Şems-i Tebrîzî — s. 260–265
de nekbay diye bir rüzgâr daha yaratması Cenâb-ı Allah'ın varlığına, birliğine, kudret ve kuvvetine bir delildir.
Dikkat! Kur'ân-ı Kerim'de merhamet yönünden (Riyah), ve azab yönünden müfred sigasıyla (Riyh) istimal edilmiştir.
Dokuzuncusu: (Vessehâbil müsahhari beynessemâi vel'ardı) nazım-ı celilesi muktezasınca bulutların delâleti:
A — Su tabii olarak ağır olduğu için daima aşağı inmesi lâzım geldiği halde Cenâb-ı Allah'ın emriyle yer ile gök arasında kalması ve Cenâb-ı Vâcibü'-Vücüd hazretlerinin murad etmesi üzerine yere inmesi, hattâ Cenâb-ı Allah'ın arzu ettiği yerlere, beldelere, mekânlara inmesi Cenâb-ı Allah'ın varlığına, birliğine, kuvvet ve kudretine büyük bir delildir.
B — Bulutların yer ile gök arasında devamlı olarak kalması veya tamamen kesilip bulutsuz olması pek çok zarar doğuracağından Cenâb-ı Allah bu mahlükatının ibtiyacına göre emrine müsahhar olan bulutları istediği zaman ve istediği mevkilerde bulundurması da kudret ve kuvvetine büyük bir delil dir, Çünkü bulut havada devamlı olarak çok kalırsa hem güneşin ziyasını keser, hem de yer yüzünü rutubete gark eder; eğer bulut yer ile gök arasından tamamen kesilirse nebatat ve mezrüât kurur, yanar, büyük zarar görülür. Bu vesiyle ile de ortalığı kaht u galâ kaplar. İşte Cenâb-ı Allah'ın biz âsi kullarına bulutlar yaratıp yağmurlar yağdırıp yerden otlar bitirip nebatat ve mezruat hâsıl olup bütün insanların ve hayvanatın hâsılı bütün mahlükatın ihtiyaçlarını te'min hususunda lütf u ihsanda bulunması, onun varlığına, birliğine, kudret ve kuvvetine büyük bir delildir.
kit
Aziz müslümanlar!
Ebülleys Semerkandi hazretleri: Bu insanların imanı iki türlüdür, buyurmuşlar. Birisi Cenâb-ı. Vâcibü'-Vücüd hazretlerinin ita buyurduğu, diğeri de muvakkat, yâni iğreti bir imandır. Cenâb-ı Allah'ın ita buyurmuş olduğu iman öye bir imandir ki sâhibini ibâdet ve tâate sevk eder ve günahlardan uzak-
laştırıı Muvakkat dediğimiz iğreti iman ise bunun aksinedir, sâhibi hem günah işler hem de kelime-i tevhide devam etmeye çalışır, devam edemediği zamanlar da üzülür.
Yine Ebülleys hazretleri Enes bin Mâlik radıyallahü anlı hazretlerinin rivayet ettiği bir hadis-i şerifde Peygamber Efen.dimiz sallâllahü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır:
« — (Lâ ilâhe illâllah) cennetin kiymetidir. Bir rivâyette anahtarıdır. Fakat bu anahtara dişler lâzımdır ki cennetin kapısını açmağa muvaffak olsun. İşte bu (Lâ ilâhe illâllah) anahtarının dişleri; günahtan ve gıybetten temizlenmiş zikredici bir lisan, hasedden ve hıyânetten arınmış temiz bir kalb, haramdan ve şübheli olan her şeyden sakınan bir karın, umum günahlardan çekinmiş bütün âzâ ve cevârihdir.
#k*
Şöyle rivayet olunmuştur ki: Bir kadın eline bir miktar zeytinyağı alarak evliyâullahdan birinin yanına gelir ve:
«— Şu yağ ile mescidin kandillerini donat», der. O veli kadına:
«— İki türlü nur vardır. Birisi tavana kadar, diğeri arş-ı w'lâya kadar çıkar, hangisini istersin?» der. Kadın ise:
«— Elbette arş-ı a'lâya kadar çıkan nuru isterim» der. O zaman o veli öyle ise bu yağı bir fakirin hanesine götürürsün, onun nuru arş-ı a'lâya kadar yükselir», diye veli yağı alır, bir ıslah eder ve götürür bir kısım fukaranın yemeklerine katarak karınlarını doyurduktan sonra onlara:
«-— Hulüs-ı kalb ile (Lâ ilâhe illâllah) deyin ve sevabını yağı getiren kadına bağışlayın», der.
