Şems-i Tebrîzî — s. 254–259
sı, gökten yağmur yağdırıp onunla kurumuş yere taze hayat vermesi ve yine onunla yer yüzündeki her nevi hayvanatın otlayıp, yayılıp dolaşması, rüzgârların her taraftan esmesi, bulutların yer ile gök arasında Cenâb-ı Vâcibü'-Vücüd hazretlerinin emriyle halden hâle değişmesi ve çeşit çeşit hallere girmesi: İşte bütün bunlar aklı başında, düşüncesi yerinde olan kimseler için Allahü teâlâ'nın birliğine, kudret ve kuvvetine, azamet ve şânına ve rahmetinin genişliğine birer delildir.
Cenâb-ı Allah yukarıda bahsi geçen (Ve ilâhüküm ilâhün vâhıdün... ilâ âhiri) âyet-i kerimesinde birliğini ve yalnızlığını bildirdikten sonra yine yukarıda bahsi geçen Bakara süresinin 164 üncü âyeti kerimesinde kendinin varlığına, birliğine delâlet edecek 9 madde beyan buyurmuştur.
Birincisi: (İnne fiy balkıssemâvâti) nazm-ı celilesi muktezasınca göklerin delâleti ki: Göklerde sâbit olan seb'a-i seyyare dediğimiz ulvi cisimlerden:
A) Utarit, Zühre, Şems, Merih, Müşteri, Zühal, Kamer gibi ulvi cisimlerin varlığı,
B) Günlük hareketten mâadâ ulvi cisimlerin bilcüme mağribden meşrıka hareketi ve günlük hareketin iki kutup üzerinde yirinidört saatte bir devr ederek doğma ve batmanın husule getirilmesi,
C) Zikredilmiş olan ulvi cisimlerden Utarit'in sarı, Zühre ile Şems ziyasının beyaz, Merih'in kırmızı ve mütebakisinin türlü türlü renklerden ve muhtelif terkiplerden ibaret bulunınaları,
Ç) Ulvi cisimlerin her birerlerinin çeşitli cisimlerden ol maları hasebiyle asıl maddeleri nokta-i nazarından birbirlerine ihtiyaç arzetmeleri,
D) Ulvi cisimlerden bir cismin gök unsuru katı, yumuşak, soğuk, sıcak, yaş, kuru kısımlara ayrıldıkları halde müsavi eczada bulunmaları ve böyle müşterek olan cisimlerin müsâvi sıfatta kabiliyeti itibariyle kendilerine ait olan tavru tarz, şekil ve tabiat gibi sıfatlarla başkalarına da nisbet caiz olduğu halde onlardan her birinin birer sıfatla hususiyetler hakiki bir Sania,
hakiki bir san'atkâra, hakiki bir Vâcibü'l-Vücüd hazretlerine muhtaç oldukları herkesce malüm olan bir hakikattir.
İkincisi: (Vel'ardı) nazm-ı celilesi muktezasınca yerin delâleti ki:
A) Yer ile âlemin sun'i vücudunu delil getirmek gök ile delil getirmekten daha kolaydır. Çünkü yer cisimlerinin duru- Şu, renkleri, tabiatları ve meyveleri ile dağlarında ve katı taşlarında bir çok değişiklikler müşahede ediyor, bir çok tebdilât görüyoruz. Dağlar kadar katı kayaları yerinden kaldırıp atmaya, yükseklerini engin, enginlerini yüksek yapmaya kadir oluyoruz. Şu halde yerin cüz'lerinden, yerin kısımlarından, yerin parçalarından her birerlerinin kendilerine mahsus olan mekân, mevki, birbirine değme dokunmaları, birbirinden yakınlık ve uzaklık gibi olan hallerin değişmesi ve tebdil olması her değişikliğin, her tebdilâtın hâdis olması, ansızın oluvermesi, zuhura gelmesi, zuhur edivermesi, işte bütün bunların bir kadi. me ihtiyaçları tabii bulunmuştur.
Üçüncüsü: (Vahtilâfil leyli vennehâri) nazm-ı celilesi muktezasınca gece ile gündüzün delâleti,
A) Yerin kürevi, yuvarlak olması itibariyle (tül), uzunluk dairelerine nazaran aynı bir saat zarfında bir taraftan akşam, diğer taraftan sabah, öbür tarafda öğle veya ikindi ya da yatsı olmasıyla da büyük bir ihtilâf meydana gelmesi ve (arz) enlilik dairelerine nazaran şimal enliliği çok olan mahallerin yaz günlerinin uzun, gecelerin kısa, kış vakti bu hâlin değişmesi, bir san'atkârın varlığına yâni Cenâb-ı Allah'ın mevcudiyetine bir kaç suretle delildir.
B) Bu büyük ve çeşitli ihtilâfları Şemsin küresine, yuvarlaklığına olan irtibatın tebeddül etmesinden, değişmesinden neş'et etmekle her değişikliğin hâdis olması ve her hâdisin bir muhdise muhtaç olması nazarından Cenâb-ı Allah'ın mevcudiyetine büyük alâmettir.
