Ara
Menü
7 dakikalık okuma

Şems-i Tebrîzî — 76–80. anlatılar — I. bölüm

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 129

ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 129

rinde eşi benzeri olmadığı halde, Mevlânâ Şemseddin'i aradı. Şemseddin-i Tebrizi hazretleri her bakımdan onun aşkına feda olmuştu. Bütün peygamberler ve veliler biribirlerini aramaya ve biribirleriyle sohbet etmeye memurdular.

Hikâye: Yine Sultan Veled hazretleri (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın), İbtidâ-nâme adlı mesnevisinde buyurmuştur ki: Bir gün babam hazretleri gayb âlemini müşahede ile meşguldü. Dört yüz eren müridi olan bir kutup gördü. Bu müritlerin her biri veli olup kemale ermişti. Bu kutup, çilesinde Yüce Tanrı'dan ulaşmadığı bir hal ve makam istiyor ve onun için “yarab, yarab!” diyordu. Onun büyüklügü o derecede idi ki yer ve gökün sufli ve ulvi ruhlarının her zerresi ona uyarak birlikte “yarab, yarab!” diyordu. Yüce Tanrı'nın nuru lâtif bir kalkan kadar, Mevlânâ Şemseddin'in kulağına çarparak “buyur, buyur, buyur,” dedi ve bu üç kerre tekrarlanınca Mevlânâ Şemseddin nazla: “Ey Tanrım! O zavallı şeyh, 'yarab, yarab” diyor, kendi kereminden ona, “buyur de, ” dedi. Bunun üzerine derhal arka arkaya Şems'in kulağına: “Buyur, buyur,” diye bir ses geldi. Şems'in bir işaret ve şefaati ile o arayan şeyh, aradığına kavuştu.

Yine arkadaşların âriflerinden nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şems hazretleri, ilk defa, dinsiz kıskançların kıskançlığından ve yakin sahibi olmıyan alçakların düşmanlığından Şam'a gitmişti. Orada uzun müddet kaldıktan sonra Mevlânâ'nın işareti ile dönüp Konya'yı şereflendirdi. Birkaç ay sıkı fıkı sohbet ettiler. Mânasız kıskançlar yine (bu vaziyetten dolayı) sıkıldılar. Bu geniş dünyayı başlarına dar etmeye başladılar. Bunun üzerine Şems, ikinci defa olarak kaybuldu. İşte bu sefer Mevlânâ, inayetinin çokluğundan sevgili oğlunu yirmi kuvvetli kişi ile Mevlânâ Şemseddin'i (Tanrı onun zikrini yüceltsin) aramak üzere Şam'a gönderdi.

(0D Yine nakledilmiştir ki: Şems Şam'da bulunduğu sırada haftada bir hücresinden çıkar, başçı dükkânına gider, birkaç para verir, baş suyundan alıp içerdi. Bir yıl hep böyle geçirdi. (Nihayet) başçı onun riyazet ehlinden olduğunu ve onun, bu zahmete kendi arzusu ile katlandığını anladı. Bir gün Şems'e acıdı, bir kâseyi tirit doldurup gü- F:9

/98-99

zel bir ekmekle önüne koydu. Mevlânâ Şemseddin, durumunun, başçıya malüm olduğunu anladı, hemen kâseyi bırakıp dışarı çıktı ve Şam'dan hareket etti.

