Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Ibrahim Edhem (Kuddise sırruh) efendimizin de hazır bulundukları bir mecliste, padişah saraylarından, mimari… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 410

Ibrahim Edhem (Kuddise sırruh) efendimizin de hazır bulundukları bir mecliste, padişah saraylarından, mimari zarafet ve güzelliklerinden, mefruşatının zenginliğinden, ihtişamından bahsediliyordu. Bu işlerden anladığı sözlerinden belli olan bir zat, o muhteşem yapılara ait tafsilât veriyor, özelliklerini ve güzelliklerini anlatıyordu. Bu konuşmaları, dikkat ve ibretle dinleyen Ibrahim Edhem hazretleri, civarda bulunan bir mezarlığı göstererek şöyle buyurdu:

— Medhettiğiniz, ihtişam ve azametini anlata anlata bitiremediğiniz o saraylar yakında harap olmağa mahkümdur. Asıl, imâr ve tezyin edilmesi gereken işte bu mezarlardır. O mezarlar ki, ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya mâ'azallah ce.

hennem çukurlarından bir çukur olabilir. Binaenaleyh, kişi bu fâni âlemde fâni mâmureler bina ve inşa etmek yerine, o ebedi makamını zikrullah ile salih amellerle süslemeğe çalışırsa, daha akıllı ve daha tedbirli hareket etmiş olur, dedi.

Mecliste bulunan yüksek rütbeli bir asker, hazretin bu irşâdını değerlendiremedi, ülkenin padişahına tâ'riz ettiğini zannetti ve Ibrahim Edhem hazretlerinin mübarek yüzüne kuvvetli bir tokat vurarak:

— Bu softalar da her işe burunlarını sokarlar, akıllarının ermedigi her işe karışırlar, dedi.

Hazır bulunanlar, kendisini ikaz ettiler:

— Aman, ne yaptığının farkında mısın? dediler. Yüzüne şiddetle vurduğun ve aleyhinde bulunduğun bu zat-ı muhterem, bizim eski padişahımızdır. Bugün, tahtta oturan sultanımızın da peder-i âlileridir. O bir veliyyi â'zamdır, gönüller sultanıdır.

Tokat vuran zat, hatasını anladı ve can derdine düşerek hazretin ayaklarına kapandı ve özür diledi:

— Lütfedip beni bağışlayınız efendim, dedi. Zât-1 ârifanelerini tanıyamadım, büyük bir suç işledim. Beni af buyurun ve bu kötü davranışımı hanedânınıza olan sadakatime ve hakikatleri görüp anlayamamak hususundaki hamakat ve cehaletime bağışlayınız.

Ibrahim Edhem hazretleri, o zatı omuzlarından tutarak kaldırdı ve yüzüne gülümseyerek:

— Özrünüzü kabul ve sizi affettim, bu hareketinizden dolayı size hiçbir fenalık erişmeyeceğini temin ederim, buyurdu.

O zat, hazretin bu ulüvvü cenabı karşısında ağlamağa başladı ve gözyaşları arasında:

— Suçumu bağışlayarak beni affettiğinizi söylemeniz, dünya hayatı ile ilgili ve bu fâni âlemdeki muhakememizin tecellisidir. Oysa, asıl suçum âhiret hayatına taallûk eder. Dünyada beni affettiğiniz gibi, âhiretle ilgili hakkınızı da lûtfen helâl.

ediniz, dedi.

Ibrahim Edhem hazretleri, o zatın yüzüne şefkat ve merhametle bakarak şöyle buyurdu:

— Evlâdım, senin âhiretle ilgili hakkın, benimkinden üstündür. Zira, bana tokat vurduğun zaman, elin mutlâka benim yüzümden daha çok acınıştır. Onun için, lûtfen sen bana hakkını helâl et...

Veli olmaz kişi taşlanmayınca, Sivâ endişesinden boşlamayınca, Söğütte olur mu hiç tatlı elma?

Yarılıp, sarılıp aşlanmayınca.

Ne kadar aklı çok olsa kişinin, Okumaz hocaya başlanmayınca...

Çocuk bâliij, hem de âkil olur mu?

Nice yıllar geçip yaşlanmayınca...

Amel çokluğuna hiç itibar yoktur, Kulundan Hâlıkı hoşlanmayınca...

