Sonra, Adem aleyhisselâmı yarattı, ona can, vücuduna kan ve ruhundan ruh bahşederek HAYY Esmâ'sını zuhura getirdi ve Adem'e bütün Esmâ'yı öğretti. Adem'in fazlı ve meleklerin aczi zâhir olması için:
— Ey meleklerim; eğer sadıklardan iseniz bana Esmâ'dan haber verin, buyurdu. Melekler, izhar-ı aczettiler ve:
— Yâ Rab! Seni tenzih ve takdis ederiz. Senin öğrettiklerinden gayrı bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen, herşeyi hakkıyle bilen ve her fiili hikmete uygun olan Rabbimizsin, dediler.
Hak celle ve alâ, Âdem'e hitap buyurdu:
— Yâ Adem!.. Esmâ'yı bana haber ver...
Adem aleyhisselâm, kendisine öğretilen bütün Esmâ'yı bildirdi.
Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri, yine meleklere hitap buyurdu:
— Ben size demedim mi ki, yerlerin ve göklerin gaybını, olmuş ve olacağını, sizlerin açıkça söylediklerinizi de gizli tuttuklarınızı da hakkıyle bilenim, her emrinde galip olanım...
Melekler, tasdik ve ikrar ettiler:
— Evet yâ Rab!.. Sen, herşeyin hâlıkı, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün âlemlerin müstakillen mâlikisin ve her emrinde elbette galipsin.
Dikkat buyurunuz mü'minler!..
Buraya kadar anlattıklarımızda, Adem'in ve Ademoğullarının şeref ve haysiyetine, ilmin üstünlük ve meziyetine ve insanların ibadet ve tâ'atteki ehemmiyet ve faziletine işaret vardır. Allahu teâlâ, Âdem aleyhisselâmın üstünlüğünü ilimle izhar ve isbat buyurmuştur. Eğer, ilimden daha üstün ve şerefli bir şey bulunsaydı, Âdem'in fazlını onunla açıklardı.
Dahi eyledi ol sahib-i ilm, Beşikten mezara ol tâlib-i ilm...
Evet, Adem aleyhisselâmın ilmen üstünlüğü sebebiyle, meleklere secde etmeleri emrolundu ve bütün melekler Âdem'e arz-1 tâ'zim için secde ettiler.
By Ehl-i iyman:
Hz. Adem aleyhisselâma yapılan bu secde arz-1 ubudiyyet için değil, arz-ı tâ'zim secdesidir. Zira, ibadet için ancak ve yalnız Allahu zül-celâl vel-kemal hazretlerine secde edilir. Allahu teâlâ dan gayrısına ibadet secdesi eden müşrik olur. Müşrikler ise, ebediyyen nârda kalacaklardır.
İzninizle bu çok hassâs mes'eleyi biraz açıklamak isterim:
Bizler, namazlarımızı Kâ'be-i muazzamaya, yani kıbleye ve onu belli eden ve gösteren mihraba yönelerek ibadet, secde ve rükû ederiz. Bu secdemize, mihrabın bulunduğu cami-i şerifin duvarı ve Kâ be-i muazzamanın binası da karışır. Daha açık bir deyimle, bu secde içinde cami-i şerifin duvarına ve Kâ'be-i muazzamanın binasına secde vardır. Fakat, asıl secdemiz Allahu azim-üş-şâna olandır ki, ona SECDE-İ İBADET, Kâ'be-i muazzamanın binasına veya cami-i şerifin duvarına yaptığımız secde de SECDE-Î TÂ'ZİM'dir.
Bazı kullar mihraba, bazı kullar Kâ'be-i muazzamaya, bazı kullar Sidre't-ül-müntehâya, bazı kullar da arş-ı Rahman'a, bazı kullar Kürsiyyi ilâhiyye secde ederler. Fakat, hepsinin de secdeleri ancak ve yalnız Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretlerinedir. Her kul bir Makam-ı kudsiyye yönelir ama, secde yalnız âlemlerin Rabbinedir.
Binaenaleyh, meleklerin Adem aleyhisselâma yaptıkları secde de TA'ZIM secdesidir ki, Adem aleyhisselâm Kâ'be-i muazzamanın binası mesâbesinde olup aslında Cenab-1 Hakka edilen SECDE-İ İBADET'ten başka bir şey değildi.
Ne var ki, Şeytan bu büyük sırra vâkıf olamadığından emr-i ilâhiyye ittibâ ve imtisal etmemekle kalmadı, üstelik fiilen itiraza dahi yeltendi. Allahu sübhanehu ve teâlâ hazretleri, şeytana hitap buyurdu:
— Adem'e neden secde etmedin? Seni, bu secdeden men'eden ne idi?
