Bu soluklar birgün çıkmaz olacak, Üzerine ergeç toprak dolacak, Iki melek gelip soru soracak, Oğlun, kızın kimse gelmez imdada...
Huzur-u fâ'iz-in-nûr-u Cenab-i Fahr-i risaletmeab'a girebilmek mutluluğuna erişen bir zat sordu:
- Yâ Resûlallah!.. Bana, nasihat eyle...
iki cihan serveri saadetle buyurdu:
— Gazablanma!.. (Ofkelenme).
O zat tekrar niyaz etti:
— Yâ Nebiyyallah!.. Bana nasihat eyle...
Habib-i edib-i Kibriyâ, saadetle tekrar buyurdu:
— Gazablanma!..
Aynı zat, ağlayarak yalvardı:
— Ey Allah'ın Habib'i, ey gönüller tabibi!.. Lûtfet, bana nasihat eyle...
Rahmeten lil-âlemiyn efendimiz saadetle buyurdu:
— Gazablanma!..
Dikkat ediniz aziz mü'minler!.. Muhbir-i sadık aleyhi ve âlihi selâmullah-il-Hâlık efendimiz hazretleri, kendilerinden nasihat niyaz eden bir zata üç defa (Gazablanma = Ofkelenme!)
buyurmuşlardır. Insaf ile düşününüz, bundan daha veciz bir nasihat olabilir mi? Evet, gazap yani öfke insanı dinden ve iymandan çıkarır. Insana insanlığını unutturur, hakkı terkettirir ve bâtılı tutturur... Öfkenin, insan sağlığına da zararı vardır.
Öfkelinin tansiyonu yükselir, kalp atışları sıklaşır, safra kesesi kana karışarak rengi sararır, şeker hastası olur, kalp hastası olur, akıl hastası olur. Daha nice nice sayılamayacak kadar çok felâket ve musibetlere düçar olur. Başkalarını ezip üzmekle, kırıp geçirmekle kalmaz, kendisi de mahvolur, dünyası perişan ve âhirette de hüsran içinde kalır. Onun için, insan kinini dine, gazabını hilme, cehlini ilme çevirmeli, insan olmağa hem de kâmil insan olmağa özenmelidir. Yoksa, hayrı şerden ayırdedemeyen, gazabın ve hilmin nerelerde gerektigini bilmeyen, neye evet ve neye hayır diyeceğini kestiremeyen kişi cahil ve nâdandır ves-selâm...
Gazap illetinin çaresi ve şifası ISTI'AZE etmek, yani Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerine sığınmaktır. Bu sebeple, öfkelenen kimse herşeyden önce E'ÛZÜ BİLLÂHİ MİN-EŞ-ŞEY- TAN-IR-RACIYM demelidir. Ancak, bu kudsi kelimeyi, duyarak, içten ve gönülden söylemelidir. Öfke yatışmazsa, eğer oturuyorsa ayağa kalkmalı, ayakta ise oturmalı, yine yatışmazsa hemen abdest almalı ve namaz kılmalı, yine yatışmazsa sağ yanı üzerine yatmalıdır.
Bu arada, öfkelenilen kimsenin de bir insan olduğu, onu da sevenler ve sayanlar bulunduğu düşünülmeli, kendisine karşı yapılan ve öfkelenmesine sebep olan suçu veya hatayı insanın kendisinin de işleyebileceği ve başkalarını kızdırıp öfkelendireceği hatırlanmalıdır. Ofkesini yenenleri Allahu tâlâ'nın seveceğini vâ'dettiğini akla getirmeli, kendisini öfkelendirenleri bağışlarsa, kendisinin de Rabbini gazaplandıracak bir fiil irti-
— kâp ettiği zaman bağışlanacağını da gözönüne getirmelidir. Cenab-ı Hak, sizlere ve bizlere hidayet ve inayet buyursun (Amin bi-hürmeti Tâ-Hâ ve Yâ-Sin...)
Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından birisi de HUBBU CAH = MAKAM SEVGISI'dir demiştik. Makama muhabbet de, insanı helâk edici ve hüsranda bırakıcı bir illettir. Tarih sahifelerinde korkunç ve kanlı izler bırakan, hırs ve saltanatları uğruna döktükleri mazlûm kanları içinde isimleri lânet ve nefretle asırlarca anılan, sözlerinin edildiği yerlerde bile zulüm ve vahşetleri leş gibi kokan bir çok zâlimler, makam, hırs ve sevgisi yüzünden bu feci âkibete düşmüşlerdir. Insanlık tarihinin ibretle ve dehşetle hayat hikâyelerini yazdığı bu canavar ruhlu insanların, mahşerde Nemrud'larla, Fira'unlarla ve isimlerini anmak dahi insana tiksinti veren diğer zâlimlerle cehenneme atılacakları muhakkak ve mukadderdir.