C) Gece ve gündüzün uzayıp kısalması, ilkbahar, yaz, sonbahar ve kış gibi dört faslın te'siri altında bulunması da kezâ büyük alâmetlerdendir.
Ç) Gündüzleri maişet kazancı, geceleri ise uyku ve rahatla kulların intizam altında bulunmaları da büyük alâmetlerdendir,
D) Gece ile gündüz arasında tamamen bir zıtlık olduğu ve bu zıtlığın vazifesi, intizamı bozacağı yerde, bilâkis kulların maslahatlarına, insanların menfaatlerine her ikisinin de muavenetleri dokunmaları yâni birbirine zıt olan bu gece ile gündüz hareketleri birbirlerine muhalif oldukları halde her ikisi de karşılıklı insanlara muavenet etmeleri de büyük bir alâmettir.
E) Mahlükatın, bütün yaratılmışların akşamları uykuya varmalarının bir ölüme benzemesi, sabahleyin uykudan kalkmaları da tekrar dirilmeye benzemesi, yâni ölüme benzeyen uykuya varma işi İsrâfil sürunun ilk üfürülmesine; tekrar dirilmeye benzeyen sabahleyin uykudan kalkma işi de İsrafil sürunun ikinci üfürülmesine benzemesine alâmet olduğu, velhâsıl bahsi geçen tebdilât ve değişiklikleri bir kulun tasarruf ve idaresi altına alması veya bunların da kendi başlarına böyle halden hâle geçmeleri imkânsız olduğuna rağmen tedbir edici, çâre görücü kadim bir san'atkârın ezeli iradesiyle olduğu pek âlâ anlaşılmaktadır.
Dördüncüsü: (Vel fülkilletiy tecriy filbahri bimâ yenfeunnâse) nazmrı celilesi muktezasınca denizlerde gezip dolaşan geminin delâleti:
A — Fülk yâni yelken gemisi, gerçi kulların meydana getirdiği bir şeydir, fakat kullara o gemiyi meydana getirme gücünü, onu yapabilme istidadını, kabiliyetini ve o anlamı Cenâb-ı Allah vermeseydi ve o gemiyi yapmak için lâzım gelen âlât ve edevatı Cenâb-ı Allah yaratmasa idi o gemiyi kimse meydana getiremezdi.
B — Geminin hareketine mahsus rüzgâr ya da makinenin hareketine yarayacak olan kömür, gaz ve mazot gibi lüzumlu maddeler yaradılmış olmasaydı onun, o geminin meydana getirilmesinde bir fâide te'min edilmiş olmazdı.
C — Gemiye binecek olan insanların kalblerine Cenâb-ı Allah tarafından bir kuvvet, bir itmi'nan verilmiş olmasaydı o gemiye kimse cesaret edip binemezdi, bu suretle de kimse ticaret ve seyr ü sefer edemezdi.
Ç — Cenâb-ı Allah'ın her memleketie çeşitli ihracat ve it halât usulü yarattığına nazaran bu gemi yaradılmış olmasaydı bir memleketin halkı diğer bir memleketin halkı ile görüşüp dünya maslahatlarını tesviye edemezlerdi.
D — Denizlerin o kadar azamet ve şevketi ve dağlar kadar dalgaları ve balıkları arasında uzak ve yakın mesafeler kat'etmek suretiyle ticaret âlemine ve ticari mal ve erzakı nakliyat etmeye hizmet eden geminin bir hakiki muhafızı olan Cenâb-ı Allah'a ihtiyacı olduğu, bu suretle de tezahür etmiş ve meydana çıkmıştır.
(Fülk) kelimesini yelken gemisine tahsis etmek münasib değildir. Gerçi Kur'ân-ı Kerimin nüzul ettiği zaman ateş gemisi yoktu, fakat (Ve lehül cevâril münşeâtü filbabri kel a'lânı) nazmr-ı celili ona işarettir. Zira dağlara teşbihe lâyık olan ancak buhar vapurlarıdır. (Filbahri) kavlinin münâzaa yoluyla hem (civar) hem de (münşeât)'a ilişkisi olmak itibariyle denizde inşaa olunan buhar vapurlarıyla, karada yapılıp bilâhare denize indirilen yelken gemilerine, daha ziyade tatbiki kabildir. Şu halde âyet-i celile gelecekten haberler verme yoluyla mucizedir.
Beşincisi: (Ve mâ enzelallahü minessemâi min mâin) nazmı celilesi muktezasınca yağmurların delâleti:
A — Rikkat, rutubet, letafet, azubet sınıfları ile muttasıf olan suyu Cenâb-ı Allah'dan başka kimsenin halk edemiyeceği (Kul eraeytüm in asbaha mâüküm ğavran femen ye'tiyküm bimâin ma'ıyn) âyet-i celilesi ile tahakkuk etmesi,
B — Cenâb-ı Allah suyu mahlükatın bayatına sebeb kıl dığı gibi rızklarına da suyun sebeb olduğu (Ve fissemâi rizkuküm ve mâ tüadün) âyet-i celilesinin tahakkuk etmesi,
C€ — Bulutların milyonlarca ton ağırlığındaki suyu yüklenmiş oldukları halde fezada muallâk durması ve sağa sola hareket etmesi,
ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ
Ç — Bâzan tazarru' ve niyaz ile halkın ihtiyacını te'min edecek şekilde gökten yağmur inmesinin (Fekul tüstağfirü rabbeküm innehü kâne ğaffâra. Yürsilüs semâe aleyküm midrârâ) âyet-i celilesi ile te'yid edilmesi, ihtiyar sâhibi olan Cenâb-ı Allah'a varlığına delildir.
