Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Hasan-ül-Basri (Kuddise sırruh) hazretlerinin bir Yahudi komşusu vardı. — 5. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 385

— Yâ Âdem!.. Sağ yanına bak, orada üç nur göreceksin.

O üç nura isimlerini, mekânlarını ve vazifelerini sor.

Hz. Âdem aleyhisselâm, bu emr-i ilâhî üzerinde sağ yanında bulunan üç nura döndü ve sordu:

— Ey muazzez nurlar!.. Sizlerin isimleriniz nedir, mekânınız neresidir ve vazifeleriniz nedir?

Bu üç nurdan birisi cevap verdi:

— Benim adım AKIL'dır. Mekânım insanın başıdır. Benim bulunduğum başta din, dinin bulunduğu başta da iyman tâcı bulunur. İyman bulunan yerde HAYÂ da vardır. Onun için, benim bulunduğum başlar kutlu ve mutlu başlardır. Zira, o başa tefekkür yani düşünmek ni'meti bahş ve ihsan buyurulınuştur, dedi.

İkinci nur da şöyle cevap verdi:

— Benim adım da HAYA'dır. Aklın bulunduğu başın gözünde bulunurum. Zira, akıl olan başlarda din ve iyman vardır.

Din ve iyman olan yerde de elbette HAYA da bulunur. Onun için ben AKIL'dan hiç ayrılmam ve onun da dediği gibi o nerede ise, onunla beraber bulunurum. Içinde AKIL cevheri bulunan başların gözleri de HAYA'nın yani benim mekânımdır.

Hayâ sahibi bir göz, harama bakmaz, hıyanete cür'et edemez, ibret sahibi olur. Hakkı gören göz olur, dedi.

Üçüncü nur da, Hz. Adem'e şöyle cevap verdi:

— Yâ Âdem!.. Benim adım da MERHAMET'tir. Mekânım ise, başlarında AKIL ve gözlerinde HAYA bulunan insanların kalpleridir. Benim bulunduğum merhametli kalp, Allahu teâlâ' nın beyti ve Rahman'ın tahtıdır. Rahman'ın Rahmaniyyeti, Rahiym'in merhameti o kalp sahibinden zuhura gelir, dedi.

Hz. Adem aleyhisselâm, her üçüne de:

— Allahu teâlâ, sizleri mükerrem kılsın, ne güzel nurlarsınız, vazifeleriniz ve mekânlarınız ne kadar mübarek ve ne kadar kudsidir, diye medh-ü senâ eyledi.

Allah celle celâlühu, Âdem aleyhisselâma tekrar hitap buyurdu:

— Sol yanına bak, üç zulmet göreceksin. Onlara da sor bakalım isimleri, mekânları ve vazifeleri nedir, kullarım duysunlar da ibret alsınlar.

Hz. Adem aleyhisselâm, o üç zulmetten birisine sordu:

— Ey zulmet!.. Ne kadar da çirkin yaratılmışsın. Adın ne, mekânın neresi ve vazifen nedir?

Zulmetlerden, bu hitaba muhatap olan bi-iznillah cevap verdi:

- Benim adım KİBİR'dir. Mekânım, insanların başlarıdır. Vazifem ise, girmeğe muvaffak olduğum başta ne akıl, ne din, ne iyman, ne şükür, ne hayâ, ne merhamet, ne tevâzu ne de insanlıktan eser bırakmamaktır, dedi.

Hz. Adem aleyhisselâm, ona çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. İnsanların başlarında akıl bulunur.

Zulmet, hemen cevap verdi:

— Evet, haklısın yâ Adem!.. Doğru söylüyorsun ama, akıl bir ân için ayrılıverirse, hemen o başa ben hâkim olurum, dedi.

Ikinci zulmet de soruyu şöyle cevaplandırdı:

— Benim adım da TAMAH'dır. Mekânım, insanların gözleridir. Benim bulunduğum gözün sahibinde ne hayâ, ne vicdan, ne namus, ne iz'an, hiç ama hiçbir şey kalmaz, hırslı, aç gözlü, doymak bilmez bir kişi olur gider, dedi.

Adem aleyhisselâm ona da çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. Insanların gözlerinde hayâ bulunur.

Zulmet, hiç düşünmeden cevap verdi:

— Evet, doğrudur, insanların gözlerinde hayâ bulunur ama, hayâ biraz uzaklaşıverince onun yerine ben hâkim olurum, dedi.