Yine nakledilmiştir ki: Bir gün, bir yolda gidiyordu. Birdenbire ona, süvarisi ve maiyetiyle birlikte bir emir rasladı. Biribirlerine bakınca, emir attan indi, baş koydu ve bir zaman duraklayıp göz yaşı dökerek hareket etti. Mevlânâ Şemseddin hazretleri içinden: “Kullarını nimetlerle cezalandıran ve has kullarına intikamını tahsis eden Tanrı'yı tenzih ederim,” dedi. “Hal” sahipleri Şems'den durumu sordular. Şemseddin: “Bu fakir mizaçlı emir, Tanrı velileri zümresindendir. O, bu elbise içinde şüpheli, anlaşılmaz bir şekle bürünmüş ve zenginlik örtüleriyle gizlenmiştir. Bana “ha dili ile: “Halkın işlerini idare etmek için giydiğim elbise ile Tanrı yolundaki ibadet ve sülükü birleştiremiyorum. Yüce Tanrı'dan, tamamiyle fakirlik elbisesini giymem ve her şeyden elimi eteğimi çekip Tanrı'nın hizmetiyle meşgul olmam için dilekte bulun” diye yalvardı. Ben Tanrı'dan niyazda bulununca, o emirin emirlik elbisesi içinde de kulluk etmesinin gerektiğine, çünkü din ve dünya bayındırlığı işinin onda olduğuna ve orada nefis meşakkat ve riyazetinin daha fazla bulunduğuna dair işaret geldi. O, bu hali müşahede edince ağlıyarak hareket etti ve vücudunu devlet idaresi ve kadılık meşakkatini ve halkın zahmetlerini çekmeye hasredip bu emre boyun eğdi,” dedi.

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şemseddin hazretleri, ilâhi tecellilerin sık sık biribirlerini takibetmesinden mestolduğu, tam mânasiyle istiğraka daldığı ve beşer kuvvetleri o müşahedenin güzelliğine tahammülden âciz kaldığı her zaman, bu hali savmak maksadiyle Peygamber'in: “Benimle konuş, ey Ayşe! benimle konuş,” sözü gereğince kendini bir işin cüzleriyle meşgul ederdi. Gizlice harç yapmak üzere ırgatların yanına gider, akşama kadar çalışır, ücret verdikleri vakit, bahaneler arar ve: “Ücretim toplansın da öyle alayım, çiinkü ödemem lâzım gelen bir borcum vardır,” diyerek almazdı. Sonra çıkıp bir müddet kaybolurdu. Daima: “Acaba bütün bu dünya ve Meleküt âleminde, Tanrı hasları ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 131

içinde benimle arkadaşlık etmeye tahammül edebilecek biri var mıdır?” diye münacaatta bulunuyordu. Bunun üzerine gayb âleminden “Bütün kâinatta, Mevlânây-i Rumi hazretlerinden başka senin şerefli arkadaşın yoktur,” diye bir ses geldi. İşte onun Rum ülkesine hareket etmesine bu sebep oldu.

Yine nakledilmiştir ki: İkinci seferinde tam altı ay medresenin hücresinde Mevlânâ ile sohbet ettiler. Şöyle ki: onların arasında yemek, içmek ve insanlara mahsus olan kazanç ve harç vâki olmadı. Odalarına da Şeyh Selâhaddin ve Sultan Veled'den başka kimse girmiyordu. Onların mertebelerinin yüksekliği o dereceye çıkmıştı ki “Tanrı sizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltti” (K., LVIII, 12) âyetiyle buyurulan dereceler onların makamları yanında çok alçak kalırdı.

Şiir: Güneş seher vakti Doğudan alnını gösterince, yıldızlar gerçekten külâhlarını giyerler (kaybolurlar)

Yine bir gün Mevlânâ Şemseddin hazretleri, zamanın şeyhlerinin bulunduğu bir toplantıda bilgi saçıyordu. Sözleri arasında:

Eğer çalışıyorsan, niçin, bir eserin yok; çalışmıyorsan bu iş nedir? Onların hepsi davulcu, fakat hiçbir ses yok. Hepsi çalışıyorlar, fakat hiçbir faydaları yok.

buyurdu.

