Bedreddin Muhammed ile Sadreddin Muhammed, Buhara’da aynı hücrede kalır ve birlikte ilim tahsil ederlerdi. Reşehât onların birlik ve beraberliğinin çok kuvvetli olduğunu söyler. Daha sonra Uzun Hasan Ata ve Seyyid Ata ile beraber mürşid arayışına çıktılar; Taşkent sahrasında Zengî Ata’nın sohbetine eriştiler.
Zengî Ata’nın hizmetine girdikten sonra Sadreddin’in hâlinin günden güne ilerlediği, Bedreddin’in ise kendisini gerilemiş hissettiği anlatılır. Bedreddin bunun üzerine, daha önce Seyyid Ata’ya yardımcı olan Anber Ana’ya gitmeye karar verdi. Uygun bir vakitte onun huzuruna çıktı; ağlayarak derdini anlattı ve Zengî Ata’nın rahat bir zamanında kendisi için aracılık etmesini istedi.
Bedreddin’in talebi şuydu: “Ben ve Mevlânâ Sadreddin bu yüksek kapının hizmetçileriyiz. İnayetin ona daha fazla yönelmesinin hikmeti nedir? Benden bir kusur ortaya çıktıysa bildirilsin ki onu telâfi etmeye çalışayım.”
Zengî Ata sahradan döndüğünde Anber Ana bu sözleri ona aktardı. Menkıbeye göre Zengî Ata, Bedreddin’in maksad kapısının açılmamasını ilk karşılaşmadaki iç hükmüne bağladı: Bedreddin, onun dış görünüşünü görüp irşad iddiasını gönlünden küçümsemişti. Ardından Anber Ana’nın ricasını kabul ettiğini, Bedreddin’in kusurunu bağışladığını söyledi ve onu huzuruna çağırdı.
Reşehât, Zengî Ata’nın iltifat ve teveccühüyle Bedreddin’in hâlinin bir anda değişmesini “bakırın hâlis altına dönüşmesi” benzetmesiyle anlatır. Bedr Ata’nın Sadr Ata’nın derecesine ulaştığı ve bundan sonra tarikat menzillerinde sürekli ilerlediği nakledilir. Bu anlatı tarihî olay ayrıntısından çok, sûrete bakarak hüküm vermenin zararı, kusuru kabul etme, tevbe, aracılık ve manevî terbiyede teslimiyet üzerine kurulmuş bir gelenek dersidir.