Üçüncü zulmet de aynı soruları şöyle cevaplandırdı:

— Benim adım HASED'dir. Allah ve Resûlü beni hiç sevmezler. Hatta (Hasedcinin hasedinden Rabbil-Felâk olan Allahu azim-üş-şâna sığınırıın.) buyurulmuştur. Mekânım, insanların kalpleridir. Benim girdiğim kalplerin sahipleri, insan şeklinde birer canavar oluverirler. Yapmayacağım denâ'at ve işletmeyeceğim kabahat yoktur. Benim girdiğim kalpler, nazargâh-1 ilâhî olmaktan çıkarlar, Rahmet-i ilâhiyyenin zuhur ettiği mahal olan o kalp, kin, nefret, kıskançlık, çekememezlik, düşmanlık evi ve şeytan makarrı haline gelir. Bütün kullara zarar erişınesi en büyük emelimdir. Benim içinde bulunduğum kalp ve o kalbin sahibi için için, sinsi sinsi yanan bir oduna benzer.

Kâ'inatın helâk olmasını isterim, dedi.

Adem aleyhisselâm ona da çıkıştı:

— Sus, yalan söyleme! dedi. Kalpte merhamet bulunur.

Zulmet, diğerleri gibi cevap verdi:

— Evet, doğrudur, merhamet bulunur ama, merhamet bir ân için ayrılıverirse, ben hemen o kalbe hâkim olurum, dedi.

Arif olan, bu yazdıklarımızdan ibret alarak tevazu sahibi olur, nerede ve kimden olursa olsun hak kelâmı duyunca kabul eder, evvelinin ne olduğunu ve sonunun neye varacağını düşünür, gözyaşlarıyla Rabbinden tevfik ve inayet dilerse, kibir illetini tedaviye muvaffak olur. Mevlâyı müte al, sana ve bana hidayet buyursun (Âmin).

Nefsin kötü ve çirkin sıfatlarından birisi de HASED hastalığıdır demiştik. Bu korkunç illetten, Rabbim cümlemizi ko- Envâr-ül-Kul0b, cilt: 2 — F: 26

rusun, yirminci asrın sonlarına yaklaştığımız bugünlerde bile hâlâ sebep ve nedeni bilinmeyen, çaresi ve tedavisi bulunamayan kanser hastalığı gibi bir marazdir. Hased, insanların sol memeleri altında bulunan ve bir çam kozalağını andıran kalplerinde karargâhını kurar ve nazargâh-ı ilâhi olan o kutsal uzvu mahv-u perişan eder. Bir ağacın içindeki mini mini kurtlar, onun koca gövdesini nasıl yavaş yavaş kemirir ve bir gün yere devirirse, hased de aynen böyle kalbi delik deşik eder. Içinde bulunduğu kalbin sahibine aslâ rahat ve huzur vermez, baktığı her güzel şeyden tiksinen, gördüğü her iyi şeyden iğrenen, hiçbir şeyden zevk ve lezzet almayan ve safa bulmayan huysuz, tedirdin, dirliksiz ve geçimsiz bir insan haline getirir.

Hased, sinsi sinsi, için için yanan bir ateş gibidir. Ateş nasıl değdiği heryeri yakar ve mahvederse, hased de sahibini aynen öyle yakar ve bitirir. Kıskançlığı ve çekemediği kimselerin başlarına bir felâket gelince biraz rahatlar ve sakinleşir gibi olursa da, o felâketzedeye birisi yardım eli uzatınca tekrar alevlenir, yanınağa ve yakmağa devam eder. Hasedçi, neye hased etmişse onun yok olmasını ister. Bunu sağlayıncaya kadar yapmayacağı kötülük, göze almayacağı aşağılık, başvurmayacağı bayağılık kalmaz. Onun için hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden Allahu teâlâ'ya sığınmaktan başka çare yoktur. Hâsid yani hasedçi, ne kendi rahat eder, ne de başkalarına rahat yüzü gösterir.

Bir de GIBTA vardır ki, başkalarının sahip oldukları ni'- met ve fazilete insanın kendisinin de nail olmasını dilemesidir.

Bu hal şeri'at ehline caiz ise de, hakikat ehli için aslâ cevâz yok-

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.