Bütün mesleklerde, memuriyetlerde, en küçüğünden en yükseğine kadar bütün mevki ve makamlarda durum aynıdır.
Evet, bizler dünyaya tâlibiz, âhiret bize tâlip!.. Bizler yaşamaya tâlibiz, ölüm bize tâlip!.. Biz günaha, suça, kötülüğe, isyan ve nisyana tâlibiz, cehennem de bizi yakmağa tâlip!..
Oysa, böyle mi olmalı? Bizler, sevaba tâlip olmalıyız ki, cennet de bize tâlip olsun... Biz, rizaya tâlip olmalıyız ki, Allahu tealâ da bize tâlip olsun... Biz, cemale tâlip olmalıyız ki, cemal-i lâ-yezâl da bize tâlip olsun...
Gafiller, dünyadan ne kadar ayrılmak istemeseler de, onlara tâlip olan ölüm günün birinde, hiç umulmadık ve beklenmedik bir ânda çıkagelir. Ölümün uğramadığı ülke, yolunun geçmedigi belde, kapısını çalmadığı kâşâne veya virane yoktur. Dünya âleminde nerede hayat varsa, ölüm orada hazırdır.
Eskiler: (Gelin girmedik ev olabilir ama, ölüm girmedik ev aslâ olamaz.) derlerdi. Olüm, fakirin kulübesine de, kralların ve padişahların saraylarına da dilediği ânda pervasızca girebilir. Esasen, nereden geldigini bilen, birgün geldigi yere döneceğini de iyi bilir. Asıl vatanımız olan öteki âlemden, gurbete çıkmış bir reçber, bir işçi gibi dünyaya gelmiş kişileriz. Belirli bir süre sonra elbette ve elbette vatan-i aslimiz olan ebediyyet âlemine döneceğiz. Bu gurbet ve çalışma hayatında hayırdan ve şerden ne kazandıksa ancak onu götürebiliriz. Bizi bu gurbet ve çalışma hayatına gönderen de mutlâka hayır veya şer ne kazandığımızı soracak ve bizden hesap isteyecektir.
Dünya hayatından ayrılmak istemiyorsun, ölmeği ise hiç düşünmüyorsun. Iyi, güzel ama ölümden kaçmak ve kurtulmak nasıl mümkün değilse, ölümsüzlük nasılsa arzu ve iradene bağlı bırakılmamışsa, sayılı nefeslerin tamamlanıp ecelin dolduğu zaman (Efendim, lûtfen ölmek zahmetinde bulunur musunuz?) diye senden izin ve müsaade alınmıyorsa, seni bu
dünya gurbetine gönderen Rabbine hesap vermekten de kaçınamazsın, sorumluluklarından kurtulamazsın, azaptan ve ikaptan yakanı sıyıramazsın. Bir gün gelecek öleceksin, kabir denilen o karanlık çukura gireceksin, orada ilk defa sorguya çekileceksin, âhiret azığın ve hazırlığın yoksa hayli sıkıntılar çekeceksin, sonra mahşer yerine sürüleceksin, hayatının hesabını vereceksin, bütün suçlarını, kabahatlerini, kötülüklerini, günahlarını, isyanlarını eline verilecek amel defterinden bizzat kendin okuyacaksın, dünya hayatında işlediklerini birer birer kendi ağzınla itiraf edeceksin.
— Söylemem, saklarım, orada da yuttururum zannetme!.
Söylersin, hem öyle söylersin ki, ellerin, ayakların, gözlerin, kulakların; bütün aza ve cevarihin de sana ve senin kötülüklerine tanıklık ederler.
— El ve ayak da konuşur mu imiş? deme!.. Konuşur, hem bülbül gibi konuşur ve herşeyi itiraf eder. Nasıl mı? Dünya hayatında görmüyor musun? Mütehassıs polisler gelip hırsızın veya katilin parmak izlerini alıyor ve suçluyu meydana çıkarıyorlar. Bahçedeki ayak izleri, suçluyu ele veriyor. Katilin eteğine bulaşan bir damla kan, maktulün kimin tarafından öldürüldüğünü isbat ediyor.
Gafleti ve cehaleti bırak, iymana ve iykana gel, inkârı bırak, ikrara gel, tekzibi bırak, tasdike gel...
Biz, bizi bilmez idik, bizi kendinden eyledi;
Aşikâre kıldı bizi, kendini pinhân eyledi...
