yoksa cehalet mi demek gerektiğini sizlerin takdir ve insafınıza bırakır ve Allahu tealâ'dan bu kıt ve kısır görüşlü adamlar yerine, milletin hak ve menfaatlerini koruyup kollayacak akıl ve basiret sahibi idareciler göndermesini niyaz ederiz.
Bir belde-i tayyibe olan güzel Istanbul'umuzda Kadıköy ve Üsküdar'dan başlayın da ta Boğaziçi'ne kadar yeşile ve yeşilliğe hasret kaldık. Kıyı yağmacılığı, dört yanı su ile çevrili bu güzelim şehirde, fakir halkın oturup rahat bir nefes alabileceği bir aralık bile bırakmamıştır. Heryerde beton yığınları, gökdelen adını verdikleri heyulâlar, hiçbir mimari özelligi ve güzelliği olmayan rastğele dizilmiş apartmanlar ve binalar, biri diğerinin önünü kapayarak, hiçbir plân ve proje hesabına aldırılmayarak kâbus gibi şehrin üstüne çökmektedir. Ankara öyle, Izmir öyle ve diğer belli başlı bütün şehirlerimiz ve kasabalarımız öyle!.. Oy hesabından gayrı hiçbir kaygusu olmayan siyasiler, kazanç sağlamaktan gayrı hiçbir düşünceleri olmayan spekülâtör âsiler, hasis menfaatleri uğrunda milli menfaatlerimize rahatça kıyabilmektedirler. Dişarıda pusu ve içeride tuzak kurmuş fırsat kollayan yabancı teşebbüs ve sermayedarlar ise bu gaflet ve dalâletten en geniş mâ'nada faydalanmakta, necip Türk milletini iktisaden abluka altına alabilmek için örümcek misali çevremizde ağlarını sıklaştırmaktadır. Bostancı'dan İzmit'e kadar uzanan sahada Maltepe - Kartal - Pendik - Tuzla - Gebze - Yarımca - Derince hattı üzerinde gidip gelenler, bu sözlerimizin ne kadar doğru ve haklı olduğunu kabul ve tasdik edeceklerdir.
Evet, bir ülkeye sanayi ve dolayısiyle fabrika da gereklidir. Bugünün şartları içinde hayati önemi olduğu inkâr edilemeyecek kadar gereklidir. Ne var ki, kaş yapmak isterken göz çıkarmağa da elbette akıllı işi denilemez. Fabrika sahaları ve sanayi siteleri, illâ münbit ve mahsuldar araziler üzerinde kurulmalıdır diye bir kaide mi var? Yazık değil mi, günah değil mi?
Unutmamak gerekir ki, bizden sonra gelecek oğullarımız ve torunlarımız bu gaflet ve ihmalimizden ötürü bizleri lânetle yâd edeceklerdir. Eskiler, son pişmanlık fayda vermez derlerdi. Biz, bugüne kadar defalarca pişman olmuşuz ama; görülüyor ki, hiçbir pişmanlık bizi uyandırmamıştır. Mes'uliyet makamlarında oturanlara sesleniyor ve hatırlatıyorum: Tarih huzurunda ve âmme vicdanında mahkûm olmak istemezseniz, âhirette mahcup kalmaktan ve yüklendiğiniz ağır vebâlin hesabını nasıl vereceğinizden korkarsanız, lûtfen bu işlere çare ve tedbir bulunuz. Sakın hatırınızdan çıkarmayınız ki, Allahu sübhanehu ve tealâ, o gün verdiği ni'metlerin hesabını soracağını Kur'an-ı aziminde açıkça beyan buyurmaktadır.
Yeri ve sırası gelmişken, bir hususu daha arzetmek isterim. Her yaz büyük ve feci orman yangınlarına şahit oluyor ve milletçe üzülüyoruz. Oysa, dinimiz ve sevgili peygamberimiz ağaç dikmeyi, orman yetiştirmeyi emretmişlerdir. Dinimizde, yaş kesenle baş kesenin iflâh olmayacağını ifade için söylenmiş güzel bir deyim vardır. Ormanlarımıza kıymayalım, ağaçlarımızı kesmeyelim, bil'akis yeni yeni fidanlar dikelim, kollayalım ve gözetelim, aşılayalım, cinsini islâh etmeğe çalışalım.