#kX
Şeyh Şemseddin Tebrizi hazretlerine bir kimse gelerek suâl edip:
«— İblis kimdir?» der. Şems hasretleri ona:
«-— İblis sensin, zira İblis olmasan İblis sözünü etmezdir, melek sözünü ederdin. Eğer Cebrâil kimdir deseydin, yine sensin der idim», der.
İşte bu mânadan anlaşıldığına göre meşâyih huzurunda
olur olmaz sözlerin, lüzumsuz kelimelerin konuşulmaması lâzımdır; her konuşulacak olan lâfların ölçülü ve tartılı olması Yâzımdır.
kiki
Şems-i Tebrizi hazretlerine yine birisi sorup:
«— Ey Şemseddin hazretleri mârifet nedir?» der. Şems hazretleri o kimseye cevap verip:
«— Cenâb-ı Allah'ın muhabbetini bir gönül ele getirir ve onunla hayat bulursa işte o mârifetdir, bundan daha iyi ma'rifet olmaz», der. O kimse tekrar sorar:
«— Peki ben nasıl edersem Cenâb-ı Allah'ın muhabbetini ele getirmiş olurum ve Cenâb-ı Allah'a ulaşma yolunu bulurum?» der. Şems hazreteri o kimseye şöyle cevap verir:
«— Bedenini terk ile gel Allah'a kul ol, zira Cenâb-ı Allah ile kulun arasındaki perde bedenidir. Şöyle bilmek lâzımdır
ki: Umumi olarak Cenâb-ı Allah insanlar arasında perde, hicab yâni Cenâb-ı Allah'a vâsıl olmaya, ona ulaşmaya mâni olacak şey dörttür:
— Erkek olsun kadın olsun, tenâsül âzâsıdır.
— Boğaz, yâni boğazına düşkün olup çok yemek.
— Mal ve mansıb.
— Havassın perdesidir ki: Tâatini görüp benim ibadetimden sevab ve keramet hâsıl oldu diyerek gurur ve sürur etmesi. İşte böyle haller insan ile Cenâb-ı Allah arasında bir hicab, bir perdedir, kulun Cenâb-ı Allah'a ulaşımasına bir mânidir» diyerek büyük nasihatlarda bulunur ve sözlerine devam ederek:
«— Âriflerin alâmetleri de şöyledir: Ârifler Cenâb-ı Al Jah'ı zikretmekten yorulmaz, onun muhabbetine doymaz. Âriflerin yanında dünyanın hiç kadr ü kıymeti olmaz. Bundan mâadâ âriflerin üç alâmeti vardır:
I — Cenâbı Allah'a şükretmekle meşgul olmak,
— Cenâb-ı Allah'a hizmet etmekle meşgul olmak,
— Cenâba Allah'a kendini ulaştıracak ameller ile meşgul olmaktır. İlim üç nesnedir. Birincisi dili zikirde olmak. İkincisi, kalbi şükredici olmak. Üçüncüsü teni sabredici ol
maktır. Zira bir candan bütün arzu ve istek çıkarsa o canda Allah sevgisinden başka bir sevgi kalmaz. O tende Allah sevgisinden başka bir sevgiye yer olmaz. Bir tende ilim olmazsa o ten, suyu olmayan bir şehire benzer. Eğer bir bedende perhiz olmazsa o beden hicabsızdır. Hicab olmayan beden ise meyvesiz ağaca benzer. O hicab olmayan beden bir tencereye benzer ki içinde yemek yoktur, Yemek olsa bile o yemeğin tuzu voktur. Eğer bir bedende hizmet olmazsa o bedenin sahibi efendisinden isteği, arzusu olmayan kul gibidir. kk 4
Şeyh Şemseddin Tebrizi hazretlerinden sorarlar:
«— İnsanların azizi kimdir?»
Şems hazretleri cevap verir:
«— İnsanların azizi dört nesnedir:
— Şükredici gani,
— Kanâat ve sabredici fakir,
— Hem günahkâr hem de korkusuz olmayıp günahlarından korkan kimse,
— Perhiz edici olan âlim.»
Şems hazretlerine yine sorarlar:
« — Bütün âlem halkının ulusu ve âlâsı nedir?»
Şems hazretleri, onlara da şu cevabı verir:
«— Birincisi ilim, ikincisi hilimdir» der. Ona hikmet nedir diye soranlara da şu cevabı verir:
«— Hikmet üç kısımdır:
— (Hikmeti güftâr), sözün, kelâmın hikmetidir ki: İlm ile olur.
— (Hikmeti girdâr), iş, amel hikmetidir ki ibadetle olur.
— (Hikmetli didar), rü'yeti cemâl hikmetidir ki mârifet ile olur.
*# 4k
Şemseddin Tebrizi hazretlerinden sehaveti soranlara şöyle cevap verir:
«— Sehâvet dört türlüdür:
— (Mal sehaveti). Bu sehavet zâhidlere mahsusdur. Onlar mal verirler, mârifet alırlar.
