Hastalanıp yataklara düşmeden sağlık ve sıhhatin, ihtiyarlık gelip çatmadan gençlik ve kuvvetin, fakir ve muhtaç düşmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ecel erişmeden hayatın kıymet, ehemmiyet ve faziletini takdir edelim, bunları ganimet bilelim, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, hemen yarın ölecekmişcesine âhiret için çalışalım, bu ikisi arasında tam ve âhenkli bir denge kuralım. Bak, daha dün mahalle arasında çenber çeviriyor, uçurtma uçuruyordun. Bugün, hareketlerin zorlaştı ve ağırlaştı. Artık, eskisi gibi ne koşabiliyor, hattâ ne de yürüyebiliyorsun. Sağlığın yerinde olmazsa namaz, oruç ve hac gibi ibadetlerin hiçbirisini yapamazsın. Oyle ise, sıhhatin ve kuvvetin yerinde iken, ibadetlerini vaktinde, tam ve eksiksiz olarak yapmağa bak... O büyük yolculuk için hazırlıkların başı ibadet ve tâ'at ise, beraberinde götürebileceğin azığındır, azıkların en hayırlısı da takvâ'dır. Günlerini, Hakka kulluk görevini yerine getirerek değerlendir, helâlinden kazandığını geçimleriyle mükellef olduklarının ihtiyaçlarına, yoksullara ve muhtaçlara sarfederek Hak katında semerelendir, öksüzleri ve yetimleri sevindir, ağlayanların gözyaşlarını sil ve dindir. Aklın erdiği ve gücün yettiği kadar ilim tahsiline de önem ver, bir san'at ve mârifet sahibi ol!..
Allahu azim-üş-şân cümlesine rahmet ve mağfiret buyursun, dedelerimiz ve babalarımız kışlık yakacaklarını yazdan, hattâ kış biter bitmez mayıs ayından alır, odunluğa veya kömürlüğe yerleştirirlerdi. Ninelerimiz ve annelerimiz de, sebze ve meyvelerin bol ve ucuz olduğu mevsimlerde turşular, salamuralar kurarlar, reçeller kaynatırlar, erişte keserler, tarhana hazırlarlardı. Şimdiki gibi, soğuklar bastırınca elde bidon bakkal bakkal gaz aranmaz, oduncudan küfe küfe odun veya kömür taşınmazdı. Her evin, haline göre bir kileri bulunur, bugünkü gibi günlük ihtiyaçlar veresiye defteriyle mahalle bakkalından alınmazdı.
Bunu rastgele bir örnek olsun diye vermedim. Insafınıza sığınırım: Kış dediğin, ayaz dediğin 3-4 haydi haydi 6 ay çeker. Ama, kişinin hazırlığı buna göre olursa elbette rahat eder ve zor günlerde sıkıntı çekmez. Kaldı ki, herhangi bir sebep ve ârıza dolayısiyle bu hazırlıklar yazdan yapılmasa bile, kışın biraz daha fazla para ödeyerek temin ve tedariki mümkündür.
Fakat, âhiret yolculuğu dediğimiz o büyük sefer için hazırlık yapılmaz, tedarikli bulunulmazsa sıkıntı ve meşakkat muhakkak ve mukadderdir. Zira, o büyük sefere çıkıldıktan sonra, beraberinde takvâ azığı bulunmayanların bunu oralarda bulup alabilmeleri mümkün ve mutasavver değildir. Acaba, dünyanın kara kışı olan zemheride çekilen sıkıntılar, âhiretin zemheriri olan cehennemden daha mı zor ve çetin geliyor? Cehennem azap ve ıztırabı daha zor ve çetin ise, ona göre neden
hazırlık ve tedarikli bulunmuyoruz? Dünya ni'metlerini de bahş ve ihsan buyuran Allahu zülcelâl vel-kemal hazretleridir, bunu biliyor ve inanıyoruz da neden Hakka tevekkül etmeyip yazdan kış hazırlığı yapıyoruz ve buna mukabil, âhiret ni'metlerini de, ukubetlerini de yine Rabbimizin bahş ve ihsan buyuracağına tam bir tevekkül içine giriyor, ona kulluk görevlerimizi yerine getirmiyor, ibadet ve tâ'atte bulunmuyoruz, Neden, suçlarımıza ve günahlarımıza tövbe ve istiğfar etmiyor ve kötülüklerimize devam ediyoruz? Sıcak yaz günlerinde, kızgın güneşin altında başımız açık duramadığımız, bizi hareretten koruyacak bir serpuş veya gölgesine sığınacak bir ağaç aradığımız halde, mahşer günü cehennemin hararetinden korunup kollanmak için gölgeliğin de bu fâni âlemden tedarik edilmesi gerektiğini bildiğimiz halde, neden böyle bir sâyebana talip olmuyoruz? Neyimize güveniyoruz? O müthiş günün gölgeliği arşın gölgesi değil midir? O günün sâyebanı, Livâ-i Hamd'in altı değil midir? Bunlardan başka gölge ve gölgelik var mıdır?
