Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Halveti meşâyihinden ârif-i billâh ve vâsıl-ı ilâllah Şeyh Hıdır kuddise sirruh efendi hazretleri,… — 5. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 206

diye ağıtlar yakılırken, karşı koymak isteyenler kitle halinde idam edilmiş, âlimlerin başlarından sarıkları alınarak papaz külâhları giydirilmiş, müslümanların göğüslerine haç takılmış, herbirine birer Hristiyan adı verilmiş, Türk kızları kucaktan kucağa, ihtiyar nineler ocağa atılmışlar, mektep ve medeselerimiz ahıra, camiler kiliseye, tekkeler meyhaneye çevrilmiş, minarelerimize düşman bayrakları ve çanlar asılmış, mihraplara haçlar dikilmiş ve böyle böyle en kıymetli vatan parçaları elimizden alınmıştır.

Sultan Uçüncü Mustafa, sadaret mührünü sadrazam Koca Ragıp Paşa'ya emanet ettiği gün, o günün halini gayet samimi ve son derece açık ve acı bir lisanla şöyle anlatıyordu:

Yıkiuptır bu cihan, sanma ki bizde düzele;

Devleti, çarh-ı deni verdi kamu mübtezele;

Şimdi ebvâb-ı saadette gezen hep hezele, İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem-yezele!..

Neler kaybettiğimizi anlatabilmek için uzun boylu muhakeme ve muhasebeye lüzum yoktur. Bugün, bütün dünyanın en önemli ihtiyaçlarının başında gelen ve bir çok çekişmelerin ve anlaşmazlıkların, iktisadi krizlerin âmili olan petrol kaynakları Romanya, Batum, Bakû, Irak, Musul, Küveyt, Hicaz, Somali, Mısır ve Libya'nın bir zamanlar idaremiz altında bulunan birer ülke olduğunu hatırlamak ve hatırlatmak sanırım ki kâfidir.

Bu felâketlerden ders ve ibret alamayan bazı gafil ve ca-.

hiller, teselli makamında Anadolu'nun bize yeteceğini ileri sürüyorlardı. Düşünemiyorlardı ki, Rumeli Istanbul'dan ikiyüz yıl önce zaptolunmuştu. Binaenaleyh Istanbul'un ve Anadolu'- nun güvenliği için de Rumeli'ye sahip olmak gerekiyordu.

Muhterem kardeşlerim:

Tarihten ibret alalım ve bizden sonra geleceklere ibret olmayalım. Anadolu, islâmın son kalesidir. Esaret zilletine katlanamayan ve bir kolayını bulan ırkdaşlarımız ve dindaşlarımız,

soluğu Türkiye'de almaktadır. Bütün mazlûm Türk ve müslüman kardeşlerimizin umutları da bizdedir. Onlar bizi ömek alıyorlar, hürriyet ve istiklâllerini kurtarabilmek için bizi taklit ediyorlar, bizden hayır ve yardım bekliyorlar. Fırsat ve imkân bulursanız, zâlimlerin elinden kaçmış ve yurdumuza sığınmış kardeşlerimizden herhangi birisiyle tanışınız ve konuşunuz. Bakınız, size neler anlatacaklar ne yürekler acısı faciaları dile getireceklerdir. Onların yaşadıkları ülkeler de zâlimlerin ellerine geçmeden, zenginleri vardı, fabrikatörleri vardı, iş adamları vardı, tüccarları vardı. Bu saydıklarımızdan çoğu bugün, vaktiyle tamamına sahip bulunduğu müessesenin helâlarını temizleyerek karınlarını doyurabilmektedirler.

Bizim gafil ve bencil zenginlerimiz ne derler, ne düşünürler elbet bilemeyiz? Fakat, bildiğimiz bir gerçek vardır ki, Allah korusun günün birinde zâlimler bize tekrar musallât olurlarsa ne villâları kalır ne kotraları, ne yazlıkları kalır, ne kışlıkları, ne hanları kalır, ne apartmanları!.. Elaltından Isviçre bankalarına yatırdıkları paracılarının bile hayrını görmezler.

Marsilya'da bir su-i kaste kurban giden Yugoslav kralı Aleksandr'ın oğlu olup komünist rejimden sonra yurdunu terketmeğe mecbur olan Kral Piyer, Paris ve Londrada aç kaldı, gardrobundaki elbiselerini sattı da, babasının Isviçre bankalarındaki hesabından bir tek kuruş bile alamadı, yokluk ve sefalet içinde genç yaşta öldü gitti. Teşhir etmek için yazmıyorum, belki ibret olsun diye hatırlatıyorum. Kişinin en büyük zenginliği hürriyet ve istiklâlidir. Kaybedilen para tekrar kazanılabilir ama, hürriyet ve istiklâl kaybedilirse onu tekrar ele geçirmek hem çok pahalı hem de çok güç olur. Üstelik, din ve millet uğruna ve Allah yoluna harcanamayan paraların, yarın cehennem ateşinde kızdırılarak, biriktirenlerin alınlarına, yanlarına ve sırtlarına yapıştırılacağı ve azabın kendilerine böylece tattırilacağı muhakkaktır.