Eğer din yolunda gidersen, uzun zaman bir köy ve kervansaraya ulaşamaz ve bir ize raslamazsın; kulağına bir köpek veya horoz sesi de gelmez. Bu öyle acayip bir yoldur ki, ne kadar zaman gitsen yine öküz ve eşek gibi ilk hareket ettigin yerde kalırsın. Yarın ücretimi alacağım diyerek bugün çalışan kimse aptaldır. Farzedelim ki o ücretini yarın alacak, fakat bugün onun eline hiçbir şey geçmedi. Bu kadar zaman kerimlerin, padişahların sofrası etrafında dolaşıp kuyruk salladın, sonunda bir ekmek kırıntısı ve bir parça kemik eline geçmedi. Sen “Velilerin nazarı kimyadır, o nazar kime isa- 132 AHMET EFLAKİ 4/102-103

bet etse, derhal değişir, acıdan, ekşiden ve körlükten kurtulur,” diyorsun ve yine sen: “Falan öyle büyük ve şöyle şöyle keramet sahibi bir veli idi, yani ben böyle bir kimseyi görmüş ve idrâk etmişim,” diyorsun. Fakat ben seni yine o ekşilik ve acılık içinde ve belki de daha beter bir halde görüyorum. Sen: “Filân büyüğü gördüm, filân hayat suyunu içtim, aynayı parlattım, şu kadar yıl çile çektim ve mücahedede bulundum,” diye övünüyorsun. Halbuki ben, sana baktığım zaman, halinin eskisinden daha karanlık olduğunu görüyorum.

Yine, o, fakirlere karşı: “Bizim onlarda olmıyan ilimlerimiz, ululuğumuz ve mansıbımız vardır,” diye övünüyor ve düşmanlık ediyor. Toprak, onun ve onun yüz bin ilim ve defterinin başına... O, tilmizlerim var, muhiblerim var, diyor. Toprak, onun ve onun müritlerinin başına. Bir buz parçası, bir buz parçasiyle dostluk ediyor. Bir buz parçası öteki buz parçası ile aşk oyunu oynuyor. Ne kadar kulak verdim ve gözetledimse de onlarda bir hayat eserine rastlamadım ve onların dirilik nefesini duymadım. Böyle bir halden Tanrı'ya sığınırız. Onlar, nefsin muhalefetini duyup ürküyorlar. O halde bunlar nasıl yol tâlipleridirler ve Bayezid'le nasıl aynı kâseden içmek istiyorlar?

i Şiir: Azığa bağlı olan fakirden kaç. Bize Bayezid gibi bir mâna dervişi lâzımdır.

Şiir: “Tanrı bazı insanları harbler için, bazılarını da

ganaktaki tirit için yarattı,” sözü ne de güzel bir sözdür.”

Yine nakledilmiştir ki: Mevlânâ Şemseddin hazretleri Erzurum'a gelince, orada mektep hocalığı ile meşgul oldu. Erzurum'da itibarlı bir melik vardı. Onun son derecede güzel ve olgun bir çocuğu vardı. Fakat çocuk çok aptal ve unutkandı. Bütün terbiyeciler onun aptallığından âciz kalmışlardı. O kadar ki, bir yılda ona Kur'an'ın bir cüz” ünü öğretemiyorlardı. Erzurum meliki kalkıp Mevlânâ Şemseddin hazretlerine geldi ve oğlunun halini bildirdi. Mevlânâ Şemseddin: ““Tanrı'nın yardımı ile ben onu bir ayda hâfız yaparım,” dedi. Bunun üzerine çocuğu o ulu kişiye teslim ettiler. Çocuk günde bir cüz ezberliyordu. Bir ay içinde Kur'an'ı tamamiyle ezberledi, yazı yazdı ve birçok lâtif, zarif şeyler öğrendi ve faydalar elde etti. Bunun üzerine melik, karısı, hizmetçileri ve maiyeti, akraba ve dostları Mevlânâ Şemseddin'in kul ve müridi oldular. Çocuk tam bir samimiyetle Mevlânâ Şems'in âşıkı oldu. Şems kendisini anladıklarını ve velâyetinin şöhret bulduğunu öğrendiği gün hemen kayboldu ve Rum'a hareket etti. Konakladığı her yerde ondan binlerce keramet ve olağan üstü şeyler sâdır olurdu. Tekrar hareket edip giderdi.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Şems-i Tebrîzî — 76–80. anlatılar — I. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org