Ara
Menü
4 dakikalık okuma

Halveti meşâyihinden ârif-i billâh ve vâsıl-ı ilâllah Şeyh Hıdır kuddise sirruh efendi hazretleri,… — 6. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 206

Vezkürullâhe kesiyren le'alleküm tüflihûn...

El-Enfal: 45 (Allahu tealâ'yı çok zikredin, ona dua edin, yardımını dileyin ki, felâh bulasınız, zafere ulaşasınız...)

Mü'minin dilinde zikir ve dua olur, Hakka hakkıyle kalbini bağlar ve onun yardımına inanıp güvenerek cihada çıkarsa mutlâka zafere ulaşır. Kaldı ki, başında bilgi, elinde devrin gereği olan silâh ve teçhizat, kalbinde iyman, kolunda kuvvet, dilinde Kur'an bulunan ve başında bulunan kumandanına itaatkâr, her türlü mihnet ve meşakkate karşı sabırlı ve sebatkâr ’olan bir orduyu, Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri mağlûp ettinit mi? Hak, mağlûp olur mu? Bu şartlara dikkat ve riayet eden erlere yardımını esirger mi? Hak celle ve alâ, zât-ı ülühiyyetini zikreden kullarını aslâ yalnız bırakmaz ve onlarla beraber olur. Yukarıda okuduğunuz âyet-i kerimede de böyle buyuruluyor: (Allahu tealâ'yı çok zikredin, ona dua edin, yardımını dileyin ki, felâh bulasınız ve zafere ulaşasınız.)

Mâ'neviyyât, her zaman ve heryerde önemlidir. Özellikle, savaş gibi olağanüstü hallerde sayılamayacak kadar çok faydaları bulunduğu hakikat ehlince malûmdur. Hristiyan orduları dahi bunun kıyınet ve ehemmiyetini anlamışlar ve askerlerine MORAL DERSLERI adı altında mâ'neviyyât telkini yoluna gitmişlerdir.

Ancak, şunu da hiç unutmamak gerekir. İki ordunun karşı karşıya geleceği bir savaşta yalnız zikir ve dua ile galip geinemeyeceği ve zafer elde edilemeyeceği de bilinmelidir. Ne var ki, yalnız silâh, teçhizat ve mühimmat fazlalığı ve kuvvet çokluğu ile de hiçbir sonuç alınamaz. Savaş halinde, madde ile mâ'nanın birbirinden ayrılmaması ve her ikisinin eşit olinası, yani hem mâ'neviyyât bakımından üstün hem de silâh ve teçhizat yönünden hiç değilse eşit olmak gerekir. Madde, ceset ve mâ'na o cesedin ruhu gibidir. Bunlar birbirinden ayrılırlarsa hiçbir yarar sağlamaz. Her ikisine de ihtiyaç ve zaruret vardır ve ilâhi yardımın erişebilmesi mâ'nen olduğu kadar maddeten de kuvvetli bulunmakla mümkündür.

İslâmda cihadın farz olmasının sebebi de şudur:

Bilindiği gibi harpler, insan neslini tüketir ve kan akmasına yol açar. Harp sırasında, bir çok mâ'mur ülkeler tahrip edilir, medeniyetler yıkılır ve bütün güzellikler mahvolur.

Yanan ocaklar söner, gözyaşı dökülür, unulmaz yaralar açılır, çocuklar yetim ve genç kadınlar dul kalırlar. Hâsılı, neresinden bakılırsa bakılsın zararlı bir harekettir. Bu zararı önlemek, insan neslini harplerle tükenmekten korumak, boşuna kan akmasını durdurmak, mâ'mureleri harap olmaktan kur- Envâr-ül-Kulüb, Cilt 3 — F: 15

tarmak lâzımdır. İşte Allah azze ve celle, kendi dini olan din-i mübiyn-i islâmın izzeti, kelimetullah'ın rif'ati ve mağlûp, mağdur ve mazlüm milletler üzerinden zâlimlerin zulüm, fesat ve mel'anetini def'etmek için biz müslümanlara cihadı farz kılmıştır. Çünkü, islâm zulüm yerine adaleti, küfür ve dalâlet yerine tevhid ve hidayeti, haksızlık ve kötülük yerine hakkaniyeti, nefret ve husumet yerine sevgi ve muhabbeti götürür ve yerleştirir. Hakkı inkâr edenler, bu gerçeği anlayabilselerdi, iki cihan serverinin risalet ve nübüvvetini kabul ve tasdik ederler, hak ve hakikate vasıl olurlardı. Onların islâma gelmemeleri, hakikat-i islâmiyye'yi lâyıkıyle anlayamamalarından ve bu arada cihadın neden farz olduğunun sırrına erememelerinden ileri gelmektedir.

Gerektiğinde, bütün ümmet-i Muhammed'e ırk, renk ve mezhep farkı gözetmeksizin malları ve canlarıyla cihad etmek vacip olur. Meselâ, doğu illerinden birisinde bir müslüman kadını din ve millet düşmanlarından birisinin eline esir düşse, o müslüman kadını kurtarabilmek için ne mümkünse yapmak bütün müslümanlara farz olur. Eğer, bu görevlerini yerine getirmezlerse, yani o kadını esirlikten kurtarmazlarsa, bütün müslümanlar günaha girmiş olurlar.

Yeryüzünde yaşayan cahil ve gafil müslümanlar bu gerçeği böylece bilmeli, hakikat-i islâmiyye'yi öğrenmeli, dinimize sahip olmalı, birbirimizi desteklemeli ve her alanda yardımcı olmağa çalışmalıyız. Vaktiyle, bütün müslümanlar dinimizin bu kutsal vecibesini yerine getirmiş olsalardı, müslümanlar bugün çoğunlukla geri kalmışlık derdinden, sefaletten kurtulur ve aynı dâva etrafında birleşir ve bütünleşirdi. Osmanlı Türklerinin satvet çağlarında Cava ve Sumatra müslümanlarına yardım için donanma ve asker gönderilmiştir. Aynı yardım ve yardımlaşma meselâ Endülüs müslümanlarına, meselâ Kazan Türklerine yapılmış olsaydı ne bu müslüman devletleri yıkılır, ne Semerkant, Buhara ve Türkistan esaret zilletini tadardı. Islâm âlemi, birinci cihan harbinde bize yardımcı olsalardı, yenilir miydik? Ne yazık ki, gaflet ve cehalet, hırs ve menfaatle

elele vermiş ve müslüman topluluklarına hak ve hakikati unutturmuştur. O kadar ki, müslüman Türke saldıran din ve millet düşmanları arasında islâm adı taşıyan sözde müslümanlar da vardı.

Müslümanlık, birleşmeyi ve bütünleşmeyi, aynı dâva uğrunda ve Allah yolunda karşılıklı yardımlaşmayı emreder. Yüce dinimizin bu açık seçik hükmüne bakarak bugünkü cahil ve gafil müslümanların hallerine ağlamak ve hidayetleri için dua etmekten gayrı elden ne gelir?

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.