belâlara giriftâr olan o pâkizeye Allahu tealâ'ya tevekkülü, kocasına vefa ve sadakati, her türlü meşakkate ve mihnete tahammülü ve sabrı berekâtıyla velilik rütbesi bahş ve ihsan buyuruldu ve taraf-ı ilâhiden kendisine:
— Vasıl olacağın limanın bulunduğu ülkenin hükümdarına bu gemiyi hediye el... Sana bir zaviye vermesini kendisinden iste ve o zaviyede tabiplerin tedaviden âciz kaldıkları hastaların şifa bulmaları için sana ŞAFİ ism-i celilimin tecelliyatını bahşettim. Cüzzâmlı ve baraslı hastaları oku, senin nefesinle onlara şifa ihsan edeceğim. Yalnız, okuduğun hastalara:
— Allahu tealâ'ya karşı işlediğin hangi isyandan ötürü bu derde müptelâ olduğunu söylersen, şifa bulursun. Yalan söyleyecek olursan, şifadan ümidini kes, dersin... Seni, bu rütbeye eriştirdim, benden razı mısın? ilhamı zuhur edince, o âhiret hatunu:
— Yâ Rab!... Senden nasıl razı olmam ki, sen bir kula bir şeyle tecelli ettiğin halde o kul senden razı olmazsa, o kul mudur? niyazında bulundu.
Bir sabah, gemi büyük bir şehrin limanına girerek durdu..
Gemiye gelen memurlar kadından niçin geldiğini ve ne istediğini sordular. Kadın onlara:
— Bu gemi, yükü ile birlikte bu ülkenin sultanına hediyemdir. Kendisine haber iletiniz, lûtfen bu hediyemizi kabul buyursunlar, cevabını verdi.
Mes'eleyi, hükümdara arzettiler. Kadını huzuruna kabul etti, teşekkürden sonra bir arzusu olup olmadığını sordu. O ülkede orman bulunmadığı için, kereste gayet kıymetli sayılıyordu. O cennet hatunu sultana:
— Adaletle saltanatınızda daim olmanızı dilerim, dedi. Bana küçücük bir zaviye yaptırarak vakfetmek lûtfunda bulunursanız, benim için kâfidir.
O zaman, hükümdar kendisine dedi ki:
— Sana o zaviyeyi açmanı emreden, bana da o zaviyeyi yaptırarak hediye etmemi emreyledi.
Sultanın emriyle derhal bir zaviye yapıldı ve o veliyyeye teslim edildi. Yerleşir yerleşmez, kendisine taraf-ı ilâhiden bahş
ve ihsan buyurulan şifa kudretini bütün ülkeye ilân ettirdi. Yüzlerce kör, cüzzâmlı ve hasta zaviyeye akın elmeğe başladılar.
Bu belâ ve musibete neden ve nasıl giriftâr olduklarını dosdoğru söylemek şartiyle şifaya kavuştular, memnun ve mesrur yurtlarına ve yuvalarına döndüler. Anadan doğma kör olanlar, günah işlemediklerini, böyle doğduklarını söylüyorlar, o cennet hatunu:
— Sözün doğru ise, ŞÂFI olan Allahu tealâ sana şifa bahş ve ihsan buyursun, diyor ve BISMILLAH ile gözlerini meshederek hemen gözlerini açıyordu. O zavallılarını karanlık dünyaları, Hakkın nuruyla nurlanıyor ve aydınlanıyordu.
Veliyye, bu işi aldığı emir gereğince daima bir perde arkasında oturarak yapıyordu. Artık, şöhreti yerleştiği ülke sınırlarını da aşmış ve çok uzak ülkelere kadar ulaşmıştı. Çok uzak ülkelerden yıllarca dertlerine derman bulamayan hastalar, akın akın o şehre koşuyor ve şifaya kavuşuyordu.
Biz dönelim, o mübarek hatunun bıraktığı ülkeye:
Kendisine ilk ihanet eden hain kayın birader başta olmak üzere, yalancı şahitlik eden dört mel'un, kadırıcağızı ikinci barınağı olan zatın konağından tasallût ve tecavüzüyle koğulmasına sebebolan zenci köle, kendisini borçlusunun elinden kurtardığı halde onu cariye diye gemicilere satan haydut da cezasız kalmamış ve hepsinin gözleri kör olarak yaptıkları kötülüğün ve haksızlığın azabını daha bu fâni âlemde iken çekmeğe başlamışlardı.
