47. anlatı
Dördüncü Bölüm: Niyaz utanmayı, kibir de dini götürür. Haris, İblis tabiatlı olur, Tamah gelen yere (tamah edilen şeyi toplama) (cem”); cem? (toplama) gelen yere (toplanılan şeyin kalması için ondan kendini) men etme; men gelen yere (menedilen şeyden kendini) katetme (kesme), kat gelen yere de (toplanılan şeyden faydalandığı için şükür etmemek ve o şey üzerine farz ve lâzım olan şeyi terk etmemek sebebiyle) küfür lâzım geldi. Küfür gelen yere ateş (yani cehennem ateşi) gelir. Böylece eğer cisimden geçer cana ulaşırsan hâdisliğe kavuşursun. Tanrı kadimdir; hâdis (yeni) kadim (ezeliYi nasıl bulur. Toprak nerede, rabların rabbı nerede? Senin yanında, kendisine sıçrayıp kurtulacağın şey ruhtur. Sen ruhu avucuna koyup götürürsen ne yapmış olacağını bil.
Şiir: Senin âşıkların eğer hediye olarak sana canlarını
getirseler, senin başına yemin ederim ki onlar tereciye tere satmış olurlar.
Tereciye tere satmanın ne kıymet ve değeri olabilir. (Çünkü terecide tere fazlasiyle vardır.) Şimdi sen ona niyaz
götür. Çünkü niyazsız olan Tanrı, niyazı sever. O niyaz vasıtasiyle, bu olaylardan birdenbire kurtulacaksın. Başlangıcı oimıyandan sana bir şey bağlanacak ki, bu da aşktır. Aşkın tuzağı geldi ona sarıldı. Çünkü “onlar onu seviyor” (K., V, 59) âyetindeki onların Tanrı'yı sevmesi, Tanrı'nın onları sevmesindendir. O başlangıcı olmıyanı göreceksin “,.. ve o, göz- İri idrâk eder” (K., VI, 103) âyetinin mânası budur. Kıyamet gününe kadar tamamlığı olınıyan bu söz tamam olmıyacaktır.
Yine bir gün Şems'den semâ'ın sırrını sordular. O: “Tanrı'nın tecellisi ve görünmesi, Tanrı erlerine semâ'da daha çok vâki olur. Onlar, kendi varlık âleminden dışarı çıkmışlardır. Semâ, onları diğer âlemlerden çıkartır, hakkın likasına ulaştırır. Hulâsa haram olan bir semâ vardır. O da ululuk edip “haramdır” dedi. Böyle haram olan bir semâ'da el ve ayağın vecdsiz hareket etmesi küfürdür. Bu el ve ayak mut- Taka Cehennemde azap çeker. Bir vecdle (hal) hareket eden el ise, mutlaka Cennete ulaşır. Mubah olan semâ, riyazet ve zühd ehlinin semâ'sıdır. Onların bundan gözleri yaşarır ve kalbleri rikkate gelir. Farz olan semâ da, hal ehlinin semâ'sıdır. Bu beş vakit namaz, Ramazan orucu ve zaruret zamanında su içmek ve ekmek yemek gibi farz-ı ayındır; çünkü “hal” sahiplerinin hayatı bununla kaimdir. Eğer bir semâ ehli Doguda, biri de Batıda semâ etse, her ikisi de birbirinin halinden haberdar olur,” diye cevap verdi.
48. anlatı
Beşinci Bölüm: Biri: “Mevlânâ, tamamiyle lütuftur, fakat Mevlânâ Şemseddin Tebrizi'nin ise hem lütuf, hem kahir sıfatı vardır” dedi ve bir başkası da, “Hepsi bunun gibidir,” dedi. Sonra, gelip Şems'e: “Benim maksadım, bu adamın sözünü reddetmekti. Sizin noksanınızı söylemek değildi,” diye tevil ederek özür diledi. Şems, buna kızdı ve: “Ey aptal! Benim sözüm geçtiği vakit, sen bunu nasıl (tevile kalkıp) özürler dileyebilirsin? Adam. beni, kahir ve lütufla vasıflanan Tanrı'nın sıfatlariyle tavsif etti. O söz, onun sözü olmadığı gibi âyet ve hadis de değildi. Onun dilinden çıkan bu söz, benim hakkımda benim sözümdü. Sen bana nispet edilen kahir ve lütfun, herkeste bulunduğunu nasıl söyliyebilirsin? Bunlar her- 108 /65
keste nasıl bulunabilir? Eğer herkeste bu sıfatlar bulunsaydı, onların kendilerinde bulunan bu akıl ve edeple Bayezid, Cüneyd ve Şibli'nin (derecesine) iki günde ulaşmaları ve onlarla bir tabaktan yemek yemeleri lâzım gelirdi. Eğer onun önünde, o şeyhlerin muamelesinin vasfını etselerdi, o, onların bu muamelesini değil yapmak, yalnız onu işitmekle aklını kaybederdi. Bütün bunlara rağmen (o ulu şeyhlerle) Tanrı arasında bir perde vardır,” dedi.