Ey öfkeleri burunlarının ucunda dolaşanlar... Ey olur olmaz nedenlerle şuna buna bulaşanlar... Öfkelerine mağlûp olarak rastgele herkesle dalaşanlar... Ey zikir, şükür, fikir verine dilleriyle sövüp saymaya alışanlar... Bu anlattıklarımı masal gibi okuyup geçmeyiniz, kıssadan hissenizi alınız, öfkenize mağlûp olarak hayvan derekesine düşmeyiniz... Affı öğreniniz ve affediniz ki, Allahu teâlâ da sizleri affeylesin, öc almağa kalkışmak insanlık değildir, kişi bağışlamasını bilmelidir, bağışlarsan bağışlanırsın, Allah sana (KULUM!) desin, Resûl-ü müctebâ seni ümmetliğe kabul buyursun da (BU BENİM ÜMME- TİM!) desin. Allah'a kul ve Resülüllah'a ümmet olanlar, iki cihanda da aziz olurlar. Buna lâyık olmayanlar ise, hem bu fâni âlemde hem de ebedî âhiret âleminde zelil ve perişan kalırlar.

Yukarıda kıssalarını naklettiğim zevat-ı zevil-ihtiram, bakınız asırlar ötesinden günümüze kadar nasıl hürmet ve tâ'zimle yâd ediliyorlar.

Ey sadık mü'min, ey ehl-i aşk!..

Kendinize süslü kabirler hazırlamayınız. Kendinizi, kabre hazırlayınız. Gafiller, yalnız kabirierinin üsüünü süslerler, renk

renk mermerlerle, oymalarla, yazılarla, sütunlarla kabirlerinin dışlarını pırıl pırıl yaparlar, ama içinin ne kadar karanlık ve dehşet verici olduğunu aslâ hatırlamazlar. Kâmiller ise, kabirlerini zikrullah ile, ibadet ve tâ'atle, güzel ahlâklarının semeresi olan iyiliklerle, salih amellerle süslemeğe çalışırlar, kalplerine mermerlerin ihtişamını değil, aşkullah, muhabbetullah ve muhabbet-i Resûlüllah'ı doldururlar, günün birinde nasılsa kırılacak mermerlerden, solacak yaldızlardan değil, Allahu teâlâ' nın sonsuz kerem, rahmet ve mağfiretinden meded umarlar.

Bilirler ki, dışından çok içi süslenen kabirlerinde önünde sonunda amelleriyle başbaşa kalacaklardır.

Evet, dünyanın son ve âhiretin ilk durağı olan kabre yerleştirilip üzerine acele acele toprak dolduran sevdiklerimiz ve saydıklarımızın ayak sesleri uzaklaşmadan MÜNKER ve NE- KİR adlarında iki melek gelir ve kişiye amellerine göre muamele ederek sorular sorarlar:

— Rabbin kimdir?

— Dinin nedir?

— Kitabın hangi kitaptır?

— Peygamberin kimdir?

— Kıblen neresidir?

— Mü'minler neyin olurlar?

Kendisini, dünya hayatında iken kabre hazırlayanlar, bu sorulara büyük bir kolaylık ve rahatlıkla cevap verirler:

— Rabbim, âlemleri yoktan var eden Allahu azim-üş-şândır. Dinim —El-hamdü lillâh— din-i islâmdır. Kitâbım, semavî kitapların sonuncusu, yüz suhuf ve üç büyük kitabın özü ve özeti olan Kur'an-ı azim-ül-bürhandır. Peygamberim, Rahmeten lil-âlemiyn, şefi-ul-müznibiyn ve seyyid-ül-mürseliyn olan Allah' ın sevgilisi Hazret-i Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellemdir. Kıblem, Beytullah olan Kâ'be-i muazzamadır. Mü'- mialer ise kardeşlerimdir.

Kendilerini kabre hazırlamaksızın, kendilerine süslü ve muhteşem kabirler hazırlayanlar, baş uçlarına altun yaldızlarla adlarını yazdırıp, mezar taşlarına iftihar vesilesi olarak sülâ-

Ilerinin asaletini kazdıranlar, on binlerce lira harcayarak dışını özene bezene süsleyenler ise, o kabir çukuruna girince alandıklarını hemen anlarlar, kabirlerinde ne tevhid, ne zikir, ne namaz, ne oruç, ne hayır, ne hasenât bulunmadığını farkederler, dünya kadar servetleri, kamyonlar dolusu kitapları, hepsi dünyada kalmış, üniversite diplomaları, doktoraları bulunduğu halde bu sorulara cevap veremezler, çeneleri kilitlenir, dilleri tutulur ve ağızlarını bile açamazlar.

Rütbe ve servetlerinin, makam ve etiketlerinin hiçbir faydası olmadığını, oğullarının, kızlarının, hayat arkadaşlarının, tanıdıklarının ve sevdiklerinin kendilerine yardıma gelemeyeceklerini anlarlar ama neye yarar? O kabir, kendileri için lüks bir fırından farkı olmayan bir yerdir, dışı gayet süslü ve mâ'- mur ve içi ateşle dolu bir kümbet haline gelir.

Gel ey kardeş öğüdümü sen dinle, Ahirete azık götür elinle, Ne yaparsan o gidecek seninle, Doğan ölür, kimse kalmaz dünyada...

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.