Buracıkta, tekrar bir uyarma ve hatırlatma yapmak gerekiyor:
Allahu teâlâ, gizli veya açık, olmuş veya olacak herşeyi, yaattıklarının göğüslerinden geçenleri, bütün düşünce ve temayüllerini hakkıyle bilen ÂLİM-ÜL-GAYBİ VEŞ-ŞEHADE olduğu halde, şeytana secde etmemesinin sebebini sorması, hâşâ sümme hâşâ bilmemesinden değil, şeytan aleyh-il lâ'nenin MAZ- HAR-I ITAB (Itâb, tekdir ve azarlama anlamına gelir,) olmasından, suçunu kendi diliyle itiraf ettirerek sebebini bizlerin de öğrenmemiz ve ibret almamız içindir. Bunu da böylece bilmek ve bellemek lâzımdır.
Şeytan, cevap verdi:
— Yâ Rab! Ben, Adem'den daha hayırlı ve yüceyim. Zira, onu topraktan ve beni ise ateşten yarattın. Ateş, elbette topraktan üstündür, dedi.
Oysa, şeytanın kıt ve kısır bilgisiyle ve sapık bir mantıkla yaptığı bu kıyaslama elbette doğru değildi. Ama, kibiri ona ilmini unutturdu. Hakikati örttü, düşünemez, göremez ve bilemez oldu. Gerçekten de öyledir. Kibirli olanların bu kibirleri kendilerine ilmi ve hakikatleri unutturur, sâlim bir kafa ile düşünmekten, ibretle bakacak bir gözden, hakkı teslim edebilecek vicdan ve muhakeme kabiliyetinden yoksun bırakır. Kendisinin ateşten yaratıldığını ve binaenaleyh Adem'den üstün ve hayırlı olduğunu iddia eden şeytan da, Hz. Adem aleyhisselâmın ateş de dahil olmak üzere su, toprak ve havadan yaratılmış bulunduğunu bilememiş, anlayamamış, takdir edememiş, çünkü kibirine mağlûp olmuştu. Adem'in bu yaratılışında her türlü isti'dat vardı.
Dikkat ediniz: Ademoğlunun ateş tarafı galip gelirse, kibirli ve yakıcı, su tarafı galip gelirse akıcı ve yakıcı, hava tarafı galip gelirse şehvetine ve nefsi hevâsına uyucu, toprak tarafı galip gelirse gerçek âdemliği bulucu olur, toprak gibi mütevazi, kötülüğe karşı iyilik edici, bağışlayıcı, kerem ve lûtfedici olur.
Bunun için değil midir ki, Sultan-ı serir-i din-i mübiyn aleyhi ve âlihi salâvatullah-il-mu'iyn efendimiz, Hz. Ali kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh'a EBÛ TÜRAB (Toprak babası)
adını vermişlerdir.
Ateşin, iki sıfatı vardır: Biri CELÂL ve diğeri CEMAL'dir.
Celâl sıfatı gelince, yakar, yıkar ve mahveder. Cemal sifatı gelince insanlara yararlı olur. Kışın ateşte ısınır, yemeğini pişirir, üst başını yıkamak için suyunu kaynatır ve daha saymakla bitmeyen bir çok yararlar sağlar.
Ateşin celâli, insanda kibir illetinin zuhuru gibidir. Insana kibir sıfatı gelince, aklı giderir ve yerine kibir geçip oturur.
Kibirli olanların başlarında akıl kalmadığı için düşünemez, insaf kalmadığı için hakkı teslim edemez, kulakları hak kelâmı dinleyemez, ağızları ve damakları necasetle nefaseti ayırdedemez, dilleri hak kelâmı söyleyemez, kalplerinde merhamet kalmadığından kimseye acıyamaz, el kalmadığından okşayamaz, ayakları kalmadığından hayır ve yarar peşinden koşamaz. Kadavradan hiçbir farkı kalmayan bir insan kalıbı kalır ki, ona da şeytan kolaylıkla girer ve tahtını kalp denilen o mükemmel uzva kurar ve o hak binası şeytanın bir oyuncağı, esiri haline gelir ve o kimse şeytandan da aşağı ve bayağı olur.
Umumiyetle bu hep böyle olagelmiştir. Kâmil ve mükemmel olan herşey fesada uğrayınca, ondan zuhur eden kötülükler de kat kat, dereke dereke artar. Meselâ, et ile yumurtayı gözönüne getiriniz. Ihtiva ettikleri protein ve diğer besleyici maddelerle et ve yumurta ne kadar faydalı ve yararlı olursa, bozulup kokuşunca, yani fesada uğrayınca da o derece tehlikeli ve zararlı olur, hatta bazan kişinin ölümüne bile yol açabilir. Kaldı ki, yenilmeseler bile bozulmuş et ve yumurtanın ne kadar kötü koktuklarını söylemeğe bilmem lüzum var mıdır?