Nice zenginler, nice hükümdarlar ve nice bahtsız insanlar vardır ki ölüm gelip çattığı zaman, servet ve saltanatlarına bakarak:
— Lâ'net olsun böyle servete, lâ'net olsun böyle saltanata!.. diye hayıflanmışlar, servet ve saltanatları da onlardan sormuşlardır:
— Neden bize giderayak lânet ediyorsun?
- Beni Rabbimden alıkoyan, ibadet ve tâ'atime engel olan sizler değil misiniz?
— Sen bize değil, kendi kendine lâ'net et... Bizim ne suçumuz var? Bizi, Rabbinin murad ettiği hayırlı yerlerde ve işlerde de kullanabilirdin, ibadet ve tâ'atine devam edebilirdin... Seni, bunlardan bizler mi alıkoyduk? Sen, kendi nefsine,
şehvetine ve zulmüne bizi vasıta kıldınsa suç bizim mi? Bir fakir ailenin kışlık ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir kaç altın, bir fahişenin boynuna da takılabilir. Bu takdirde, suç o altınlarda mı, onu yerli yerinde kullanmayanda mıdır? diyecekler ve o gafilleri mutlâka susturacaklardır.
Ey akıl ve iyman sahipleri!..
Bu dünya hayatında bütün mahlûkat, Hz. Süleyman aleyhisselâm gibi senin emir ve fermanına boyun eğseler, hepsi sana itaat eyleseler, bu itaat ve mutavaatleri ancak 40 - 50 sene gibi kısa bir müddet içindir. Elli yıl sonra ne sen bâki kalırsın, ne de sana itaat edenler kalır... Şu halde, bu 40 - 50 yıllık hükümranlığının, sana ne faydası olur sanıyorsun?
Bir hükümdar veya devlet başkanı, farz-ı muhal yüz yıl iktidarda kalsa, çevresinde ona itaat edenler, onu gerçekten sevenler, bir dediğini iki etmeyenler, bu bir asır içinde bâki mi kalırlar? Hepsi, birer ikişer çekilir gider, isimleri ve cisimleri ise kısa zamanda unutulur. Onlardan sonra gelenler ise belki ona itaat etmezler, onu sevmezler ve onun emirlerini dinlemezler. Hattâ, kendisine karşı isyar ederler, su-i-kast hazırlarlar ve onu mahvetmeğe çalışırlar. Halbuki, dünya o hükümdar veya devlet başkanına da, onu sevenlere de sevmeyenlere de bâki değildir. Gün olur, hiçbirisinin isimleri cisimleri anılmaz olur. Bizden önce gelip geçmiş zâlimlerden hangisi bugün fermanını dinletebiliyor? Hangisinin hükmü geçiyor? Hangisi muhteşem saltanatını sürdürebiliyor? Çoğunun isimleri tarih kitaplarına ZÂLİM olarak kayıt ve tescil edildi, her zâlim gibi bunlar da tel'in olundu, hikâyeleri de herkese ibret vesi-.
lesi kılındı. Bir çok zâlimler var ki, insanlık adları anıldıkça yüzünü dahi görmedikleri o bahtsıza lânetler yağdırıyor.
Binaenaleyh, nefsin hevâ ve hevesine uyarak Allahu tealâ'- ya isyan ve adavet, Resûl-ü müctebâ'yı inkâr ve muhalefet akıl kârı değildir. 40 - 50 yıllık dünya menfaat ve saltanatı için, ebedi âlem olan âhireti terketmek ve hele onu tahribe çalışmak mü'min ve müslim işi olamaz. Mü'min ve müslim olan, fâni cihanı bâki cihana feda eder, âhiret hayatını dünya hayatına,
Allah ve Resûlüne itaati, nefse itaate tercih eyler, isyanını itaate ve tâ'ate çevirir, cehennem yerine cenneti hak ediverir.
Böyle olunca da, cânını cânanına, mal ve mülkünü Kur'anına kurban eder, âlelade bir garip iken Rabbine karib olur. Bütün dünya kişinin tapulu malı olsa, doğudan batıya, kuzeyden güneye ün salsa, milyonlarca muhafızı bulunsa, sonunda ecele mağlûp ve ölüme mahkûmdur. Ne serveti, ne şöhreti, ne ma'- iyyeti kimseyi o mukadder âkibetten yani ölümden kurtaramamıştır, kurtaramayacaktır.
Ne hazin ve ne kadar acıdır ki, gözlerimizi örten gaflet ve cehalet perdesi, dünyayı âhirete tercih etmemize sebep oluyor.
