— Biz, bir fikrin mücahidleriyiz. Kasıp kavurucu, yağma edici, yakıp yıkıcı değiliz. Zulüm ve zorbalığın hâkim olduğu yerlere adalet götürüyoruz. Bütün içtimai müesseseleri ile yepyeni bir nizam ve medeniyyet götürüyoruz. Kılıçlarımızın kazandığı zaferleri, idaremiz altına perişan bir halde giren insanların refah ve mutluluklarını sağlayan huzur, servet ve imâr hareketleri takip ediyor. Anadolu ve Rumeli'nin geniş sahralarını ve müstankem kalelerini bayrağımız aitında toplarken bir cenkten çıktık, başka bir cenge girdik. Ama, yorulmadık, tam tersine bilendik ve kılağılandık. Kosova sahrasında kırk bin kişiyiz ve karşımızda yüz bin kişilik bir düşman kuvveti bulunmaktadır. Fakat, zafer sayı üstünlüğünün değil, cesaret ve celâdet sahibi olanındır.
Ve o gece Murad han sabaha kadar uyumamış, Hakkın huzurunda ibadet, tâ'at, dua, tövbe ve istiğfar ile bir gönül âlemine dalmış ve sonradan (Sultan Murad'ın Kosova sahrasındaki dua'sı) olarak şöhret bulan şu münâcatta bulunmuştur:
Ab-ı rûy-i Habib-i ekrem için, Kerbelâ'da dökülen dem için, Şeb-i firkatte ağlayan göz için, Râh-i aşkında sürülen yüz için, Eyle yâ Rab!.. lûtfunu hem-râh...
Bakma yâ Rab!.. bizim günahımıza, ( Nazar et can-ü dilden âhırniza, Etme yâ Rab!.. mücahidini telef, Tir-i â'daya bizi kılma hedef, Râh-1 din içre ben feda olayım...
Evet, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr'ın niyazı müstecab olmuş, Türk ordusu büyük bir zafer kazanmış ve bu büyük hükümdar da Miloş Kabiloviç adında bir sırbın hançer darbesiyle şehitlik rütbesine ulaşmıştı.
Mevlâyı müte'al, cümlesine garka-i garik rahmet eyleye!..
Bu örnekleri, yüzlerce ve binlerce vermek mümkündür.
Dersimiz tarih olmadığından en belirginlerini seçip sunuyoruz ve diyoruz ki, atalarımızın cihad anlayışı, Hak yolunda ve hakikat uğrıında malıyla, canıyla savaşanların mutlâka zafere ulaşacağı inanışı bizlere asırlardan beri öğündüğümüz ve özendiğimiz mertlik ve kahramanlık tarihleri yazdırmıştır.
Fakat, ne yazık ki sonraları bu gayret ve hamiyyet, zevk-u safa ve işrete, sefahate mağlûp olmuş, ilmin yerini cehalet, nurun makamını zulmet, çalışkanlığın yerini tenbellik, meskenet ve atalet almış, cihadın fazilet ve kudsiyyeti savsaklanmış, şahsi menfaatler ön plâna geçmiş, gücü yeten haksızlık ve rüşvet yolunu seçmiş, şer'i şerif unutulmuş, fedakârlık ve feragat duyguları uyutulmuş, devlet memuriyetleri para ile alınır satılır hale gelmiş, ne idüğü belirsiz kişiler bir çok önemli mevkilere getirilmiş, haksızlık ve kötülüklerden ötürü celâli isyanları başgöstermiş, bunu fırsat bilen din ve millet düşmanları içeride ve dışarıda alabildiğine yıkıcı ve bölücü faaliyetlere girişmiştir.
O zamana kadar birer ilim ve irfan yuvası olan ve bir çok meşhur ilim adamı yetiştiren medreselerimiz, birer cehalet ve asker kaçağı yuvası haline getirilmiştir. Fatih Sultan Mehmed Han aleyh-ir-rahmeti vel-gufran hazretlerinin bizzat kurduğu medreselerinin vakfiyyesine, dilerseniz bir göz atalım:
(Payitahtları, dâr-ül-ilim olmak için havl-i cami-i şerifte sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında Tetimme ismiyle adlandırılan sekiz medrese peçe ki, cem'an on altı medrese ve garba mail kapısı tarafında da bir dâr-üt-tâlim bina buyurdular.)
Görülüyor ki, asıl gaye başkent İstanbul'un bir ilim ve irfan merkezi olmasıdır. Fatih külliyesindeki Dâr-üt-talim bir nevi ilkokuldur, ki Tâc-üt-tevarih çocukların talim ve terbiyesi için yapıldığını yazmaktadır. Yüksek tahsil kısmını teşkil eden (Medâris-i semâniye — Sekiz medrese) ve ayrıca (Sahn-i Semân — Sekiz fakülte) vardır ki, başta dini ilimler olmak üzere felsefe, tıp, astronomi ve riyaziye bölümlerine ayrıldıktan başka Padişahın özellikle edebiyat ve coğrafyaya önem verdiği de bilinmektedir. Kuruluşu bakımından fevkalâde üstün olar bu medreseler, ne yazık ki zamanın ilerleyişine göre ayarlanamadığından gitgide önemini ve değerini kaybetmiş ve tevhid-i tedrisat dolayısiyle tamamen vazifesiz kalmış ve neticede birer harabe halini almıştır. Unutmamalıdır ki, bu külliyede bir de Dâr'üş-şifâ (Hastahane) bulunmaktaydı.
İlgisizlik ve bilgisizlik yüzünden mahvolan yalnız medreseler miydi? Hayır!.. İslâm ahlâkını, islâm kültürünü, islâm âdet ve an'anelerini şahsi ve ailevi sebeplerle tahsil edememiş gençlere talim ve tedris için kurulan ve bir nevi güzel san'atlar enstitüsü mahiyetinde olan ve mensuplarına vahdet şarabını sunan, aşk-ı ilâhi ile viran gönülleri onaran kâmil ve mütekâmil müslümanlar yetiştirmek uğrunda çok değerli hizmetler de bulunan tekkeler de, akideleri bozuk bir takım sefihlerin, hazır yiyicilerin, tufeylilerin ellerine geçmiş ve maalesef birer fitne ve fesat yuvası haline gelmiştir. Senlik, benlik, ayrılık gayrılık dâva ve iddiaları, herbiri birer irfan ve edep yuvası olan o canım kuruluşları bölüp parçalamış, din ve devlet düşmanları ile elele veren fırsat ve menfaat düşkünleri medreseleri tekkelere, tekkeleri cami-i şeriflere düşman haline getirmiş, bu atışma ve sataşma yıllar yılı sürüp gitmiştir.
Bu tutumun sonucu olarak muhlis ve işbilir kişiler birer kenara itilmişler, yerlerini bir takım sahtekârlar, düzenbazlar almışlar, mahkemelerde kadı efendiler alenen rüşvet almağa, zâlimi mazlûm ve mazlûmu zâlim göstermeğe başlamışlar, Kur'an-ı aziymin yalnız kabına, cildine saygı gösterilir olmuş ve hükümleriyle amel edilmemiş, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ise tamamen terkedilmiştir.
Ilimleriyle âmil olan gerçek âlimler, kâmil şeyhler, salihler ve muhlisler bu hal karşısında kan ağlamışlar ama, gözyaşı dökmekten ve dua etmekten gayrı ellerinden bir şey gelmemiş, devleti idare edenler kışın helva sohbetlerinde ve yazın mehtap âlemlerinde gönül eğlendirmişler, padişahlar bile bazı zorbaların elinde kukla haline getirilmiş, herkes kendi derdine düşmüş, can, mal, ırz güvenliği kalmamış, Sultan Ikinci Osman Yedikule zindanlarında katledilmiş, Sultan Ibrahim deli diye kapısı ve penceresi örülen bir odaya hapsedilmiş ve orada boğdurulmuştur.
Bu fırsat ve menfaat düşkünü zorbalar, kendi hasis emelleri uğruna Yeniçeri ocaklarına fitne ve fesat tohumları ekmişler, Etmeydanından Atmeydanına: (Şeri'at isterük!) nâ'ralarıyle kazan kaldırıp yürüyen şerirlerin zulmünden günlerce dükkânlar ve çarşılar kapalı kalmış, yağma ve talân edilmiş, Yeniçerilerle sipahiler arasındaki anlaşmazlık körüklenmiş, iç ve dış düşmanlarımız elele vererek milleti bölüp parçalamak ve bizi zayıflatmak için her türlü kötülük ve hıyaneti irtikâp etmişlerdir. Bu karışıklık ve kargaşalık içinde, mütemadiyen kaleler ve ülkeler düşmanlarımızın ellerine geçmiş, hergün yeni bir bozgun haberi, hergün yeni bir çöküntü milleti canından bezdirmiştir:
Çeşmelerde abdest alınmaz oldu, Camilerde namaz kılınınaz oldu, Mâ'mureler yıkılıp enkaz oldu, Aldı Nemçe bizim nazlı Budin'i..