Yine buyurdu ki: Mevlânâ'nın sadece güzelliği, benim ise hem güzelliğim hem çirkinliğim vardır. Mevlânâ, benim yalnız güzelliğimi görmüş çirkinliğimi görmemişti. Şimdi, münafıklık etmiyor, kötülük yapıyorum ki, beni tamamiyle görebilsin. Benim sohbetime, benim güzellik ve çirkinliğimi gören kimse yol bulabilir. Böyle bir adamın alâmeti de şudur: başkalarının sohbeti ona soğuk ve acı gelir; fakat onlarla sohbet edecek kadar soğuk değil, sohbet edemiyecek kadar soğuk gelir.
Şiir:
Eğer Tanrı yolunun yolcularından olmak istersen,
başkalarının sohbetinden ilgini kes; yoksa müpte-
Iâlara müptelâ olur kalırsın.
49. anlatı
Peygamberler (selâm üzerlerine olsun) de böyle birbirlerinin tarif edeni idiler. İsâ, Yahudiye: “Sen, Musa'yı adamakıllı tanımadın. Musa'yı anlamak için gel beni gör,” dedi. Muhammed de, bir Hıristiyan ve Yahudi'ye: “Siz Musa ve İsa'yı iyi tanımadınız, onları tanıyabilmek için gelip beni görünüz,” dedi.
Peygamberler, birbirlerinin tarif edenleridirler ve onların Sözleri biribirinin sözlerinin açıklayıcısı ve şerhedicisidir. Bundan sonra Eshab, Peygambere: “Ey Tanrı'nın elçisi! Her peygamber, kendinden önce gelen peygamberin tarif edeni idi. Sen peygamberlerin sonuncususun, senin tarif edenin kim ola. cak?” diye sordular. O da: “Nefsini bilen Tanrı'sını da bilir; yani nefsimi bilen, Tanrı'mı da bilmiş sayılır,” diye cevap verdi. Yani Muhammed'e mensup olanlar her bakımdan Muhammed'in “hal” ve “kalini” tarif edenlerdir. Bir kimse ne
kadar fâzılsa, o kadar maksattan uzaktır. Onun fikri ne kadar ince olsa o kadar uzak olur.
Şiir: Onun kapısının toprağına, kalbinin başını koymak suretiyle secde et. Bu kalb işidir, alın işi değildir.
Tanrım, seni tenzih ederim, bu ne sırdır? Her şey insan oğluna feda, insan oğlu da kendi nefsine feda olmuştur. Tanrı, hiçbir zaman da: “Ben gökleri ve Arşı tekrim etmedim,” buyurmamıştır. Eğer Arşa çıksan hiç faydası olmaz. Gönül kapısının açık olması lâzımdır. Peygamberlerin, velilerin, sofilerin çalışıp canlarını çıkarmaları, hep bunun içindi ve hep bunu aradılar. Bunların hepsi bir insandır. Kendini bilince her şeyi de bilir. Niyaz da, kahır sıfatı da sendedir. “Yarabbi sen benim kavmimi hidayete ulaştır, çünkü onlar bilmiyorlar” (K., XVITI, 72) âyetindeki kavimden maksat, benim kavmim yani cüzülerimi hidayete ulaştır demektir. Cüzüler, bu kâfirlerdi, fakat onun cüzüleri idiler.
Şiir: İyi kötü herkes dervişin cüzüdür. Eğer böyle olmazsa, derviş olmaz.
Eğer cüz olmasalardı, o ayrı, müstakil kalırdı. Kül nasıl olurdu. Tanrı “külliyatı bilir, fakat cüziyeti değil,” sözünde madem ki külliyat demiştir, o halde hangi cüz küllün dışında kalabilir. Tanrı gerçeği herkesten daha iyi bilir.