Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Hasan-ül-Basri (Kuddise sırruh) hazretlerinin bir Yahudi komşusu vardı. — 4. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 385

Yukarıda, ateşin cemal sıfatının yararlı olduğuna işaret etmiştik. Kibiri, yerinde ve kibirliye karşı kullanmak da sadakadır, buyurulmuştur. Evet, tekrar ediyorum: Kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır.

Ateşte olduğu gibi, suyun da celâl ve cemal sifatları vardır.

Celâl sıfatı gelince, önüne geleni yıkar, devirir, sürükler, boğar ve helâk eder.

Onun için, insan vücudundaki su galip gelince sel gibi, baskın gibi önüne çıkanı yıkar, devirir, sürükler ve helâk eder.

Suyun cemal sıfatı gelince, herşeyden önce su mebde-i hayattır. Yaşatır, kandırır ve diriltir. Suladığı araziye bereket getirir, cihanı gülistana çevirir. Binaenaleyh, insan vücudundaki suyu itidal üzere, insaf ile, Kur'an-ı azime iktida ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'ye ittibâ ederek kullanırsa, çevresine ve bütün dünyaya hayırlar, iyilikler ve mutluluklar bahşeder.

Havanın da, celâl ve cemal olmak üzere iki sıfatı vardır.

Havanın celâli gelince, fırtınalar ve kasırgalar denizleri alt - üst eder, gemileri ve insanları helâke götürür, önüne geleni sürükler, asırlık ağaçları köklerinden koparır, dalları kırar, çiçekleri ve meyveleri hâk ile yeskan eder. Insan vücudundaki hava da böyle galebe edince, hem kendisinden hem de çevresinde bulunanlardan mal, can, ırz ve namus mefhumlarını kökünden söker ve atar, şehvetine esir eder, kişiyi nefsinin kölesi haline getirir ki, bunların insan gibi konuşmalarından gayrı insanlıkla ilgi ve ilişkileri kalmaz ve âdeta hayvanlaşırlar.

Havanın cemali ise, insanlara nefes alabilmeleri suretiyle hayat bahşeder, yelkenlerini şişirir, değirmenlerini döndürür ve daha sayılamayacak kadar çok geniş faydalar sağlayarak her mâ'nada yararlı olur. Havanı, ehline karşı kullanınakla ise gerçekten insan olur ve insan olarak kalırsın.

Toprağın da, daha önce saydığımız anasır gibi iki sıfatı vardır. Şu farkla ki, toprakta CEMAL-I EVVEL ve CEMAL-I SÂNİ sıfatları bulunur. Bu iki sıfata da sahip olanlar yalnız âdem olmakla kalmazlar, aynı zamanda kemale de ererler. Allahu teâlâ'ya lâyık kul ve Resûl-ü müctebâ'ya lâyık ve elyak birer insan-ı kâmil haline gelirler. Bütün âlemlerin anahtarı ellerine verilir, ilâhî sırlara erilir, iki cihanda da sultanlık mertebesine varılır. Bu âlemde Hak ile gönül sultanı, bâki âhiret âleminde de mak'ad-ı sıdka nail ve mazhar-ı zât olunur.

Evet, dersimize devam ediyoruz:

Şeytan, kibirlenmesinden ötürü bütün bildiği ilimleri unuttu ve Adem'de olan sırları çözemedi, kıt ve kısır aklı ve düşüncesiyle Hakka teslim olacak yerde, ona itiraza yeltendi, hayrı ve şerri seçemedi ve kendisinin daha üstün ve hayırlı olduğunu iddia etmek gaflet ve dalâletine düştü ve bu böbörlenmesinden dolayı da Rahmet-i ilâhiyyeden kovuldu, iyman tâcı başından alındı, kıyamete kadar lânet ve nefretle anılmağa ve mahşerde de cehenneme atılmağa lâyık ve müstehak oldu.

Böylesine korkunç ve tehlikeli bir illet olan kibiri, iki şekilde anlatmak mümkündür:

I) Kendisini, karşısındakilerden ve diğer bütün insanlardan üstün ve hayırlı görmek.

II) Hak kelâmını kabul etmemek.

Gerçekten kibirli olanlar, yalnız kendilerini üstün ve yüce görmekle yetinmez, aynı zamanda hak kelâmını da dinlemez ve kabul etmezler. Zira, kibirliler şeytanın uşakları ve halifeleridirler.

Bakınız, kibir denilen illetin insanın başına ne büyük felâketler getirdiğini de size anlatmağa çalışayım:

Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, cennete giremez.