Bir gün, ölümün seninle akraban arasına girecektir. Dünya. gerçekten iki kapılı bir handır. Bir kapıdan gelinir ki, ona ana rahmi denilir. Bir kapıdan da çıkılır gidilir ki, o ikinci kapıya da kabir kapısı denilir. Dünya mülkü fânidir, bu iki kapılı han sana kalır sanma!.. Buradaki ikametimiz mahdut ve muvakkattir, gelip geçicidir. Ölümden sonra dünyada kalanlarla görüşmek ve anlaşmak mümkün değildir. Ancak, Allahu tealâ'nın izniyle, rü'yâ veya keramet yolu ile görüşülebilir. Şu halde, fâni ve gelip geçici olduğunu bile bile, bu dünyaya sıkı
sıkı bağlanmak neye? Kâfirler ve münkirler gibi şiddetle, şehvetle sarılmak neden? Aklın yok mu, fikrin yok mu? Düşünme kabiliyetin yok mu? Yalnız yiyip içmeğe, gezip eğlenmeğe gelmediğini neden anlayamıyorsun? Aşırı muhabbet edenler, bu dünya hayatından pek güç ayrılırlar ve hayal kırıklığı ile başbaşa kalırlar. Zira, insanın aşırı derecede sevdiği ve muhabbet ettiği bir şeyden ayrılması çok zor ve çok güç olur. Demek oluyor ki, dünyaya aşırı muhabbet edenlerin ölümleri de daha şiadetli ve acı olur. Bununla da kalmaz, asıl hayat olan ebediyyet âlemi denilen âhiret hayatı kendisine zindan olur. Çoğu insanlar, yiyemeyecekleri malları, altun ve gümüşleri biriktirirler, içinde oturup rahat etmek kısmetleri olmayan evler, apartmanlar, köşkler, villâlar yaptırırlar. Sonra da bunların hepsini başkalarına bırakır, geçer giderler. Biriktirdiklerini kimler için biriktirdiklerini, yaptıklarını kimler için yaptırdıklarını kimler için hazırladıklarını kendileri de bilemezler. Oysa, varıp gidecekleri yerin kabir olduğunu pekâlâ bilirler ve nasip olursa beraberlerinde beş altı metre beyaz kefenden başka bir şey götüremeyeceklerini, kendilerinden önce gelip geçenlerin de götürmediklerini hiç şüphesiz bilirler. Böyle olduğu halde, yakın bir gelecekte terkedip gidecekleri fâni dünya mülkünü imâr ederlerde, bâki ve ebedi âhiret mülkünü harap bırakırlar. Bu nasıl irfan ve ne acayip iz'andır. Sen tut, kendin ebediyyen içinde oturamayacağını bile bile köşkler villâlar yaptır, milyonlarca lira harca etrafinı pembe veya yeşil mermerlerle, mozaiklerle kaplattır, sonra bütün bunları bırak kara toprağa gir!.. Bu alış-verişin kârı neresinde, bu hesabın akılla, mantıkla izahı nesinde? Böylesine, akıllı insan denilebilir mi- Ahiretini inkâr edenler, ya kâfirdir veya kendisini müslünan zanneden ahmak gafildir. Servet sarhoşluğu, söhret sarhoşluğu, mal ve ikbal sarhoşluğu, mevki ve makam sarhoşluğu ile başları dönen ve kendilerine malik olamayan bahtsızlar, elbette kendilerine o serveti, o şöhreti, o mal ve ikbali, o mevki ve makamı kimin verdiğini unuturlar, bir takım safsatalarla kendilerini avuturlar, kulluk görevlerini ve âhiret ödevlerini terk ve ihmal ederler ve sonunda derin bir hüsran içinde
kendilerine ait olduğunu sandıkları herşeyi yüzüstü bırakıp giderler.
Şöyle bir soru akla gelebilir:
— Hepsi güzel hoş ama; bütün bu saydıklarınız yani servet, şöhret, mal ve ikbal, mevki ve makam neden bu derece zemmedilecek kadar kötü olsun? Insana, dünya hayatında bunlar lâzım değil midir?
Biz de, âcizane cevap verir ve deriz ki:
— Aslında, hiçbirisi kötü değildir. Kötü olan, bütün bunları kuluna bahş ve ihsan eden Rabbini unutmak, kulluk ve insanlık görevlerini yerine getirmemek, dünya hayatına mağrur olmak ve onunla avunmaktır. Bir başka deyimle, kulu Rabbinden ayıran, ona bir takım görevleri bulunduğunu unutturan, ölümden ve âhiret hayatından gaflet ettiren herşey bi-zâtihi kötüdür, çirkindir, mezmumdur. Kişi, servet, şöhret, mal ve ikbal, mevki ve makam sahibi olabilir. Ama, kalbinin asıl meyledeceği şeyler bunlar değildir. Asıl hüner, eline geçen ve Hakkın balışayişi olduğuna aslâ kuşku olmayan bu fâni ninetleri, Allahu talâ'nın muradı üzere yerli yerince kullanmak, ona sıkı sıkı bağlanmamak, âhiret vazifelerinde oyalanmamak ve hepsinden önemli olarak önünde sonunda öleceğini ve herşeyi terkedip ebedi âleme gideceğini yakinen bilmektir.