Altıncısı — (Feahyâ bihil arda ba'de mevtihâ) nazm-ı celilesi muktezasınca ölmüş yerlerin delâleti,
A — Ot ve nebâtâtın meydana gelmesiyle hayvanatın maişetlerinin temin edilmesi,
B — Su olmamış olsaydı, insanların yaşamalarının mümkün olmaması ve herşey'in hayatının su ile kaim olması Cenâb-ı Allah'ın (Ve ce'alnâ minel mâi külle şey'in hayy) buyurmasıyla haber verildiği,
Ç — Su sayesinde halk olunmuş nebatatta çeşitli renkler, tadlar, kokular bulunduğu gibi elbisede de iyi kısımların, iyi çeşitlerin mevcud olması,
Ç — Su sayesinde nebâtâtın güzel manzara ve letâfet, bir parlaklık ve neşv ü nemâ hâsıl ederek yeniden hayata kavuşmuşa benzemesi ve renklerinin ve şekillerinin haddinden fazla güzel olmaları ve muayyen vakitleri gelir gelmez zuhur etmeleri kudretli bir tedbir edicinin tasarrufu altında olduklarına delâlet eder.
Yedincisi: (Ve besse fiyhâ min külli dâbbetin) nazm-ı celilesi muktezasınca hayvanatın delâleti: Hayvânâtın vücuda gelmesi, doğmak veya doğurmak ile olduğuna göre mutlaka bir sânia muhtaç oldukları anlaşılmaktadır. Bunu isbat için insandan söz edelim:
A — Rivayet olunmuştur ki bir kimse Hazreti Ömer radıyallahü anh'a gelip:
«-— Ya Ömer, enine boyuna bir arşın kadar olan bir satranç tahtasının üzerinde insan binlerce oyun oynasa hiç bir oyun diğer bir oyuna benzemeyerek nihayet: buluyor. Bunun hikmeti nedir? Ben buna son derece merak ediyorum», diye
sorar. Ömerü'-Fâruk radıyallahü anh ona cevaben: |
«— Bundan daha fazla merak edilecek şey vardır. Sen bil
mez misin ki; insanın yüzü bir arşın değil, enine boyuna bir karış ancak vardır. Bunun üzerinde ise kaş, göz, ağız, burun bulunması ve mağribden meşrika bütün dünya gezildiği halde bir şahsın diğer bir şahsa benzememesi Cenâb-ı Allah'ın hikmet ve kudretine daha fazla delâlet etmez mi?» demiştir.
B — İnsan ölü bir nutfeden hâsıl olmuştur. İnsanın kendi vücudu ve vücudunda bulunan ağız, burun, göz, kulak, kaş, kirpik gibi her biri ayrı ayrı vazife gören, ayrı ayrı işlere yarayan muhtelif âzaların bulunması, vücud da kemik, et ve deriden ibaret olup kemiklerin içeriye konulması, etin onun üzerine ve derinin ise hepsinin üzerine çekilip onları muhafaza etmesi her halde tesadüfi bir hâl olmayıp bunları böyle tertib üzere bir yaradanın mevcudiyeti herkesce malüm olan bir ha- Kkikattir.
C — İnsanın vücudunda teşkil olunan acâib ve garâib, nazar-ı dikkati çekecek terkibler ile hikmetleri şerh edimiş olan cildler dolusu kitaplara müracaat edileceği malüm olduğundan (Men arefe nefsehü fekad arefe rabbehü)'nun anlamını dikkatli tefekkür etmekte iktifa olunması.
Ç — Yeni doğmuş bir çocukdan söz edelim: Ağzına bir şey tıkayıp beş dakika nefes aldırılmasa derhal öleceğine göre dokuz ay küsur gün havasız ve nefessiz olarak annesinin rahminde yaşaması ve dünyaya gelince hiç bir şey'i farkedemediği halde büyüdükçe mahlükatın mükerrem ve mükemmeli olması bunu deruhde eden bir Cenâb-ı Yezdân'ın mevcudiyetine delâlet etmektedir.
Sekizincisi: (Ve tasriyfürriyâhı) nazm-ı celilesi muktez&sınca rüzgârların delâleti: i
A — Hava, nefsin asli maddesi olması dolayısıyla insan ve hayvanın yaşamalarına hizmet ettiği ve kesilmesiyle de bütün canlı mahlâkatın ölüme mahküm olduğu için her mekânda, ber memlekette bol bol hava ve rüzgâr olduğu,
B — Riyahın yâni rüzgârın, şimali, cenubi, garb rüzgârı, poyraz, sabâ gibi kısımlara ayrılması ve bunların arasında bir