parçası getirmiş. Peygamber (sas) “Bu ekmek parçası da nedir?” diye sormuş. Fatıma: “Pişirdiğim ekmeğin bir parçası. Bunu sana getirmeden yemeğe gönlüm razı olmadı.” demiş, bunun üzerine Resûlüllah “Bu, üç gündür babanın ağzına giren ilk lokma.” buyurmuştur.42 Hücvîrî ise hadis kaynaklarında tespit edemediğimiz “Aç bir karın, Allah katında, yetmiş gafil abidden daha sevimlidir.” rivayetini cû‘ kavramı ile ilgili olarak nakletmektedir.43 Sûfîlerin eserleri incelendiğinde cû‘ kavramının muhtevasının esas itibariyle hadislere dayandığı görülmektedir. Kur’an’dan delil getirilmiş âyetlerin ise doğrudan bu kavram ile ilgili olduğunu söylemek güçtür. Gazâlî’nin de açlık ile ilgili bölümde bu âyetlere yer vermemiş olması, bunun yerine hadislerle desteklemiş olması onun da bu kanaatte olduğunu düşündürmektedir. Öte yandan ikinci âyette görüldüğü gibi Kur’an’da çok yemenin teşvik edilen bir davranış olmaması mutasavvıfların az yeme konusundaki davranışlarını destekler mahiyettedir. Bu açıdan bakıldığında ise cû‘ kavramının dolaylı olarak Kur’an kaynaklı bir kavram olma ihtimali kuvvet kazanmaktadır. 39 Nâziât, 79/24. 40 “Şüphesiz Kârûn, Mûsâ’nın kavmindendi. Onlara karşı azgınlık etti. Biz ona, anahtarlarını (bile taşımak) güçlü bir topluluğa ağır gelecek hazineler verdik. Hani, kavmi kendisine şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.” (Kasas, 28/76) 41 Hücvîrî. 42 Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr, I, 258, no.750. 43 Hücvîrî. (اًلفاغ اًدباع نَ يعبس نْ مِ هِّللا ىلٕا بُّ حَ أ عٌ ئاج نٌ طِ بَ) Hücvîrî’nin hadis olarak zikrettiği bu rivayet temel hadis kaynaklarında yer almamaktadır. Kaynak notları Lüma, s. 184 er- Risâle, s. 176 Keşfü’l-mahcûb, s. 386, 409 Keşfü’l-mahcûb, s. 386 cemü’l-müfehres, s. 186 er-Risâle, s. 176 Lüma, s. 369 Keşfü’l-mahcûb, s. 409