50. anlatı
Altıncı Bölüm: Peygamber, bir gün buyurdular ki: Çoğunluğa uyun, yani olgun ve bilgin olan şeyhin hürmeti için ve “köylerden uzak bulunun” yani nâkıslarla sohbet (etmemek) için.
Şiir: Ey arkadaş, toprağa bulanacaksan yüksek bir tepenin toprağına bulan.
“Kim, mağfirete mazhar olmuş bir kimse ile yemek yerse, o da mağfirete mazhar olur” sözündeki yemekten maksat, ekmek yemek veya başka bir yemek yemek değildir. Bu ye- 110 /66
mek, haklarında “ferah ve fahur Tanrı'nın rızkiyle rızklanırlar” (K., III, 163 - 164) âyetiyle buyrulan boğazları kesilmiş şehitler için hazırlanmış olan öteki dünyanın gıdasını yemektir,
Nefs-i Emmare kahredildiği vakit, o da bu dünyada şehit ve gazi olmuş sayılır. Kim bu mağfirete mazhar olanla birlikte bu gıdadan yerse, o da mağfirete mazhar olur, yoksa binlerce münafık ve Yahudi (de) Mustafa ile yemek yediler; fakat onların, Peygamberin mağfirete mazhar olduğuna dair itikatları yoktu. Ben: “Peygamberin mağfirete mazhar olduguna tam itikat etmek, ancak gıdayı onunla aynı kaptan yemekle olur. İşte itikadın mükğfatı ve doğru itikadın alâmeti budur. Müslümanlık heva ve hevese muhalefet, kâfirlik de heva ve hevese uymaktır. Şu biri, iman getirdi denildiği vakit, bunun mânası, o adam: “Ben heva ve hevese muhalefet edeceğime ahdettim,” demektir. Şu ötekisi ise: “Ben bunu yapamam, haraç veririm ve öyle yaşarım, dediği vakit peygamber buna razı olup kabul etmiş ve: Kim bir haraç veren kâfire (zımmiye) eziyet ederse, bana ve ahdi içinde bulunan ahit sahibine eziyet etmiş gibidir,” diye ona berat vermiştir. Fakat bir başkası, heva ve hevesten bizar olmadığı halde: “Ben heva ve hevesten bizar oldum, kara olduğu halde beyazım, karga olduğu halde doğanım,” der. Mümine kâfir olmadığı için, kâfire de münafık olmadığı için şükretmek vacibtir. Münafık kâfirlerden beterdir. “Münafıklar Cehennemin en alt tabakasındadırlar?” (K., IV, 144)” derim.
Şöyle garip bir rivayet vardır: Bu, o kadar meşhur olmamıştır. Cehennem ve Cehennemin tabakaları, cehennemlik lerden boşaldığında bir kavmi temaşa için gelirler. Cehennemin tabakalarına yaklaştıkları vakit, bu tabakalarda bulunan kapıların biribirine vurduğunu ve harap, boş bir evin kapısı gibi açılıp kapandığını görür ve münafıkların seslerini işitirler. Onlar: “Siz kimlersiniz? Cehennem, cehennemliklerden boşaldığı halde, siz hâlâ burada bulunuyorsunuz,” diye sorarlar. Onlar da: “Biz münafık tayfasıyız. Bizim için burdan kurtuluş yoktur,” dediler. Bu sözü Şam kadısı Şemseddin-i Cuveyni (veya Huyi) umuma verdiği derste nakletmiştir. Fakat meşhur olmamıştır. Bu sözün mânasını kim anlarsa bundan kendisine bir hisse çıkarır.
Şimdi nifak nedir? Gizli ve açık nifak bizden ve dostlarımızdan ırak olsun. Yüce Tanrı'nın yardımı ile gizli nifakın insan mizacından gitmesi için cehit sarfetmek lâzımdır.
51. anlatı
Yedinci Bölüm: Bir topluluk, âlemin ezeli (kadim) liğinden bahsediyordu. Şems: “Âlemin ezeliliğinden sana ne?” buyurdu.' Sen kendi ezeliliğini açıkla, sen.mi ezelisin, yeni (hadis?) mi? Sende olan şu kadarcık ömrü, âlemin ezeli olup olmadığına değil, kendi halini incelemeye harca. Âlemden maksat iyi işlerin olmasıdır. Her iyi iş can huzuru (cemiyet)' nun sebebidir. Can huzuru (cemiyeti) ise, Yüce Tanrı'ya muhtaç olmaya ve itikada sebeptir. Sende yüz bin fenli ilim olsa da, işler olmadıkça, Yüce Tanrı'ya ihtiyaç duymadıktan, ahirete itikat etmedikten sonra bunların hiç kıymeti yoktur. Eğer sende iyi amel olup da hiçbir ilim olmazsa, ister Arap ol, ister Türk, bu iyi amel dünya ve ahirette şeref ve izzete sebeb olur. Herkes ilim ve fayda arar. Sen, dosttan iyi (amel) elde etmek için, iyi amelin peşinden koş! Zira öz budur. Kabuk da ilimdir. “Tanrı arşa tasarruf etti” (K., XX, 4; XXV, 60) âyeti niçin söylenmiştir.» Tefsirde ne denilmiştir? “Bundan başkasına açıktır,” demişler. Şairin şu şiirinde olduğu gibi tasarruf eder:
Bişr, kılıçsız ve kan dökmeksizin Irak'a tasarruf etti.
