Abdullah-ı İlâhî ve Emir Ahmed Buhârî'den Müceddidî ve Hâlidî ağlara uzanan İstanbul Nakşibendî tarihini tekke ve kişi zincirleriyle ayırır.
Abdullah-ı İlâhî'nin İstanbul durağı
Abdullah-ı İlâhî, Simav ve Orta Asya'daki eğitiminden sonra İstanbul'da Zeyrek Medresesi'nin odalarında faaliyet gösterdi. Kalabalık çevreden uzaklaşarak Vardar Yenicesi'ne gitmesi, İstanbul'daki ilk Nakşibendî etkinin kesilmesi değil Emir Ahmed Buhârî eliyle yeni bir merkez düzenine geçmesi anlamına gelir.
Üç Emir Buhârî tekkesi
Fatih, Ayvansaray ve Edirnekapı'daki Emir Buhârî tekkeleri aynı ad altında tek yapı gibi okunmamalıdır. Kuruluş tarihleri, bânileri ve postnişin dizileri farklıdır. Fatih tekkesi II. Bayezid himayesiyle; Ayvansaray tekkesi 1512-13 civarında; Edirnekapı'daki yapı ise Mahmud Çelebi'nin vakfıyla belirginleşti.
İsim benzerliği uyarısı
Unkapanı'ndaki Emir Buhârî Tekkesi, 1516'da vefat eden Emir Ahmed Buhârî'den değil 1586'da vefat eden aynı adlı başka bir Buharalı sûfîden adını alır. Bu ayrım kişi ve mekân kayıtlarında korunmalıdır.
İlim ve sanat çevresi
Emir Buhârî'nin halifeleri ve tekkeleri yalnız zikir halkası oluşturmadı. Lugat müellifleri, hattatlar, şehzade hocaları ve müderrisler bu çevreden çıktı. Hekim/Hakîm Çelebi'nin Fildamı Zâviyesi de Nakşibendî irşad ile ulemâ ve devlet çevresi arasındaki teması gösterir.
Müceddidî ve Hâlidî safhalar
XVII-XVIII. yüzyıllarda Müceddidiyye'nin Hicaz ve Şam bağlantıları İstanbul'a yeni silsileler taşıdı. XIX. yüzyılda Hâlid-i Bağdâdî halifeleri tekke, medrese ve sohbet halkaları üzerinden etkili oldu. Bu safhalar erken Ahrârî-İlâhî hattının basit devamı değil, aynı ana yol içinde yeni coğrafî ve fikrî ağlardır.