İymanın sarsılmasın aziz kardeşim, iyman-ı kâmil sahibi mü'min ve muvahhid olmaya bak... Işte, o zaman Allahu zülcelâl vel-cemal hazretleri seninledir. Allahu tealâ, her emrinde

galiptir. Unutma ki, yirmi müslüman, sabırlı olurlarsa ikiyüz kâfire bedeldir.

El-Hamdü lillâh... Ne büyük müjde!..

Evet, âyet-i kerime böyledir ve hükm-ü celil-i ilâhi budur:

(Tam bir mü'min, on kâfire bedel oluyor.) Bu sebeple, şeref-i islâm ile müşerref olan kimse, tam bir mü'min ise, on nefer kafir ile savaşması lâzımdır, kaçması ve karşı koymadan teslim olması caiz değildir. Onun için, Allah yolunda, vatan ve millet uğrunda malını feda etmek gerçek bir mü'min için en büyük bir vazifedir. Kişi, ölüm döşeğinde bulunsa ve parmağını kımıldatmağa gücü yetmeyecek halde olsa bile, düşmanlanının yüzüne tükürerek karşı koymalıdır.

Bu âyet-i celilenin hükmüne binaen, müslümanların ilk gazası olan Bedir savaşında, islâm saflarında üçyüz onüç nefer mücahit bulunmasına mukabil Kureyş kâfirleri üçbin neferdi.

Müslümanlar, sayıca az olduktan başka, silâh ve teçhizat bakımından da zayıftı ve yetersizdi. Düşmanlarının ise, silâhları, binekleri ve diğer harp malzemesi çok daha fazla olduğu halde yine de müminler galip gelmişler ve kâfirler mağlûp ve perişan olmuşlardı. Bu zafer, Allahu talâ'nın nusret ve inayeti ve mü'minlerin iyman kuvveti, gayret ve hamiyyeti sayesinde kazanılmış ve ehl-i islâm kendisinden on kat üstün düşmanı yenmişti. Zira, islâm kuvvetlerinin başında bulunan Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimiz:

(Kureyş kâfirlerinin mağlûbiyetlerini ve hatta reislerinden hangilerinin nerelerde maktül düşeceklerini görüyorum.)

buyurmak suretiyle hem bir mü'cize gösteriyorlar ve hem de mü'minleri teşvik ve teşçi ediyorlardı.

Bu gazaya iştirak eden ashab-ı kirâm, zaferden sonra iki cihan serverinin daha önce işaret buyurduğu yerlerde gerçek-.

ten Kureyş re'islerinin cansız cesetlerini bulmuşlar ve mû'cize-i peygamberiyyenin tezahür ve tahakkuk ettiğini haber vermişlerdir. Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, Habib-i edibine Bedir zaferini önceden tebşir buyurmuş, din ve millet düşmanlarının zilletini göstérmişti. Zira, mü minler din-i mübiyn-i islâmın şevket ve satvetini isbat etmek ve i'lâyı kelimetullah için cihad etmek uğrunda öyle bir savaş örneği göstermişler ve bu uğurda şehitlik rütbesine nail olmayı öylesine can ve gönülden arzu etmişlerdi ki, bu gazaya yerlerde ve göklerde bulunan melekler bile özenmişler, sema ehli tehlil ve tekbir ve yer ehli tevhid ve temcid eylemişlerdi.

Evet, tekrar ediyorum: Islâmın bu muvaffakiyet ve muzafferiyyeti, iymanlarının kemale ermesi, Allah ve Resûlünün emirlerine tam bir teslimiyyet ve tevekkülle boyun eğmesi ve herbirinin hakkıyle mü'min ve' müttaki olması sayesinde gerçekleşmişti. Ehl-i iyman:

Feda olsun sana baş ile canım, Dökülse çok mu yolunda kanın...

teslimiyyeti ile Allah ve Resûlüne bağlanıp güvenmişler ve elbette zafere ulaşmışlardı. Demek oluyor ki, bütün müslüman- Jarda bu üstün hasletler bulunur, iymanı yakinde olur, dilinde Kur'an-ı aziym ve zikrullah olduğu halde din ve millet düşmanlarına saldırırsa, yenemeyeceği kuvvet ve aşamayacağı engel yoktur:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.