Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Şems-i Tebrîzî — 58–61. anlatılar

58. anlatı Yine eski arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Sivas şehrinde Ahi Muhammed-i Divâne'nin şeyhi ve üstadı olan Esededdin-i Mütekellim (Tanrı her ikisine rahmet etsin,) bir gün, Mevlânâ Şemseddin'in (Tanrı onun sırrını kutlasın) huzurunda, “Siz nerede olursanız olunuz, o sizinle beraberdir” (K., LVİI, 4) âyetini tefsir ediyordu.…

ŞEMS-İ TEBRÎZÎ HAZRETLERİAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 119

58. anlatı

Yine eski arkadaşlardan nakledilmiştir ki: Sivas şehrinde Ahi Muhammed-i Divâne'nin şeyhi ve üstadı olan Esededdin-i Mütekellim (Tanrı her ikisine rahmet etsin,) bir gün, Mevlânâ Şemseddin'in (Tanrı onun sırrını kutlasın) huzurunda, “Siz nerede olursanız olunuz, o sizinle beraberdir” (K., LVİI, 4) âyetini tefsir ediyordu. Mevlânâ Şemseddin buyurdu ki: Bütün faziletine rağmen halkın önünde ondan bir şey sorduğum vakit kızardı. Bir defa ondan: “Sen, Tanrı sizinle beraberdir,” diyorsun; bu nasıl olur? diye sordum. O, “Tebriz'li, senin bu sorudan maksadın nedir?” dedi. Fakat o ne kadar hilim gösteriyorduysa, o kadar da kızıyor ve öf püf ediyordu. Ben: “Burada gezerim, ne mânası var? Bu soruda bir garez vârit değildir. Sen diliyle bağlanmış bir köpeksin ve eziyet etmeyi kendine huy etmişsin, nasıl, “Tanrı sizinle beraberdir? diyorsun? Tanrı kulla nasıl beraber olur?” dedim. O “Evet, Tanrı ilmiyle kulla beraberdir,” dedi. Ben de: “İlim zattan ayrı değildir. Hiçbir sıfat da zattan ayrı değildir,” dedim. Bunun üzerine o: “Eski sorular soruyorsun,” dedi. Ben de: “Eski mâna ne demek; hâşa, bunlar yeni doğdu,” dedim. Bunun üzerine o âciz kaldı. Kalktı baş koyup tazimle meşgul oldu Halk: “İşte kelâmcı budur,” derler ve çokları ona itikat ederler.

Yine birgün buyurdu ki: Şam'da o köpekler, Şihabaddin Maktul'a açıkça kâfir diyorlardı. Ben şöyle dedim: “Hâşa, o Şihab, kâfir nasıl olur? Çünkü nura aittir. Evet güneşin (şemsin) yanında Şihab (yıldız); kâfir (örtülen, kaybolan) olur. Şihab içeri girip tam bir doğrulukla Şems'e (güneşe) hizmet ederse bedir haline gelir, olgun olur. Ben doğrulukla niyazda bulunanlara karşı çok alçakgönüllü, başkalarına karşı ise çok kibirli ve gururlu olurum. Şihabeddin'in ilmi, aklına galipti. Halbuki aklının ilme galip ve hâkim olması lâzımdır. Aklın yeri olan dimağ zayıflamıştı. Bir tayfa, ruh âle- 120 /76

minde zevk buldu, oraya konup yerleşti ve ilâhi âlemden bahseder. Halbuki onlar orasını ruh âlemi olduğu halde ilâhi bir âlem sanıyorlar. Fakat ilâhi fazilet, cezbelerden, herhangi bir cezbe veyahut da bir Tanrı eri ile gelip bunları koltuguna alıp ruh âleminden ilâhi âleme sürükler ve ona: “Uyruğa gir, burada başka bir lâtife vardır, oraya ne konmuş kalmışsın” der. Mansur'a ruh tamamiyle yüzünü göstermemişti. Yoksa o: Ben Tanrı'yım,” nasıl derdi? Tanrı nerede şu 'ena' (ben) nerede. Bu 'ena” (ben) nedir? Bu harf nedir? Eğer o ruh âlemine gömülseydi oraya harf, nasıl sığardı? Elif nasıl sığardı?”

Yine buyurdu ki: Ben, bu şeyhlere: “Benim, Tanrı ile öyle vakitlerim vardır ki...” sözündeki “vakit” süreklilik ifade eder mi?” diye soruyorum. Bu budala şeyhler “Bu, süreklilik ifade etmez,” diyorlar. Nihayet ben: “Biri, Muhammed'in (Selâm onun üzerine olsun) ümmetinden bir dervişe, Tanrı sana huzur versin, diye dua ediyordu. Fakat derviş ona: “Haydi böyle dua etme, bana. Yarabbi, huzuru ondan al, ona huzursuzluk ver, diye dua et; çünkü ben huzur içinde âciz bir duruma düşmüş ve perişan olmuşum, dedi” diye anlattım. Biri: “Ayak yolunda Tanrı'nın adını söylemek ve Kur'an okumak lâzım değildir. Yalnız yavaş okunabilir,” dedi. Ben: “Başkasını ne yapayım? Ben, onu kendimden uzaklaştıramıyorum. Padişah bu attan inmiyor, at ne yapsın? ve “Nerede olursanız sizinle beraberdir, sözü süreklilik ifade etmez. Aslı bilmiyen füru'a başlarsa elbette aksine ve yanlış söyler,” dedim.

