HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Rusçuk’ta doğumu ve İstanbul’a gelişi
Asıl adı Mustafa olan Beyânî, bugün Bulgaristan sınırlarında bulunan Rusçuk’ta doğdu ve Cârullahzâde lakabıyla tanındı. Bazı eski kayıtlarda Tekirdağlı gösterilmesi, Tekirdağ’ın bir dönem Rodosçuk adıyla anılmasından doğan karışıklıkla açıklanır. İlk öğrenimini Rusçuk’ta gördükten sonra İstanbul’a giderek devrin ilmiye çevresine katıldı.
Ebüssuûd Efendi ve Mehmed Çelebi çevresi
Kaynaklar, Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin oğlu Mehmed Çelebi’den faydalandığını ve onun Halep kadılığı sırasında bir süre hizmetinde bulunduğunu kaydeder. Beyânî ise kendi tezkiresindeki hal tercümesinde doğrudan Ebüssuûd Efendi’den mülâzım olduğunu söyler. Bu iki kayıt birlikte okunduğunda, tahsilini Mehmed Çelebi yanında ilerletip mülâzemet ruûsunu Ebüssuûd Efendi’den aldığı anlaşılır.
Hattatlığı ve Kestel Medresesi
Şükrullah Halife’den ta‘lik icâzeti aldı. Hocasının tamamladığı tefsir nüshasını güzel yazısıyla temize çekmesi, onun yalnız şair ve âlim değil, metnin istinsah ve dolaşımında görev alan bir hattat olduğunu da gösterir. Bu hizmetin ardından yirmi akçeli Kestel Medresesi’ne müderris tayin edildi.
Havran kadılığı ve hac yolculuğu
Müderrislikten sonra Havran kadılığına getirildi. Görevi sırasında hac farîzasını yerine getirmek üzere Hicaz’a gitti. Hac dönüşü, hayatındaki en belirgin yön değişikliğine sahne oldu: resmî ilmiye görevlerinden ayrıldı ve tasavvufî terbiyeyi merkeze alan yeni bir döneme girdi.
Halvetiyye’ye intisabı
İstanbul’da Sofular Halvetî Tekkesi şeyhi Ekmeleddin Efendi’ye bağlandı. Buradaki aidiyet Halvetiyye ana yoluyladır. Sofular Tekkesi’nin sonraki yüzyıllarda Şâbâniyye’ye intikal etmiş olması, Beyânî’nin yaşadığı XVI. yüzyıldaki nisbetini Şâbânî yapmaz. Bu sebeple hayatı, tekkenin sonraki kol değişiminden ayrı değerlendirilmelidir.
Gelibolu zâviyesi ve Sofular postu
Bir süre Gelibolu’daki zâviyelerden birinde kaldı. Şeyhi Ekmeleddin Efendi’nin vefatından sonra onun vasiyetiyle 985/1577-78’de Sofular Tekkesi postuna geçti. Yaklaşık yirmi yıl boyunca burada irşad ve tekke hizmetini sürdürdü. Böylece müderris ve kadı olarak başlayan meslek hayatı, İstanbul’un Halvetî çevresinde uzun süreli şeyhlikle tamamlandı.
Şiirinin iki dönemi
Beyânî kendi şiir hayatını tasavvufa girmeden önce ve sonra olmak üzere iki devreye ayırır. İlk dönemde Türkçe şiirler ve nazîreler söyledi. Halvetî terbiyeye girdikten sonra aşk ve muhabbet merkezli tasavvufî şiire yöneldi; ağırlıkla Arapça şiirler yazdı. Ebüssuûd Efendi’nin Arapça beyitlerine nazîre ve tahmîsleri bu ikinci dönemin başlıca örnekleridir. Şiirleri müstakil bir divanda toplanmamış, çeşitli şiir mecmualarında dağınık hâlde kalmıştır.
Beyânî Tezkiresi’nin kuruluşu
Beyânî’yi edebiyat tarihinde kalıcı kılan eseri, 1000/1592’de tamamladığı ve müellifinin adıyla anılan Tezkiretü’ş-şuarâdır. Eser, Kınalızâde Hasan Çelebi’nin geniş tezkiresini seçerek kısaltır; ancak yalnız mekanik bir özet değildir. Beyânî, daha sonra şöhret kazanan bazı şairleri de ekleyerek başka kaynaklarda bulunmayan isimleri kayda geçirmiştir.
Tezkirenin tertibi ve yöntemi
Tezkire bir mukaddime, iki bölüm ve hâtimeden meydana gelir. İlk bölümde padişah ve şehzadeler, ikinci bölümde alfabetik sırayla şairler yer alır; toplam 249 şahsiyet tanıtılır. Beyânî, uzun ve ağır cümleleri kısaltarak doğum yeri, isim, unvan, eğitim, hocalar, meslek, vefat ve şiir örnekleri gibi temel bilgileri korumaya çalışır. Osmanlı şiir tarihinin başlangıcını II. Murad devrinden ziyade Fâtih devriyle ilişkilendirmesi de kendi edebiyat tarihi görüşünü gösterir.
Vefatı ve kabri
Beyânî Mustafa Efendi 1006/1597-98’de İstanbul’da vefat etti. Yaklaşık yirmi yıl şeyhlik yaptığı Sofular Tekkesi’nin hazîresine defnedildi. Rusçuk’tan İstanbul ilmiye çevresine, Bursa ve Havran’daki resmî görevlere, Hicaz yolculuğuna, Gelibolu zâviyesine ve nihayet Sofular postuna uzanan hayatı; ilim, hat, şiir ve tekke kültürünü aynı şahsiyette birleştirir.