Evet, yapılan kötülük ve haksızlıkların cezası bazen hemen zuhura gelebilir. Fakat, ekseriya te'cil ve te'hir olunur. Fakat, mutlâka cezasız kalmaz ve kötülük edenler ergeç azaba duçar olurlar. Onun için, insanoğlu her zaman tövbe ve istigfar etmeli, salih ameller işlemelidir ki, hasenât seyy'aı giderir:
innel-hasenâti yüzhibnes-seyyi'at...
Hod: 114 (Hasenât büyük günahlardan gayrı seyyi'eleri giderir).
Kadıncağızın kocası, gazadan dönmüş gerçekten arzuladığı GAZİ rütbesini almıştı. Allahu tealâ, gazilerin atlarının ayak tırnaklarının çıkardığı kıvılcıma kasem etmektedir ki, ne büyük bir şeref!
...
Cérb, bor j5 Vel-adiyati dabhan fel-müriyâti kadhen fel-mugiyrati subhen fe-eserne bihi nak'an fe-vasatne bihi cem'an...
El-Adiyat: 1 - 5 (Gaza meydanlarında nefes nefese koşan atlar hakkıyçün, tırnakları ile taştan ateş çıkaran atlar hakkıyçün, sabahleyin baskın eden ve tozu dumana katarak düşman ordusunu yaran atlar hakkıyçün..)
Evet, o koca mü min ve koca gazi yurduna ve yuvasına dönmüş ve kardeşine eşinin ne olduğunu sormuştu. O insanlığın yüz.
karası mel'un, utanmadan ve sıkılmadan ağabeyisine de aynı yalanı tekrarlamış ve yengesinin kötü yola düştüğünü, kendisini zinâ ederken suçüstü yakaladığını, adaletin tahakkuk ve tezahür ederek recmolunmak suretiyle cezayı sezâsını bulduğunu anlatmaktan çekinmemişti. Adamcağız, bu habere şaşmış kalmış: «Fe-sübhanallah! Oysa, iyi bir kadına da benzerdi. Demek şeytana uydu ve cezasını buldu...» diyerek bir daha evlenmek şöyle dursun, kadın lâfını ağzına bile almaksızın, ibadet ve tâ'atine devama başlamıştı. Zâhirde kardeşi ve bâtında düşmanı olan hain kardeşiyle hayatını sürdürmeğe devam ediyordu. O irz ve iffet düşmanı, o kendisine emanet edilen mâ'sume kadına göz koyarak türlü belâ ve musibetlere iten o alçak, elbette cezasız kalmayacaktı ve netekim bir sabah kalkınca gözlerinin kör olduğunu anlamıştı. Evet, görmüyordu ve bu haliyle de yine ağabeyisinin başına belâ olmuştu. Adamcağız, karısının felâketiyle kahrolurken kardeşinin de kör oluvermesi ayrı bir musibetti. Yalnız, o ırz düşmanı müfteri mi? Hayır!... Ona yalancı
şahitlik eden dört mel'un, zenci köle, borcundan halâs ederek teşhir olunmak zillet ve mahcubiyetinden kurtardığı halde lasallût eden ve onu gemicilere satan sahtekâr, gözlerini kaybetmişler ve daha bu âlemde iken zulmete gömülmüşlerdi.
O cennet hatununun şöhreti. bunların bulundukları ülkede de duyulmuştu. Ilk ceza olarak göz nurunu kaybeden hain, ağabeyisine yalvarıyordu:
— Sen bilirsin ağabey!... Şu herkesin dillerine destan olan hatuna biz de gidelim, ola ki derdime derman bulurum. Söylenildiğine göre, anadan doğma kör olanları, cüzzâmliları, baraslıları bile iyi ediyormuş. Herşeye razıyım, tek şu gözlerim açılsın, diyordu.
Nihayet, iki kardeş yola düştüler, az gitt ler, uz gittiler dere tepe düz gittiler, kona kalka, yorula inleje yollarına devam ettiler. Bir gece, bir konağa misafir' oldular. Konak sahibi bunlara i'zâz ve ikram etti ve seyyahat sebeplerini sordu. Mes'eleyi Öğrenince:
— Benim de zenci bir kölem var, dedi. Yıllardır sadakatle hizmet ederdi. Fakat, geçenlerde onun da gözleri görmez oldu.
Acaba kendisine yolda refakat edecek ve hizmetinde bulunacak birisini katsam ve bütün masraflarını da ödesem bu zavallıyı da beraber götürür müsünüz?