59. anlatı

Yine şöyle bir hikâye anlattı: Bir şahıs balığı ve onun büyüklüğünü anlatıyordu: “Sus, sen balığın ne oldugunu ne biliyorsun?” dedi. O: “Bilmez olurmuyum, denizde bu kadar seyahat etmişim,” dedi. Bu sefer o adam: “Eğer biliyorsan, balığın alâmetinin ne olduğunu söyle,” dedi. O: “Balığın alâmeti, deve gibi iki boynuzunun olmasıdır,” dedi. Bunun üzerine o adam: “Ben, senin balıktan hiç haberin olmadığını anladım; fakat bu açıklamandan, senin öküzü deveden ayırıp bilmediğin de malüm oldu.” dedi. Tabiat sahibi değil, gönül sahibi olmak lâzımdır. Tabiat değil, gönlü ara, gönlün yeri nerede? Gönlün yüzü kapalıdır. O sahib, Tanrı'dır. Kıs-

60. anlatı

4/TT-18 ÂRİIFLERİN MENKİIBELERİ 121

kançlıklarından ona gönül sahibi derler.

Yine bir gün Mevlânâ'nın medresesinde, Mevlânâ hazretlerinin huzurunda irticalen gönlünde bulunan ilâhi bilgilerden saçıyordu. Devrin büyükleri de orada idiler. Buyurdu ki, Fahr-i Razi'nin ne kuvveti vardı da: “Muhammed-i Tazi, böyle söylüyor, Muhammed-i Râzi şöyle söylüyor,” dedi. Bu, devrin mürtedi ve mutlak kâfiri olmaz mı? O, tövbe edecekse, niçin onu incitiyorlar ve kendilerini keskin kılıcın üzerine atıyorlar. Sonra hangi kılıcın? Tanrı kulu onlara şefkat ediyor, fakat onların kendilerine hiç şefkatleri yoktur. Nitekim Şeyh Muhammed b. Arabi, Şam'da “Muhammed birzim perdedarımızdır,” diyordu. Ben de: “Kendinde gördüğün şeyi niçin Muhammed'de de görmüyorsun, herkes kendinin perdedarıdır,” dedim. Bunun üzerine İbn-i Arabi, “Hakikat ve marifetin olduğu yerde, davet nasıl olur ve nerede yap, yapma denilir?” dedi. Ben: “Bu fikrin onun olduğunu söyledim. Şu öteki fazilette fazla idi. Bu senin onu inkâr ve tasarrufun davetin ta kendisi değil midir?” dedim. Mademki sen davet ediyorsun ve: “Davet etmemek gerekir” diyorsun, o halde Şeyh Muhammed iyi bir dert ortağı, munis ve derin bir adamdı; fakat o, Peygambere uymuyordu. Biri: “O, Peygambere uymanın ta kendisidir,” dedi. Ben “Hayır, o, Peygambere uymazdı. Şeyh Muhammed çok defa rukü ve secdede bulunuyor ve: “Şeriat ehli bir kulum” diyordu; fakat onun Peygambere uyduğu yoktu. Bana çok faydası vardı, fakat onun Peygambere uyduğu yoktu. Fakat bu fayda, sizden ona ondan da size olan faydaya hiç benzemez. Çakıl taşı ile inci arasında büyük fark vardır,” dedim.

61. anlatı

Yine Şeyh Muhammed çok defa: “Falan hata yaptı, filân hata yaptı. Onu hata yaparken gördüm. Çok defa (hatasını) ona gösterirdim. O başını önüne eğerdi ve: “Oğlum bana kuvvetli bir kamçı vuruyorsun, yani beni çok hızlı sürüyorsun. Bu bir dağdır, dağ. Benim bunda hiçbir garazım yoktur. Nihayet bu çileye ve zikre bak, onlarda Muhammed'e uyma hiç var mıdır? Evet Musa'ya (Selâm onun üzerine olsun) çile için işaret vardı. Fakat Musa'nın istemeye cesaret edemediği Muhammed'e uyma nerede? Bilâkis o, Tanrım beni 122 /9

onun terkisine bindir ve “Beni Muhammed'in ümmetinden yap” (K., VII, 139)” derdi.

Yine Musa “bana göster” (K., VII, 143) dedi, fakat o, bunun Muhammed'e mensup olanların olduğunu anlayınca “bana göster,” yerine “beni onun ümmetinden yap,” dedi. Şimdi birkaç gün Hızır'ın hizmetine git, Hızır da: “Ey Tanrım! Beni Muhammed'in ümmetinden yap,” diyor. Musa ve Hızır'ı yağma eden başka bir nurdur.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.