Ivi ama, biz bunlara hangi yüzle yaklaşacak, hangi amelle sığınacağız?
Ey insanoğlu!..
Kışın soğuğundan ve yazın sıcağından elbisesiz ve örtüsüz kendimizi koruyamayacağımız gibi, Tevhia kalesine sığınmadan, ibadet ve tâat kalkanının arkasına saklanmadan mahşer yerine varılamaz. İnsan vücudu, zayıf ve nahiftir, cehennemin sıcağına ve soğuğuna dayanamaz. Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri, Kur'an-ı azim-üş-şân ve Resûl-ü zişân vasıtasiyle bizlere hidayet kalesinin yollarını, bu yollarda yürümek isteyenlerin hallerini, kurtuluş çarelerini, ibadet ve tâ'ate yönelmenin yararlarını, Hakka âsi olmanın zararlarını, cennet ni'- metlerini, cehennem ukubetlerini, gazabından ve azabından kurtulmanın şartlarını, rizasına ermenin, cennetine girmenin ve cemalini görmenin sebeplerini açıkça tebliğ buyurmuştur. Demek oluyor ki, tevhid kalesine varılmadan, ibadet ve tâ'at kalkanına sarılmadan ilâhi azaptan kurtulmak mümkün ve muhtemel değildir.
Bütün bunları gözönünde bulundurarak, gaflet ve cehaleti terketmeli, dünya ile âhireti mukayese etmeli, nasıl yaratıldığını, neden yaratıldığını, niçin yaratıldığını, nereden gelip nereye gittiğini, neden ve niçin geldiğini, neden ve niçin nereye gideceğini iyice düşünmelidir. Hiçbirimiz bu âleme isteyerek gelmediğimiz gibi, isteyerek gidecek de değiliz. İnsan olarak gelmek de elimizde ve iktidarımızda değildi. Şu halde, bütün bu sorulara birer cevap bulmak gerekir. İşte, hakkıyle ve lâyıkıyle düşünebilenler, bu soruların cevaplarını bulurlar, hilkatlerinin ve fıtratlarının sırrını ve hikmetini bilirler, nefs ile mücadelenin, ibadet ve tâ'atin tek kurtuluş yolu olduğu gerçeğine vasıl olurlar, insan olarak geldikleri gibi, yine insan olarak giderler. Habib-i edib-i Kibriyâ'nın veciz bir ifade ile beyan buyurdukları gibi, bu dünyaya gelen herkes fitrat-ı islâm üzere gelir ama, ne yazık ki bir çoğu kâfir olarak ölür. Netekim bu âleme insan gibi geldikleri halde, bir çok kimseler de hayvan gibi ölüp gitmişlerdir. Gelen gider, yapılan yıkılır, toplanan dağılır ve her doğan mutlâka ölür. Allahu talâ'nın sünneti budur ve sünnet-i ilâhi, âdet-i sübhani hiçbir veçhile tebeddül ve tegayyür etmez. Bunu böylece bilmeli ve bellemelidir.
Aciz kaldım zâlim nefsin elinden, Şol dünyanın lezzetine doyamaz, Eynine giymiştir gaflet gömleğin, Ömrün gelip geçtiğini bilemez.
diye bizim için yakınan Hazret-i Yunus'un buyurduğu gibi, bizler dünya ile öylesine ülfet ve ünsiyyet etmişiz ki, ondan ayrılmayı istemek şöyle dursun, uzak - yakın, konu - komşu, hısım - akraba, eş - dost, ahbap - akran birer ikişer aramızdan ayrılıp ebediyyete intikal edenleri göremiyor, cenaze törenlerine iştirak ettiklerimizin hallerinden ibret alamıyor, ölüm onlara vart mışta, bize yokmuş gibi bir vurdumduymazlık içinde didinip duruyoruz. Düşünemiyoruz ki, ölen bir mescidin boş kalari mihrabına, ölecek bir başka imam geçiyor, ölen bir vâiz efendinin boş kalan kürsüsüne yine ölecek bir başka vâiz efendi oturuyor, ölen bir müftünün makamına ölecek başka bir müftü kuruluyor, ölenin yerini önünde sonunda ölecek bir başkası alıp duruyor. Bu, yalnız din görevlileri için vârid değildir.