Dünya hırs ve tamahından bir türlü kurtulamıyoruz. Hak divanına açık alınla çıkacak halde bulunmadığımızı bile bile bu gaflet ve cehaleti sürdürüp gidiyoruz. Hiçbirimizde kanaat kalmadı, hamiyet kalmadı, değil birbirimize hattâ kendimize merhamet kalmadı, şükür kalmadı, fikir kalmadı, zikir kalmadı. Dünyanın nesine güveniyor ve ne ile ferahlanıyoruz? Nerede bulunursak bulunalım, orada elbette Yahudi de vardır, Hristiyan da vardır, müşrik, münkir, mülhid ve münafık da vardır. Dikkat ediniz, mü'min ve ınüslim olmayan bu güruh, ni'met, ziynet, mal ve mülk bakımlarından dünya için senden ve benden fazla çalışmışlar, seni ve beni her yönden geçmişlerdir. Bizde ise, ne dünya hırsı var, ne âhiret hırsı!.. Onların âhiretleri yok ama, hiç olmazsa dünyaları var. Kalbimiz temiz diyoruz, âhiret için çalışmıyoruz, hiçbir hazırlık yapmıyoruz, derlenip toparlanamıyoruz. Günümüzü gün etmekle ömür çürütüyoruz. Ağır sanayi diyoruz, kâfirlere muhtacız. Petrol işletmesi diyoruz, kâfirlere muhtacız. İhracat diyoruz, kâfirlere muhtacız. İdhalât diyoruz, kâfirlere muhtacız. Ilâç sanayi'i diyoruz, kâfirlere muhtacız. Kredi veya dış yardım diyoruz, yine kâfirlere muhtacız. Peki, biz ne yaparız? Sadece dedi-kodu, yerme, kınama, kötüleme, birbirimizi aldatma, milletin gözünü boyama, rey hesabı, oy hesabı, seçim hesabı, geçim hesabı ile meşgulüz. Gözümüz başka bir şey görmüyor, aklımız başka bir şeye ermiyor. Demokrasi, demokrasi diye üzerine titrediğimiz ve ne idüğü belirsiz bir rejim haline getirdiğimiz nesnenin yorumlanmasında ve uygulanmasında bile hâlâ bir anlaş..
maya varamadık. Oysa:
Durur ahkâm-ı nusret ittihad-ı kalb-i milletten, Çıkar âsar-ı rahmet ihtilâf-ı re'yi ümmetten...
Gerçek demokrasi işte budur. Zira, iki cihan serveri (İhtilâfi ümmetiy rahmeten vasi'aten) buyurmuşlardır. Fakat, bu ihtilâf bir grubun doğuya, öteki grubun batıya yönelmesi demek değildir. Hedef aynı olacak ve o müşterek hedefe, elbirliği ile, gönülbirliği ile, işbirliği ile nasıl varılacağı konusunda herkes düşüncelerini açıkça ve serbestçe söyleyecek, müsbet ve hayırlı bir sonuca varıldı mı, herkes onun üzerinde ittifak ve ittihad edecektir. Dini ve milli birlik ve beraberlik işte budur. Yoksa, birinin AK dediğine öteki KARA derse ve her ikisi de kendi düşünce ve kanaatinde israr ederse, ona çözüm bulabilmek için başbaşa çareler aramazlarsa o ihtilâftan ittihad değil, bugünkü gibi anarşi çıkar. fitne çıkar, fesat çıkar.
Her ne hal ise, keferenin âhireti yok ama, hiç olmazsa dünyası var. Bizim ise, ne dünyamız ne âhiretimiz var!.. Oturup hüngür hüngür ağlayacak haldeyiz kardeşlerim!.. Değil âhiretimizi, burnumuzun ucunu bile göremeyecek hale gelmişiz.
Çepçevre tehlikelerle kuşatılmış haldeyiz, hangi yana dönseniz.
bir din ve devlet düşmanının tuzağı ile karşılaşıyorsunuz. Bir çokları, bilerek veya bilmeyerek bu tuzaklara düşüyorlar, yollarını şaşırıyorlar, ihanete varacak kadar haddi aşıyorlar, vuran vurana, kıran kırana savaşıyorlar, din, millet ve devlet düşmanları hergün biraz daha maksatlarına ulaşıyorlar, içeriden ve dışarıdan bizi bölmek ve parçalamak için geceli gündüzlü çalışıyorlar. Biz ne yapıyoruz? Birbirimizin kuyusunu kazıyoruz, haram - helâl ne bulursak yiyip yiyip azıyoruz, yarar mı, zarar mı hiç düşünmeden aklımıza geleni yazıyoruz, sonra da oturup kendi kendimize kızıyoruz. Danışma yok, anlaşma yok, kaynaşma yok, hergün biraz daha birbirimizden kopuyor ve uzaklaşıyoruz. Bu böyle gitmez efendiler! Ölüm var, kabir var, sorgu - sual var, hesap var, cevap var, cennet var cehennem var.