Makam sevgisi illetine düçar olan kişinin, bu uğurda işleyemeyeceği habaset ve göze alamayacağı rezalet ve denaat yoktur. Şeytanın bile akıl edemeyeceği binbir çeşit hiyle, dalavere ve palavra ile işbaşına geçer ve o makamı elinden kaçırmamak için hiçbir fedakârlıktan çekinmezler. Babasını ve hatta öz evlâdını katlettirmekten çekinmeyen bu alçaklar, işgal ettikleri makamda kalabilmek için binlerce ocağı söndürmekten, onbinlerce mâ'sumu yetim ve öksüz bırakmaktan pervâ etmezler.
Kendilerinden daha kuvvetli olanlara yaltaklanarak, kendilerinden zayıf olanları ezip kırarak şeref, haysiyet, namus ve vicdan mefhurlarını hiçe sayan bu canavar ruhlu insanlar, gerekirse kendi ırz ve iffetlerini ve hatta kendi millet ve memleketlerini yabancılara peşkeş çekmekten kaçınmazlar. Onların taptıkları makamlarıdır ve o makam kendilerine âdeta bir put olmuştur, o puta taparlar, o puta kul ve köle olurlar. Onun için, makam sevgisi illetine tutulanlarda din ve iyman da bulunmaz.
Suretâ dindar görünseler bile, bütün fiil ve hareketlerinde oldugu gibi bu görünüşlerinde de samimiyetten eser yoktur. Makamın sevgilerinin gerektirdiği için dindar görünmek isterler ve kendilerini öyle gösterirler. Oysa, din ve iymandan zerre kadar
nasipleri olsa, Allahu teâlâ'ya ve âhiret gününe inançları bulunsa, bir makam uğruna bu derece fedakârlık yapabilirler mi?
Ebu-Cehil, Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hak ve gerçek peygamber olduğunu elbette herkesten iyi bilenlerdendi. Fakat, makamını ve Kureyş kabilesi üstündeki hüküm ve itibarını yitirmemek için iki cihan serverine iyman getirememiştir.
Fira'un, kâhinlerin haber verdiği çocuğu bulabilmek ve rakibinden kurtulabilmek, makamında tek ve müstakil kalmak için annelerinin kucağından aldırdığı onbinlerce mâ'sumu katlettirmiş, ana ve babalarına gözyaşı döktürmüş ve neticede o gözyaşlarından meydana gelen denizde orduları ile birlikte mahvolup gitmiştir.
Yezid-i pelia, makamını kaçırmamak için Habib-i edib-i Kibriyâ'nın torunu Imam-ı Hüseyin ve yetmiş iki yâranını Kerbelâ'da susuz şehit ettirmiş, kıyamete kadar lânet ve nefretle anıldıktan başka, mahşerde de ebediyyen cehennem ateşinde azap görmek üzere ateşini bizzat kendisi hazırlamıştır. Keza, anasının oğlu Zeyyâd ibn-i Ebih Kûfe valiliği makamı, Ömer ibn-is-Sa'ad Taberistan valiliği makamı uğrunda Yezid melununun bu korkunç cinayetine ortak olmuşlar ve onlar da efendileri gibi lânete ve nâra kendilerini mahkûm etmişlerdir. Sinan ve Şimr lâ'inleri de yine makamlarını muhafaza kaygusu ile dinlerini dünyaya ve imanlarını dinara satmışlar ve iki cihanda da hüsranda kalarak bütün insanlığa ibret olmuşlardır.
Hangisini sayayım ve hangisini söyleyeyim?
Beyinsiz Nemrud, makam hırs ve sevgisi uğrunda Allahu teâlâ ile cenge kalkarak helâk olmadı mı? İnsanlık tarihi yazılalıdan beri bir çokları makam muhabbeti yüzünden hüsrana uğramadı mı? Ama, ne var ki hepsinin de hevesleri kursaklarında kaldı, elleri işledikleri zulüm ve cinayetlerin kanları ile kirlendi, yüzleri kara, halleri harap her biri birer şekilde yastıkları yumruklayıp, tahtaları tırmalayarak ebediyyet âlemine intikal ettiler, lânet ve azap kervanını da peşleri sıra ilettiler.
Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 27
Neron'lar, Sezar'lar, Dârâ'lar, Şeddâd'lar, kayserler, şahlar, padişahlar, hanlar, hakanlar, paşalar, beyler ve bunlara yaranabilmek için halkı inim inim inleten daha küçük makam sahipleri, büyük bir azap ve iztirap içinde o büyük hesap gününü beklemiyorlar mı?