— (Ten sehaveti). Bu sehavet de müctehidlere mahsusdur. Onlar da tenlerini Hak yolunda harcederler, hidayet alır- Jar.
— (Can sehaveti). Bu sehavet şehidlere mahsusdur. Onlar da can verirler bâki olan cenneti alırlar.
— (Kalb sehaveti). Bu sehavet âriflere mahsusdur, onlar da gönül verirler, muhabbet alırlar.
##*
Şeyh Şemseddin Tebrizi hazretlerine sema'dan soranlara şöyle cevab vermiştir:
«Üç türlü sema” vardır.
— Avâm-ı nâsın sema'ı ki: Hevâ ve şehvete mübtelâ iken meşgul olurlar. Bu amel, sahibini cehennemlik eder.
— Zühd ve riyâzat ehli olanların sema'ıdır ki, bunlar sema' ederken gözleri yaşarır, kendilerinde kalb yufkalığı hâsıl olur, yâni rikkat-i kalb meydana gelir. O anda din düşüncesi, din tefekkürü kalblerini boş bulur. Mevlânâ hazretlerini zikrederler ve semâdan nasib alırlar.
— Hâl ehli ve makam erbabı olanların semâ'ıdır ki: On- Jar sema'larında, sema' anlarında varlık âleminden çıkıp fenâ tahsil eylemiş olurlar yâni varlıklarını hiç edip, öldürüp fâni olurlar. Sema' onları bu âlemden çıkarıp bir başka âleme iletir, onların sema'ları rif'atleridir. Zira âleme gelmekten gaye, fenâ âleminde iken beka âlemini ele getirmektir, bekayı kazanraaktır. İşte o sema'da müyesser olan haller gibi sair kâr da müyesser olmaz. Onlara sema' mutlaka lâzımdır. Çünkü noksanları kemâle tebdil olur, olgunluğa ulaşır. Onlar sema' eylemeseler hatâ etmiş olurlar ve noksanlıklarının kemâle tebdil
etmiş olmazlar, olgunluğa yetişmiş olmazlar. Cenâb-ı Vâcibü'l Vücüd hazretleri bütün ehli İslâmı, bütün mü'minleri merdan-ı Hudâ meclisinden ayırmasın, âmin.
a**
Şemseddin Tebrizi hazretleri bir meclisde nasihat ederler iken;
«— Mü'min olanlara şükretmek lâzımdır ki kâfir olmamışlar. Kâfir olanlara da şükretmek lâzımdır ki, münâfık olmanışlar. Çünkü Kur'ân-ı Kerimde Süreli Nisâ'nın 146 ncı âyetinde meâlen: «Münâfıklar dilleriyle inandıklarını söyleyerek kalblerindeki küfrü gizlemek suretiyle akıllarınca Cenâb-ı Allah'a hile yapmak isterler. Cenâb-ı Allah da hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalktıkları zaman istemeye istemeye kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Cenâb-ı Allah'ı pek az anarlar», buyurulmuştur. İşte böyle olan bu münafıkların hakkında yine aynı sürenin 145 inci âyetinde meâlen: «Muhakkak münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadır. Asla onları azabdan kurtaracak bir yardımcı bulamazsın», buyurulmuştur, dediği rivayet edilmektedir.
KA X Şeyh Şemseddin Tebrizi hazretlerinden sormuşlar:
«— Ya Şeyh Şemseddin hazretleri, falanca şeyh altmış sene karpuz yememiş, sebebi, Peygamber Efendimizin ne şekil yediğini bilmediği için sünnete muhalif iş yaparım diye imiş, bunun hikmeti nedir?» Şems hazretleri şöyle cevap vermiş:
«— O şeyhin perdesi açılmamış. Zira bir kimse Peygamber Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellemin karpuzu nasıl, ne türlü yediğini bilmezse ya o kimse Resûlüllah'ın sırlarına nasıl. vasıl olur, o mübarek zâtın sırlarına ne türlü ulaşır? Mevlânâ hazretlerinin şöyle bir sözü vardır:
«— Ben Resûlüllah'ın nurlarının mazharıyım, Şeyh Şemseddin hazretleri de meârif ve hakayık sırlarının mazharıdır, onda meârif ve hakayık sırlarının nihayeti yoktur. Ancak yazıp bildirilmesi mümkün olan mertebesi bu kadardır. Zâhir ulema Resûlüllah'ın haberlerine vâkıftır. Şmseddin Tebrizi ise Cenâb-ı Allah'ın sırlarına vâkıftır», diyerek Mevlânâ hazretlerinin bu sözünli haber vermiş ve Şems hazretleri sözlerine şöyle devam etmiştir: