Ara
Menü
7 dakikalık okuma

Şems-i Tebrîzî — 76–80. anlatılar — II. bölüm

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 129

Şiir: Aşk kendinde misk kokusu olduğu için rüsva olur. Miskin sonunda rüsva olmaktan başka çaresi yoktur.

Yine eski arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Vezir Nasreddin (Toprağı iyi olsun) hankahını tamamlayınca büyük bir posta oturtma töreni yaptı. Şehrin bilginleri, şeyhleri uluları toplanmıştı. Kur'an okunduktan sonra semâya başlanıldı. Semâda Nasreddin vezirin eli ve eteği, sık sık Mevlânâ Şems'e çarpıp onu rahatsız ediyordu. Onda basiret sahiplerini gözetme yoktu. Mevlânâ son derecede kızdı ve Şemseddin'in elini tutup semâdan çıkardı. Ulular, ne kadar yalvardılarsada, Mevlânâ'nın bu hareketine mâni olamadılar. Semâ durduktan sonra, vezir Nasreddin'in çavuşları gelip hakaretle kendisini alıp götürdüler ve derhal şehit ettiler.

Şiir: Erlerin sözünü dinlemeyip terbiyesizlik edersen, kendini çelik kılıca vurmuş olursun.

Yine yakın sohbet arkadaşlarından nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri, Sultan Veled hazretlerini yanına çağırıp ona: “Birkaç arkadaşla Mevlânâ Şems'i aramaya git. Giderken şu kadar gümüş ve altın parayı da birlikte götür. Bu paraları Şam'da o Teb- 134 /105

riz sultanının ayakkabısı içine dök ve onun mübarek ayakkabısını Rum tarafına çevir. Benim selâmımı ona ilet ve âşıklara yaraşır secdemi ona arzet. Selâmetle Şam'a ulaştığın vakit, Cebel-i Salihiye'de meşhur bir han vardır, doğru oraya git. Orada Mevlânâ Şemseddin'in güzel bir Frenk çocuğu ile tavla oynadığını görürsün. Sonunda, oyunu Şems kazanırsa Frengin malını alır. Frenk çocuk kazanırsa Şems'e bir tokat vurur. Sen Frengin vurduğunu görünce hata edip kızmıyasın, çünkü o çocuk kutuplar'dandır; fakat o, kendini iyi tanımıyor. Onun, Şems'in sohbetinin bereket ve inayeti ile halinin olgunlaşmasına çalışması ve onun müridi olması lâzımdır,” diye buyurdu. Bunun üzerine Sultan Veled o mübarek seyahat için hazırlandı ve yirmi ikbal sahibi faziletli arkadaşla hareket etti. Mübarek Şam'a ulaşınca hana gelip atlarından indiler ve tam bir edeple Şems'in bulunduğu hücrenin kapısı önünde durdular. Şems'i ve Frenk çocuğunu Mevlânâ hazretlerinin buyurduğu gibi gördüler. Hep birden baş koyup itaat gösterdiler. O derece ki Frenk çocuğu: “Ben böyle bir büyüğe karşı niçin böyle terbiyesizlik ettim,” diye korkusundan rengi kaçtı. Mevlânâ Şems, Veled hazretlerini hadden aşırı öpüp okşadı ve Mevlânâ hazretlerini sordu. O da babasının selâm ve secdesini gerektiği gibi arzedip bütün altın ve gümüşleri Şems'in mübarek ayakkabısı içine döküp özürler diledi. Bütün dirhemlerin iki bin dinar olduğunu söylerler. Rum'daki bütün arkadaşların baş koyup tövbe ettiklerini ve hadsiz hesapsız istiğfarda bulunduklarını, yaptıklarına pişman olduklarını ve bundan böyle terbiyesizlik yapmıyacaklarına dair karar verdiklerini, kıskanmıyacaklarını, hepsinin onun gelmesini beklediklerini söyledi. Bunun üzerine, kereminin olgunlugundan ve umuma şâmil olan nimetinden ötürü icabet buyurup Rum'a hareket etmeye razı oldu. O Frenk çocuğu da başını açıp paymaçanda durarak insafa gelip iman getirdi ve Şems”den malının yağma edilmesini istedi. Mevlânâ Şemseddin bırakmadı ve: “Frengistan'a git, o ülkenin azizlerini şereflendir, o cemaatin kutbu ol, bizi de duadan unutma,” dedi. Arkadaşlar yolculuğa hazırlanınca, Veled hazretleri bindiği rehvan atı, Şems'in önüne çekip onu bindirdi ve o mâna şehsuvarının üzengisi yanında yaya olarak hareket etti. Şems: “Bahaeddin! ata bin,” diye buyurdu. Bahaeddin baş koyup: “Padişah atlı, kul atlı, hiç yakışık alır mı?” dedi ve böylece Şam'ın kapısından, Konya'ya kadar o padişahın hianetinde tam bir aşkla yaya olarak koştu ve dedi:

Şiir:

Yüz binlerce asırda yaya yürüyen gök senin gibi bir biniciyi zamanın meydanına getiremez.

Yolda müşahede ettiği binlerce olağanüstü şeyler ve kerametlerden sonra Zincirli Han'a ulaştıkları vakit, bir dervişi önden gönderip (geldiklerini) Mevlânâ hazretlerine bildirdiler. Mevlânâ, bütün sarıklarını, ferecilerini ve daha başka giydiği ne varsa müjde olarak bu müjdeyi getiren dervişe verdi. Bilginlerden, fakirlerden ve emirlerden, fütüvvet erbabından ve daha başkalarından yüksek ve alçak tabakadan olanların onu karşılamaları için Konya'da: “Mevlânâ Şems-i Tebrizi hazretleri geliyor,” diye münâdada bulundular. O kadar kadın ve erkek karşılamaya çıktı ki hesaba gelmez. Mevlânâ ile karşılaşınca, her ikisi de nara atarak atın üzerinde kendilerinden geçtiler ve aşağı indiler. Biribirleriyle kucaklaştılar, uzun zaman kendilerinden geçtiler ve biribirlerine kutsal secdeler ettiler. Sultanın askerleri bayraklarını kaldırıp, nekkareler çaldı; guyendeler nâdir gazeller söyledi ve müritler de semâ yaparak ve dönerek sevinçler gösterdiler.

Şiir:

Diinya seninle yeniden dirilip parladı. Acaba o gün ile, bugünün arasında büyük fark var mıdır?"

Yine Mevlânâ Şems hazretleri Konya'nın uluları arasında Sultan Veled hazretlerinin hizmetlerini, iltifatlarını Mevlânâ'ya anlatıyor ve memnuniyet gösterip: “Ben, Bahaeddin'e böyle dedim, o da öyle dedi ve bana cevap verdi. Şimdi benim Tanrı vergisi olan iki hâlim vardır: Biri başım, öteki sırrımdır. Başımı tam bir samimiyetle Mevlânâ'nın yoluna feda ettim. Sırrımı da Bahaeddin'e verdim. Mevlânâ 136 /107-108

hazretleri bu hale şâhit olsun. Zira eğer Mevlânâ Bahaeddin'in Nuh kadar ömrü olsaydı ve hepsini ibâdet ve riyazete harcasaydı, yine de bu yolculukta benden ona ulaşan sır kadar sırra müyesser olamazdı. Sizden de nasiblere nail olacağı ve bir pirin olgunluğuna ulaşacağı, büyük bir şeyh olacağı umulur, inşallah,” buyurdu.

Yine Mevlânâ hazretleri, Şemseddin-i Tebrizi'nin aşkına gömülüp heyecanı, taşkınlığı ve kararsızlığı evvelkinden yüzlerce misli fazla olunca, âsi müritler kaynaşmaya ve kıskançlıklarından tekrar küstahlık ve taşkınlıklar etmeye başladılar. Şairin dediği gibi:

Küstahlar tekrar terbiyeyi bırakıp, küfran ve kıskançlık tohumlarım ektiler.

Kendilerini öldürüp yoldan döndüler, ektiklerini biçtiler.

Yine nakledilmiştir ki: O şiddetli ve haksız olay o sırada oldu. Kırk gün tamam olup geçtikten sonra, Hüdavendigâr hazretleri, içindeki âteşinden ve miskin kıskançların kinini; dinsiz, itikatsiz düşmanların gürültüsünü dindirmek için, Çelebi Hüsameddin hazretlerini ulu müritlere nakip tâyin edip Mevlânâ Şems'i aramak için üçüncü defa Şam yolunu tuttu. Bir seneden fazla veya daha az bir müddet Şam'da kaldı. Şam ülkesinin ve Suriyenin bütün bilginleri, islâm padişahı ve diğer yüksek ve aşağı tabakadan insanlar, tam bir doğruluk ve aşkla onun müridi ve kulu oldular. Derler ki: Mevlânâ şu mübarek gazeli Şam yolunda söylemiştir:

Biz Şam'ın âşıkı ve delisiyiz. Biz Şam'a cammızı vermiş gönlümüzü bağlamışız.

Üçüncü defadır ki Rum'dan Şam'a koşuyoruz: Çünkü biz Şam'ın gece gibi siyah olan zülfünden gelen kokuyu sürünmüşüz.

Hakkın güneşi olan Şems-i Tebrizi eğer orada ise biz, Şam'ın efendisiyiz, hem de ne efendisi!

Diğer bir gazelde de:

Bize, Şems-i Tebrizi'nin, Şam'da olduğuna dair haber geldi. Eğer Şam'da olsa ne sabahlar doğacak.

Yine nakledilmiştir ki: Bütün Konya halkı ve Rum büyükleri, Mevlânâ hazretlerinin ayrılığından yanıp yakılınca hep birlikte Rum sultanı hazretlerine ve emirlere durumu arzettiler. Mevlânâ'yı davet için değerli bir mektup yazdılar; bütün bilginler, kadılar, emirler ve Rum ülkesinin ileri gelenlerinin hepsi, imzaladı. İkbal sahibi haberciler göndererek onun dönüp gelmesini istediler. Yüz binlerce ağlayıp sızlama ve tezellülle onu kendi vatanına ve aziz babasının türbesine dönmeye davet ettiler. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri, Muhammed'e yaraşır huyu sebebiyle bu davete icabeti vacib gördü ve halkı dine davetle meşgul oldu. Her ne kadar Mevlânâ hazretleri, Şems'i maddeten Şam'da -görmedi ise de, mânen enun yüceliğini ve daha başka bir şeyi kendi içinde buldu ve daima kendisiyle âşıklık etti. Nitekim demıştır:

Şiir:

Elini aç kendi eteğini tut. Bu yaraya, bu yaradan başka merhem yoktur.

Başka bir gazelde de şöyle buyurmuştur:

Şems-i Tebrizi sadece bahanedir. Güzel ve lâtif olan biziz.

Yine aziz dostlardan nakledilmiştir ki: Bir gün Mevlânâ hazretleri, Şemseddin'in hücresinin kapısı önünde baş koyup kırmızı mürekkep ve kendi el yazısiyle, “Hızır'ın (Selâm onun üzerine olsun) mâşukunun makamı” diye yazdı.

Yine bazı arkadaşlar, Mevlânâ Şems'in, o cemaatten darbe yedikten sonra kaybolduğunda müttefiktirler. Bazıları onun büyük Mevlânâ'nın (Mevlânây-i oOBuzurg) yanında gömülü olduğunu rivayet ederler (Tanrı her ikinizin zikrini yüceltsin).

Yine Şeyhimiz, âriflerin sultanı Çelebi Ârif hazretleri, 138 /112

kendi annesi Fatma Hatun hazretlerinden (Tanrı her ikisinden razı olsun) rivayet etti ki: Mevlânâ Şems hazretleri, şehitlik saadetleri derecesiyle müşerref olunca, o gafil alçaklar onu bir kuyuya atmışlar. Su:tan Veled hazretleri, bir gece Mevlânâ Şems'i rüyasında gördü. Şems rüyasında ona: ”Falan yerde uyumuşum,” dedi. Sultan Veled gece yarısı kendisiyle içli dışlı olan müritleri topladı, hep birlikte gidip Şems'in mübarek vücudunu dışarı çıkardılar. Gülsuyu, misk ve amber sürerek Mevlânâ'nın medresesinde, medresenin mimarı emir Bedreddin'in yanına gömdüler. Bu, herkesin bilmediği bir sırdır (Tanrının rızası onların hepsinin üzerine olsun).

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Şems-i Tebrîzî — 76–80. anlatılar — II. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org