Kibirlenenlerin yüzlerini, Allahu teâlâ yerlere sürter. (Buna mukabil, tevazu sahiplerini de daima yüceltir ve yükseltir).

Kibir, ancak ve yalnız Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine mahsus bir sıfattır. Kibir, Rabbimizin ridâsı (Örtü)dır. Bunun için kibir sıfatı ile sıfatlanan kul, rahmet-i ilâhiyyeden mahrum kalır.

Kibirliye karşı kibirlenmek ise sadakadır.

Yukarıda da belirtmeğe çalışmıştık: Her illetin bir devâsı ve her marazın bir şifası bulunduğu gibi, kibir illetinden kurtulmanın da çaresi vardır.

Insan, neden ve nasıl yaratıldığını bir ân için olsun düşünebilirse, kibirlenmesi mümkün değildir. Zira, düşününce farkeder ki kendisi de, başkaları gibi bir katre meniden hasıl olmuş, idrar yoluyla ana rahmine düşmüştür. Akibeti de, çürümek ve toprak olmaktır. Hal böyle olunca, kibirlenmek neye?

Eğer, kişi aklına güveniyorsa, akıl hastası olamaz mı? Güzelliğine güveniyorsa, bir küçücük sivilce müthiş bir yara haline gelip, güzelliğini gideremez mi? Zenginliğine güveniyorsa, bir kıvılcım bütün servetini bir ânda silip süpürmez mi? Nice kimseler, zengin yattılar ve müflis kalktılar. Ilmine güveniyorsa, ilmi elinden alınmaz mı? Beyninde çıkacak mini mini bir ur onda ilim bırakır mı? Sağlık ve sıhhatine güveniyorsa, gözle görülmeyecek bir mikrop kendisini helâk edemez mi? Yeryüzünün Tanrı'sı olduğunu iddia eden Nemrud'un o muhteşem ordusunu, en âciz ve cılız mahlüklar olan sivri sinekler ve bizzat Nemrud'u bir topal sivri sinek helâk etmedi mi? Makamına güveniyorsa, nice padişahlar, krallar, imparatorlar, tahtlarından indirilip cellât elinde can vermediler mi? (Ben sizin yüce Rabbinizim!.) diyen Fira'un ve ordusuna bir çoban asâsı kâfi gelmedi mi?

Daha sayalım mı? Kimlerin nelere güvendiklerini ve bundan dolayı nasıl kibirlendiklerini ve sonunda da nasıl mahvolup gittiklerini öğrenmek için tarih kitaplarını dikkatle ve ibretle okumalıdır. Bilhassa, kendilerinde kibir illetinden zerre miktarı iz bulanlar, yukarıda saydıklarımızın hak ve gerçek olduğunu düşünüp anlamalı, tevazû sahibi olmağa çalışmalı ve mütevazi insanları Allahu tâlâ'nın yükselttiğini ve yücelttiğini hiçbir zaman hatırlarından çıkarmamalıdırlar.

Aziz mü'minler:

Başlarında akıl, gözlerinde ibret, kalplerinde merhamet olan kimseler aslâ kibirlilik edemez, kibirlenemezler.

Kibiri, Allahu teâlâ'ya mahsus ve lâyık bir sıfat olarak tanırlar, yalnız kendilerini değil, başkalarını da kibirli olmaktan tenzih ederler. Zira, onlar iyi bilirler ki, kibirlenerek Allahu teâlâ'ya rekabete yelteneni, Allahu azim-üş-şân önünde sonunda mahv ve helâk eder.

Kibir, meni den ve ateşten halkolunanın hakkı ve sıfatı değildir. Kibir, evveli ve âhiri buluran fâninin de hakkı ve sıfatı değildir. Kibir, ancak ve yalnız evvel, âhir, bâtın ve zâhir herşeye kadir bulunan, varlığı bi-zâtihi kendisinden olan Mâlik-el-mülkün, celâl ve ikram sahibi Allah'ın, gaybı ve şahidi hakkıyle bilen Rahman'ın, Rahiym'in, Melik-il-kuddûsün, selâmün, mü'minün, müheyminin, aziz ve cebbârın ve Mütekebbir' in hakkı ve sıfatıdır. Kibir, ancak Zât-ı Kibriyâ'sına mahsus ve münhasırdır. Kibir, ancak ona yakışır.

Allahu zül-celâl vel-kemal, Âdern aleyhisselâmı yarattığında lûtfen ve tenezzülen ona hitap buyurdu:

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.

Hasan-ül-Basri (Kuddise sırruh) hazretlerinin bir Yahudi komşusu vardı. — 4. bölüm — Menâkıbnâme — tarikat.org