Biz, ondan başka dedikleri “tasarruf etti” sözüne niteligini araştırmadan, nasıl olur demeden iman ve dikkatle araştırmaksızın itikat ettik.
Bu sözden ne anlaşılır ve bu “Taha” için tefsirde ne demişlerdir? Tefsirde zâhir ehlinin söylediğinden başka bir şey yoktur. (Onlara göre) Taha, Muhammed'in ismidir. Başka birinin sözüne göre ise onun mânası “ey adam!” demektir. Başka bir söze göre ise “Taha,” ayağını yere koy demektir, zira Tanrı'nın elçisi, yatsı ve teheccüt namazında bir ayak üstünde durmuştu. “Geceden bir kısmını, sana nafile olmak üzere teheccüt eyle...” (K., XVII, 79) âyeti vahyedilince, Pey- 112 /67
gamber bir ayak üstünde o kadar durdu ki ayakları kabardı. Şiir: Peygamberin ayağı, gece ayakta durmaktan kabardı. Nihayet onun bu geceyi uykusuz geçirmesinden Kuba halkı kabalarını yırttılar.
Sonra Tanrı tarafından: “Ey Muhammed! Teh yani diger ayağını yere koy, bir ayak üstünde durma, çünkü biz teheccüt namazını seni incitmek için buyurmadık,” diye bir emir geldi. (Müfessirlerin) demiş oldukları diğer zâhiri sözleri sormuyorum. Bundan başka onların ne söylediklerini sen de söylemiyorsun. O halde, şimdi bunun tefsirini “Levh-i Mahfuz” dan okumak lâzım geldiği anlaşılıyor. O levhin hududu akla sığmaz.
Padişah: “Hizmet etme, çünkü ben senden utanıyorum,” dedi. O da: “Bunu bana söyleme; çünkü beni bundan men edersen sen ve sana olan sevgim gönlümde soğursunuz,” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı (Padişah): “Mademki böyle oluyor, o halde söylemem,” dedi. Yine bir defasında: “Başın ve canın hakkı için benim buna hiç ihtiyacım yoktur, bunu yapma,” der. “Biz sana parlak bir fetih verdik.” (K,, XLVIIN).
Şiir:
Bu, geçmiş ve gelecekteki günahın bağışlanmış olduğu için değildir. Bu, havf ve recadan değil, aşkın coşmasındandır, dedi.”
(Fakat) o: “Senin başın ve canın hakkı için ki, yapacagım,” diyor. Nihayet o kadar ayakta duruyor ki ayağı şişiyor, bunun üzerine Padişah, kızarak: “Yeter artık, bu bana lâzım değildir.” “Tahi: ayağını yere koy veya Ey Muhammed! Biz sana Kur'an'ı zahmet çekesin diye indirmedik” (K., XX. 1). Seni yanıma oturtup konuşacağım. Bunun için senin zahmete girmeni istemiyorum. Tanrı'dan korkana va'zetmek için indirdik. “Yeri ve gökleri yaratan tarafından indirilmiştir” (K., XX, 3-4), buyurdu. Bunun şerhi, avamın (anlayışına) yakındır: Arz, Muhammed'in vücududur. Gökler ise, onun düşüncesi, tasavvuru ve parlak muhayyilesidir. “Tanrı tahta kuruldu” (K., XX, 4). Ben gönlümde ne kadar karar kıldım.
Şiir: Gönül tahtı, heva ve hevesten temiz olarak bayındır oldu. Bunun için “Rahman olan Tanrı tahta kuruldu” âyeti indi.”
Yine sen: “Ben Tanrı'ya ulaşmışım, Muhammed'den müstağniyim,” diyorsun. Fakat Tanrı, Muhammed'den müstağni değildir. Nasıl olur ki onu huzuruna götürmüştür. Ve senin “Eğer biz isteseydik her köye bir peygamber gönderirdik” (K., XXV, 51) dediğin şeyi şimdi hiç yapıp diledi mi? “İsteseydik” sözünü ancak o Muhammed söylüyor ve “eğer ben istersem” diyor. Tanrı, Muhammed için “Eğer sen olmasaydın felekleri yaratmazdım,” dedi. Muhammed de “Gözü gördüğünden meyletmedi” (K., VE, 17), âyetiyle buyrulduğu gibi hareket etti ve: “Sen herkesin arasından beni seçtin. Ben de senden başkasını istemiyorum,” dedi. Muhammed'in uyuması, onun Mi'raca gitmesidir. Sen de onun arkasından gidersin. Yalnız gönlünde karar kılınacak bir yer elde etmeye çalış. Böylece dille değil, sebeplere mübaşeretle dünya tâlibi, taate sarılmakla din talibi; Tanrı erlerine hizmetle de Hak tâlibi olursun.
Şiir: Kadrini ve mertebeni artırmak için sana, senden
- daha iyi bir arkadaş gerektir. Gönlü kırık kimse Müslümandır.
Seleflerimiz kırık vücutlu olmuş gönle ulaşmış ve: “Ben, gerçekten Muhammediyim,” sözünü tamamıyle bırakmışlardır. Gönlü kırık olan bir kavim “Rabbim, çok yüksektir,” dedi. Bununla da kanaat etmediler. Hastaya Âyet-ül Kürsi okuyan bir kavim de olur. Bir kavim de vardır ki Âyet-ül-Kürsidir. Davette hem kahir hem de lütuf vardır. Halvette ise sadece lütuf vardır. Tanrı daha iyi bilir.