Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Halveti meşâyihinden ârif-i billâh ve vâsıl-ı ilâllah Şeyh Hıdır kuddise sirruh efendi hazretleri,… — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 3 · s. 206

Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri RAHMAN olduğu için, küfür ve isyanlarından ötürii kâfirleri dünya hayatında ni'metlerinden mahrum etmez. Fakat, zikrinden yüz çevirenlerin dünya hayatlarında rızıklarını ve geçimlerini darlaştırır, zorlaştırır. Ölümlerini şiddetli kılar, kabirlerini de daraltarak kabir azabına duçar eder ve mahşer günü de zikrullah'a yüz çevirenlerin gözlerini kör olarak haşreder. Kâfirler için hazır= lanan ceza ve azap bunlardır.

Dünya hayatında çalışan, çalışmasının mahiyyetine göre karşılığını bulur. Allahu tealâ; Rabbil-âlemiyn'dir, Rabbil-müslimiyn değildir. Fakat, mü'min ve muvahhid kullarından müttakiyler ve muhsinlerle beraber olduğunu açıkça ilân ve beyan buyurmuştur.

Aziz kardeşlerim:

Çevremize ve üzerinde yaşadığımız dünyamıza dikkat ve ibretle. bakalım, baktıklarımızı görmeğe, gördüklerimizi anlar

mağa çalışalım. Anladıklarımızı da değerlendirıneğe alışalım.

Birbirimizi aldatmayalım ve itirat edelim ki, düşmanlarımız bize nazaran çok ama pek çok çalışıyorlar. Bu çalışmalarının karşılığını da dünya hayatında buluyor ve alıyorlar. Onun için de şeklen ve zâhiren bütün emellerine nail olabiliyorlar. Allah azze ve celle, çalışan kullarına vereceğini vâ'detmiştir. Müslim, gayr-i müslim kim çalışırsa, bu çalışmasının ve emeğinin karşılığını muhakkak bulur. Çalışana, çalışmasının karşılığını vermemek zulümdür. Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri ise, zulümden münezzeh ve müberrâdır. Hiçbir kuluna zulmetmediği gibi, zulmedenleri de sevmez. Zulme uğrayan kâfir dahi olsa, o kimse ile Allahu tealâ arasında hicap yoktur. Zulmeden müslüman ve zulüm gören kâfir bile olsa, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri mazlûmun hakkını zâlimden alır. Allahu tealâ, zâlimleri sevmez. Dini, milleti, vatanı, mukaddesât ve mağ'neviyyâtı için çalışmayan, elinden geldiği ve gücü de yettiği halde dinine ve milletine yardımda bulunmayan da zâlimlerden olur. Allahu tealâ, tenbelleri ve zâlimleri sevmediği için bu gibileri dünya ve âhirette rezil ve sefil eyler.

Bâ'is-i hilkat-i Kâ'inat aleyhi ve âlihi ekmel-üt-tahiyyât efendimiz bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır:

(Ülkenizi imâr ediniz. Çarşılarınız, cadde ve sokaklarınız göze hoş görünecek kadar güzel, muntazam ve mükemmel olsun. Fakat, mescitleriniz mümkün olabildiği kadar sade ve ziynetsiz bulunsun. Allahu tealâ, yeryüzünü ve dünya mülkünü üzerinde yaşamağa lâyık ve salih kullarına vâris kılar.)

Enbiyâ sûre-i celilesinin 105. âyet-i kerimesinde de (EN- NEL-ARDA YERİSÜHÂ İBÂDİY-ES-SÂLİHÛN — Muhakkak ki arza, yeryüzüne benim salih kullanım vâris olur.) buyurulmuştur.

Salih kullar kimlerdir?

Allahu tealâ'ya ve Resûl-ü müctebâ'ya iyman eden, Kitabullah'a ve sünnet-i seniyye-i Resûlullah'a hakkıyle ve lâyıkiyle bağlanan, Hakkın (YAP) dediklerini seve seve ve cana minnet bilerek yerine getiren, (YAPMA) dediklerinden son derece kaçınan ve sakınan, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için ve hemen yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışan, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar şahsına, ailesine, çevresine, millet ve memleketine hayırlı ve yararlı olan, Allah rizasıyçün ve Allah yolunda malıyla, canıyla, diliyle ve kalemiyle mücahede eden, elinden ve dilinden hiç kimseye kötülük gelmeyen, zulümden, haksızlıktan ve kötülükten çekinen ve gerektiğinde zulme, haksızlığa ve kötülüğe şiddetle karşı koyarak mücadele eden kimseler, Allahu tealâ'nın salih kullarıdır.

Binaenaleyh, bir milletin fertleri bu üstün ve yüksek vasıfları haiz olmaz ve üstelik fısk-ü fesada başlarsa, arza vâris olmak hakkını kaybeder, ilâhi ihsan, inayet ve merhametten mahrum kalır, bütün ni'metler elinden alınır, dünya ve âhirette zelil ve perişan olur. Hâkimiyetimiz altında bulunan ve her karışı şehit kanıyla sulanan vatan topraklarını bizden alıp başkalarını vâris kıldığı gibi, aklımızı başımıza devşirmez, gecemizi gündüzümüze katarak çalışmaz, ilimde, teknikte, sanayide, tarımda çağdaş medeniyyet seviyesine ulaşamazsak —Allah korusun— bugün malik bulunduğumuz bu kutsal toprakları da başkalarına vâris kılabilir.

Lâfla, palavra ile, boş ve faydasız beyanlarla, yalanlarla dolanlarla kalkınamayız, ilerleyemeyiz, yükselemeyiz. Çalışmak, hem de çok çalışmak zorundayız. Evimizi, köyümüzü, kasabamızı, şehrimizi imâr etmeğe, insan gibi, müslüman gibi yaşanır hale getirmeğe, temiz tutmağa mecburuz. Herşeyi devletten, her müşkilin hallini hükûmetten beklemeğe hakkımız yoktur. Evinin önünü bile belediye temizlik amelesinin gelip temizlemesini bekleyen kimse, kapısında biriken pisliklerin evine taşınacağını hiç unutmamalıdır.

Allah ve Resûlüne iyınandan sonra, amellerin en üstünü insanları sevmek ve onlara hizmet etmektir. Onun için, Cenab-1 hak kullarının gayretli olanlarını sever. Insanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Allahu azim-üş-şân, bizlere cennet misali bir vatan ihsan buyurmuştur. Altı ve üstü tabii zenginliklerle dolu olan bu aziz topraklarda, merde - nâmerde muhtaç olmadan, mes'ut ve müreffeh yaşayabiliriz. Biraz daha gayret, bir parça daha himmet göstererek her alanda verimli sonuçlar alabilir, meyve, sebze ve tahılda, hayvancılıkta, arıcılıkta, orman ürünlerinde kendi ihtiyaçlarımızı karşıladıktan başka, ihracat dahi yapar, milli gelirimizi artırır, fakirlikten, joksulluktan ve geri kalmışlıktan kurtulabiliriz. Oysa, bütün bunları düşünmek ve gerçekleştirmek şüyle dursun, en verimli topraklarımızı ya fabrika inşaatına iahsis ediyor, ya da binir hiyle ve dalavere ile iskân sahası olarak parselliyoruz, ve satıyoruz. Meselâ, Bursa ovası değil yalnız yurdumuzun, hatta Ortadoğu ve bir kısım Avrupa ülkelerinin ihtiyaçlarını karşılayacak kadar münbit ve mahsuldar olduğu halde, kıraç yerlerde de pek alâ kurulabilecek fabrika inşaatiarına tahsis ediliyor, kıyıda kenarda kurulabilecek iskân sahaları simsarlarının emirlerine veriliyor. Böylelikle, o verimli topraklardan vatanımız ve milletimiz yararlanamıyor. Eğer, aklımızı başımıza almazsak, domatesi, patatesi, soğanı da son yıllarda örneğini gördüğümüz buğdaylar (?) misali Amerika veya başka bir ülkeden temin etmek zorunda kalacağımız muhakkak ve mukadderdir.

Bütün bunları, kimlerin bu hale getirdiklerini bilmem hiç düşündünüz mü? Evet, nüfusumuz bazılarının hayıflandıkları ve NUFUS PATLAMASI diye yakındıkları derecede çoğalıyor.

Buna karşılık, gittikçe artan nüfusumuzu besleyecek kaynaklar da, yukarıda açıkladığımız şekilde daralıyor. Peki, çare nedir? Bir plânlama teşkilâtımız var, ama neyi plânlar? En verimli topraklarımızı, fabrika ve modern siteler inşaatına tahsis etmeyi mi? İzmit körfezi gibi zengin bir körfezi pis fabrika artıkları ile kirleterek, tabii servetlerimizin ve gıdalarımızın başında gelen o canım balıklarımızı topyekün imha ederek körfezde balık neslinin üremesine ve türemesine engel olmayı mı? Dünya, deniz dibindeki yosunlardan insanları besleyecek gıda maddeleri üretmeyi düşünür ve teşebbüslerde bulunurken, biz aksine Rezzâk-ı âlemin bahş ve ihsan buyurduğu ni'metlerin kökünü kurutmayı tasarlıyoruz. Yeryüzünde, milyonlarca insanın açlık tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş bulunduğunu bir türlü anlayamıyor, göremiyoruz. Buna, ihanet mi

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.