Iyi bilelim ki, her fidan amel defterlerimize bir sevap olarak yazildığı gibi, meyvesi olmasa dahi, altında oturup serinlenenler bulundukça kişi öldükten sonra da sevap yazılmağa devam olunur. Okuduklarımızı, bildiklerimizi, öğrendiklerimizi başkalarına da okutalım, anlatalım ve öğretelim. Hazarda ve seferde kullanılabilecek hayırlı ve faydalı tesisler yapalım, yaptıralım, teşvik edelim. Köprü, okul, dispanser, cami, çeşme, yol, su arkları, su kuyuları gibi hayırlı ve faydalı tesisler için, paraca yardım yapamıyorsak bile gönüllü olarak çalışalım. İki tuğlayı üst üste koymanın bile ecir almamıza vesile olacağını ve Allahu tealâ indinde hiçbir iyiliğin karşılıksız ve mükâfatsız kalmayacağını da aslâ unutmayalım.
Resûl-ü Rabbil-âlemiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-mu'iyn efendimiz hazretleri:
(Her kim su arkı, su kanalı, su yolu, çeşme veya sebil gibi hayırlı ve yararlı eserler meydana getirirse veya insanların, hayvanların ve bitkilerin sulanması için kuyu açar veya açtırırsa, yahut herhangi bir şekilde yeryüzüne su çıkarır ve onlardan
halka faydalandırırsa veya câmi ve mescit gibi ibadet yerleri bina ederse, o hayratı dünyada durdukça, sevabı o kimsenin amel defterine yazılır ve o defter kendisi öldükten sonra da kapanmaz.) buyurmuşlardır.
Bir diğer Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmuştur:
(Bir mü'min bir ağaç dikse de ondan insan, hayvan ve kuşlar yese, kıyamete kadar o ağaçtan aşı, daldırma, çelik veya çekirdekleri vasıtasıyle faydalanılsa, bütün bu ecir ve sevaplar o ağacı ilk dikenin sadaka-i câriyyesi olur.)
Bu sebeple, ağaç dikme bayramları bütün yurt sathında' yaygınlaştırılmalı ve hatta yasalaştırılmalı ve o gün yediden yetmişe herkes mahalli idarelerin gösterecekleri yerlere birer fidan dikmeli, bunu bizzat kendi eliyle yapamayanlar da o fidan bedelini devlete ödemekle mükellef tutulmalıdır.
Âdem odur ki, cihanda koya bir nam-ü eser;
Ki, eseri olmayanın yerinde yeller eser!..
Aziz ve muhterem kardeşlerim:
Bugün için müslüman - Türk milletine düşen en önemli cihad görevi, karada, denizde ve havada kuvvetli olabilmek, hava ilolarımızı güçendirmek, donanmamızı üç yanı denizle çevrili Türk yurdunu şerefle savunabilecek vasıta ve imkânlara sahip kılabilmek, kara ordularımızı en modern silâh ve teçhizat ile desteklemek, hayale kapılmadan gerçekçi bir plân ve görüşle topumuzu, tüfeğimizi, tankımızı, zırhlı aracımızı, uçağımızı, zırhlımızı imal edebilecek tesisleri ve fabrikaları kurabilmek ve bu uğurda gerekirse nafakaınızdan keserek devlete ve hükûmete yardımcı olabilmektir. Milli ve mâ'nevi birlik ve beraberliğin en güzel örneklerini verdiğimiz kurtuluş savaşlarının üstünden henüz altmış yıl bile geçmemiştir. İstiklâl harbini yapan kahramanlar, omuz omuza vermek, elbirliği, gönül birliği, işbirliği yapmak sayesinde kemmiyet ve keyfiyyet bakımından çok üstün gibi görünen din ve millet düşmanlarını denize dökmeği başarmışlardır.
Şanlı atalarımız, at sırtında dağlar tepeler aşarak, denizlerde çok üstün düşman kuvvetleriyle boğuşarak bir ellerinde kılıç, diğer ellerinde hidayet ve adalet meş'alesi, göğüslerinde sağlam bir iyman ve dillerinde zikrullah olduğu halde ülkeler ve kıt'alar fethetmişler, girdikleri yerlerde harabeleri mâ'mur, yanık kalpleri mesrur etmişler, dalâlet yerine hidayeti, zulüm yerine adaleti, haksızlık ve kötülük yerine hakkaniyyeti, nefret yerine hürmeti, düşmanlık yerine muhabbeti iletmişler ve bu uğurda hiçbir fedakârlıktan çekinmemişlerdir.
Bunu, küçücük bir örnekle belirtmeğe çalışalım:
Sultan Murad-1 Hüdâvendigâr, 8 Ağustos 1389 tarihinde kırk bin kılıç Türk ordusuyla Kosova sahrasına geldiği zaman, karşılarında Sırp kralı Lazar ile müttefikleri olan Bosna kralı, Arnavut derebeyleri, Bulgar, Ulah, Macar ve Leh gönüllülerinden meydana gelen yüz bin kişilik bir ordu bulmuş ve o gece topladığı harp meclisinde şu konuşmayı yapmıştı: