- Elbette var, dedi. Seni ve beni yaratan, yeri ve göğü donatan bizleri öldürecek ve sonra tekrar diriltecek olan Rabbil-âlemiyn var, onu nasıl inkâr edebiliriz? Musa aleyhisselâm, onun kulu ve peygamberidir. İşte, ben o yerleri ve gökleri ve yerlerle gökler arasında görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemleri yaratan Allahu tealâ'ya ve onun peygamberi olan Hz. Musa'ya iyman ettim.
Kan tepesine sıçrayan Fira'un kükredi:
— Bı! itikad ve inancından dönmez, Musa'nın Rabbini ve Musa'yı inkâr etmezsen, benim hepinizin yüce Rabbiniz olduğuma iyman etmezsen seni perişan ederim.
Asiye validemiz, bu tehdide aldırış etmedi:
— Hâşâ!.. dedi. Allahu tealâ birdir ve ondan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ'bud yoktur. Musa aleyhisselâm da, onun peygamberi ve Kelimi dir.
Fira'un, eşinin Hak dininden dönmeyeceğini anlamıştı.
Oysa, Âsiye'nin bu iymanı, tebaası ve milleti arasında duyulacak olursa, otoritesi yok olacak ve kimse onun (Ben, sizin yüce Rabbinizim!..) palavrasına inanmayacaktı. Hışımla cellâdına emretti:
— Şu hatunu al, çarmıha ger ve sarayın duvarina as ve sonra da koyun keser gibi onu boğazla ki, başkalarına da ibret olsun, emrini verdi Cellâtlar, bu emri yerine getirdiler ve Asiye sultanı çarmıha gererek sarayın siyaset duvarına astılar. Bu hale şahit olan melekler niyazda bulundular:
— Yâ Rab! Biliyor ve görüyorsun, bu mâ'sum kadın Fira'unun zulmüne ve belâsına mâruz kaldı.
Hitab-1 izzet şeref-sadir oldu:
- Bize iştiyakı ziyadeleşti.
Zât-1 ülûhiyyetimize iyman eden ve biz Azim-üş-şâna âşık olanlara Âsiye kulumun bu hali büyük bir örnek olacaktır. Ey meleklerim! Gidin ve selâmımı kendisine iletin, benden bir isteği varsa hemen yerine getireyim...
Melekler, Asiye hatuna vardılar ve Allahu talâ'nın selâmlarını tebliğ ederek bir arzusu olup olmadığını sordular. Asiye validemiz:
— Rabbimden bir ev niyaz ederim, dedi.
Melekler, durumu arzettiler:
— Yâ Rab!.. Asiye kulunun belâsı gayet büyük ve şiddetli, fakat sabrı da gayet fazla... Bu belâya ve sabrına rağmen, istediği pek küçük bir şey..
Hitab-ı izzet geldi:
— Sorun bakalım Âsiye kuluma, o evi nerede ve kimin yanında istiyor?
Âsiye hatun cevap verdi:
Rabbi'bnl liy Indeke beyten fil-cennet...
Et-Tahrim: 11 (Yâ Rab! Benim için cennette ve nezdinde bir ev yap...)
Melekler, onun bu isteğinin pek büyük olduğunu gördüler ve:
— Yâ Rab!.. Cennete ve nezd-i ilâhinde bir ev istiyormuş, dediler. Allahu sübhanehu ve tealâ buyurdu:
— Âsiye kuluma istediğini bahş ve ihsan eyledim, kendisine bildirin.
Meleklerden bu müjde haberini alan Asiye validemiz gülmeğe başladı. El ve ayaklarından çarmıha gerilmiş ve onunla sarayın duvarına asılmış bulunduğu halde, bunun acısını duymayarak güldüğünü gören Fira'un, cellâda Âsiye'yi öldürmesini emretti. Cellât kendisini katlederken o:
— Allah... Allah... diyerek âşıkı olduğu Rabbine kavuşup vuslât eyledi.
Ey âşık-ı sadık!..
Allah... Allah... diyerek, Allah yolunda şehit olanların Allahu talâ'nın iltifatına mazhar olduklarını açıklayan bu kıssamızda, ibret sahipleri için büyük hisseler vardır.
Hemen ilâve edelim ki, Asiye validemiz, âhirette ve mahşer gününde iki cihan serverinin eşi olmak şeref ve saadetine de erişecek ve Ümmül-mü'miniyn (Mü'minlerin annesi) unvanını kazanacaktır.
Bir gerçeği daha ifade etmek gerekir. Hz. Musa aleyhisselâmın dinine iyman ederek şehit olanların cennete müstehak olacakları ve Allahu tealâ nezdinde ev verilerek mükâfatlandırılacakları gözönüne alınırsa, Habib-i edib-i Kibriyâ'ya iyman edenlerin ve Hak tealâ katında yegâne din olan din-i mübiyn-i islâm uğrunda ve Allah yolunda şehit olanların ne yüce ihsanlara ve mükâfatlara gark edileceğini sizlerin irfan ve iz'anlarınıza bırakırım. Unutmayalım ki, İsrail oğullarından seksen küsur yıl Allah için savaşan ve hakka namaz kılıp, oruç tutan bir kimseye verilen ecri, Ümmet-i Muhammed'den bir mü'min bir gecede, yani Kadir gecesini ihyâ eylemek suretiyle fazlasıyla kazanabilir. Bunun gerçekten böyle olduğu Kur'an-ı azim-ülbürhan ile sabittir.
Ey mü'minler!..
Ümmet-i Muhammed'den olmak şeref ve bahtiyarlığına mazhar olan bizlere düşen çok önemli ve kutsal bir görev vardır. Ehl-i iymana, din ve millet düşmanları ile savaşmak farzdır. Allahu tealâ'ya tam bir tevekkülle teslim olmak, Ruhaniyyet-i Muhammediyye'ye sığınmak, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye sıkı sıkı sarılmak suretiyle i'lâyı kelimetullah için yapılacak bu mücahede, gerektiğinde malla, gerektiğinde canla, gerektiğinde dille ve kalemle olabilir. Kitabullah'ın kesin ve açık bir çok âyeti kerimeleri, Resûl-ü zişânın Hadis-i şerifleri, bu gerçeği hiçbir tereddüde yer vermeyecek açıklıkla beyan ve ilân buyurmaktadır:
JGa'E5 Kütibe aleyküm-ül-kıtâlü...
El-Bakara: 216 (Savaş, üzerinize farz kılındı...)
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
(Insanlara, Allahu tealâ'dan gayrı kulluk ve ibadete lâyık ve müstehak Hak mâ' bud yoktur, dedirtinceye kadar savaşmakla emrolundum.)
Görülüyor ki, Ümmet-i Muhammed'e kâfirlerle, zâlimlerle, din ve millet düşmanları ile savaşmak farzdır ve bu ilâhi emri yerine getirebilmek ve kutsal dinimizi, müslüman Türk milletini, üzerinde tam bir hürriyet içinde her türlü ibadetlerimizi yapabildiğimiz aziz yurdumuzu korumak ve savunmak için, Allah yolunda ve Allah rizasıyçün silâh altına alınmamız, gerekirse bir çok mihnet ve meşakkatlere katlanmainız ve bu uğurda malımızı ve canımızı feda etmemiz gerekmektedir.
Kıbrıs barış harekâtında bunun en son ve en parlak bir örneğini göstermiş bulunuyoruz. Kahraman kumandanlarımız ve yiğit asker evlâtlarımız bir avuç zâlim rumun elinde yıllardır inim inim inleyen müslüman - Türk halkı ile birlikte, o bölgede yaşayan tüm insanlığın haklarını da korumuş ve kurtarmıştır.
Kıbrıs barış harekâtının, ibret ve dikkate değer bir özelliği daha vardır ki, haklarına ve hürriyetlerine sahip çıkmasını, bağımsızlık ve özgürlükleri için sırası gelince canlarını ve mallarını feda etmesini bilmeyen milletler, ezilmeğe mahkûmdurlar. Yunan megalo-idea'sı, doymak bilmez bir hırsla Türk topraklarına ve islâm haklarına saldırmaktan çekinmemektedir. Anadolu'muzu işgale yeltenirken ne kadar haksız idiyse, on iki adaları elçabukluğu ile istilâ etmesi, Kıbrıs'ın tümüne güz dikmesi de aynı derecede haksızdı. Avrupa'nın şımarık çocuğu, oldum olası kendisini destekleyen batılı büyük ülkelerden aldığı cesaret ve teçhizatla, mütemadiyyen bizden toprak koparmak emelindedir. Kıbrıs mes'elesini kendi idealine uygun bir sonuca bağlayabilseydi, sıra Çanakkale boğazının hemen dışındaki Imroz ve Bozcaada'ya gelmişti. Imroz metropolidi olan Makaryos kafadarı bir papazın ne dalavereler çevirdiğini Türk milleti elbette çok yakından biliyor ve sabırla izliyordu. Patrikhanenin Amerika'daki temsilcisi olan azılı Türk düşmanı bir papazın ise ne fırıldaklar çevirdiğini, ambargo vesilesiyle bir kerre daha tesbit etmiş olduk. Ege denizini kendi gölü sayan ve sanan Yunan idarecileri, yıllardır karasularınıza kadar sokularak balık avladıktan başka, sismik araştırmalar yaptığı halde bizim Hora gemisinin Çanakkale'den dışarı çıkmasını bile uluslararası bir mes'ele haline getirmek için ne büyük gayretler sarfettiklerini ibretle takibettik. Binaenaleyh, Yunan megalo-idea'sını küçümseyemeyiz ve bunu destekleyen batılı hristiyan ülkelerinden hiçbirisinc güvenemeyiz. Gecemizi gündüzümüze katarak çalışmak, çok çalışmak zorundayız. Yeri ve sırası gelince dini, milleti, memleketi, hürriyeti için ölmesini bilmeyenlerin, yaşamağa hakları olmadığını artık anlamalıyız. Kuvvetsiz olanlar, haklı bile olsalar zâlimler karşısında haksız çıkarılmaktadır.