Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Vaktiyle bir ülkede iki kardeş vardı. — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 246

— Ben, namusum uğruna bu hallere düştüm, ırz ehli ve evli bir kadınım, benden elini çek, dediyse de dinletemedi. Gözleri dönen zenci köle işi gittikçe azıttı ve kadına:

— Bana teslim olmazsan ben de sana yapacağımı bilirim, tehdidini savurdu. Bu kadarıyla da yetinmeyerek evin hanımına gitti ve:

— Ah benim altun yürekli hanımım, beyefendi bu günahkâr kadını evimize neden getirdi biliyor musun? Seni boşayacak ve cnu nikâhlayacak, haberin olsun sadakatim dolayısiyle seni uyardığımı sakın kimseye belli etme, dedi ve o mâ'sumeyi evin beyi ile sevişirlerken gördüğünü yeminlerle temin etti.

Evin hanımı kıskançlıktan deliye dönmüştü. Kocasına:

— Bu evden ya o günahkâr kadın gider ya da ben!... diye diretti. Adamcağız her ne kadar:

— Yapma hanımcığım, vallahi yalan bunlar. Bu hatun afife ve ırz ehlidir ve evlâdım yerindedir. Sen benim karımsın ve çocuklarımın anasısın. Ne o hatun bana varmayı ne de ben onu nikâhıma almayı düşünemeyiz. Biçare, bir iftiraya kurban olmuş, bugün ırz ve iffetini koruyacak kimsesi de yok, dediyse de eşini iknâ edemedi. Evinin barkının yıkılmaması için, hayatını kurtarıp sağlığına kavuşturduğu kadıncağıza biraz para verdi.

ve:

— Kusura bakma kızım, dedi. Görüyorsun ki, olmayacak bir mes'eleden evim yıkılacak, Allahu tealâ sana yardımcı olsun, var başının çaresine bak...

Kendisine ikinci defa iftira eden zenci köle, kapı aralığında ona:

^::

— Bana teslim olmadın ama, seni dışarıda bekleyen yüzlercesi var, diyerek iğrenç fiilini açıkladı. Kadıncağız, Hakka tevekkül ederek nereye ve ne tarafa gideceğini bilmeksizin yola koyuldu. Bir müddet sonra, bir yolun kenarında halkın toplanmış olduğunu gördü ve yanlarına sokuldu. Bir adamcağızı, merkebe ters bindirmişler, herkese teşhir ediyorlardı. Bu cezanın sebebini sordu ve adamın birisine borçlu olduğunu, fakat borcunu ödemediğini, bu yüzden alacaklısının da adamın boynuna (MEDYUN VE MAHCUZ) yaftası asarak kendisini teşhir ettirdiğini öğrendi. Borcu ödendiği takdirde bu cezasının bağışlanıp bağışlanmayacağını sordu ve müsbet cevap alınca, konak sahibinin kendisini uğurlarken verdiği paradan o adamın borcu miktarını ödedi ve borçlu salıverildi. Kadıncağız şaşkın ve fakat mütevekkil yoluna devam ederken, borcunu ödeyerek teşhir edilmekten kurtardığı adamın peşinden geldiğini farketti.

O kimse, kadının yanına yaklaştı ve kendisine teşekkür etti. Kadın da kendisine:

— Ben, bunu Allah rizasıyçün yaptım. Bana yapılan bir iyilik dolayısiyle insanlara borçlanmıştım, seni o cezadan kurtarmakla, insanlığa o borcumu da ödemiş oldum, dedi.

Fakat, tıyneti bozuk adam sinsi sinsi gülümseyerek:

— Sen bu palavraları başkasına anlat, cevabını verdi. Ben, senin beni neden kurtardığını biliyorum. Çünkü, bana âşıksın ve bunun için de benim olacaksın, diyerek tecavüze yeltendi. Kadın:

— Büyüklerimiz, zâlime yardım etme, sonra yardım ettiğin o zâlimin şerrine uğrarsın derlerdi. Bu sözün hak ve gerçek ol.

duğunu bilirdim ama, ne yazık ki senin böyle bir zalim olabileceğini bilemedim. Senin bana yaptığın teklife râm olmaktan ve Rabbime isyandan korkarım, ne senden ve de tehditlerinden kurkmam, dedi ve çekişe çekişe deniz kenarına geldiler. Orada, kereste yüklü bir gemi bulunuyordu. O zâlim adam kadıncağıza:

— Madem ki bana teslim olmadın, ben de seni şimdi bu yemicilere satayım da gör, dedi ve gemicilere dönerek:

— Bu kadın benim cariyemdir, isterseniz size satarım, teklifinde bulundu. Genç ve güzel kadını çok beğenen gemiciler de pazarlık ederek kadını adamdan satın aldılar. Bağırıp çağırmak, istimdat etmek faydasızdı, aynı tevekkülle gemiye doğru giderken, o hain ve zâlim adam kadıncağızın kulağına:

— Bana teslim olmadın ama, sana şimdi yirmi kişi sahip olacak, diye fısıldadı ve paraları aldığı gibi sür'atle oradan uzaklaştı. Kadıncağız, gemicilere cariye olmadığinı, hür ve evli bir kadın olduğunu, ehl-i ırz ve iffetten bir kadına böyle bir müamelenin caiz olamayacağını anlatmak istediyse de dinletemedi. Gerçekten yirmi tane azgın gemicinin arasında kalmıştı. Ne yapacağını ve nasıl kurtulacağını düşünürken, gözlerinden yaşlar boşandı ve ellerini dergâh-ı bârigâh-ı ahadiyyete açarak niyazda bulundu:

— Yâ Rab! Ben âciz bir kulunum, sen ise âcizlerin yegâne melce'i ve yardımcısısın. Sana dayandım, sana güvendim ve şu âna kadar ırzımı, iffetimi ve namusumu korudum. Başıma gelen bunca felâket ve musibetlere sabrettim. Sana, hiçbir zaman şikâyette bulunmadım. Ama, artık sana sığınıyor ve senden yardım diliyorum. Benden yardımını esirgeme, bana imdat ve merhamet eyle Allahım...

Mazlûmun duası ile Allahu tealâ. arasında hicap yoktur.

Mazlûm, kâfir dahi olsa Allahu azim-üş-şân yine imdadına yetişir. Netekim, bu mü'mine ve muvahhide hatunun da duası derhal müstecap olmuştu. Kendisini, o zâlimden satın alan gemiciler, bir ânda birbirlerine düşman kesilmişler:

— O kadın benimdir, onu ilk gören ve parayı vermeyi tek lif eden benim...

— Hayır, benimdir ölürüm de onu hiçbirinize kaptırmam.

— Siz, ikiniz de avucunuzu yalayın, kadın benim olacaktır.

Münakaşa ve münaza'asıyla kıyasıya döğüşmeğe başlarışlardı. Düşenler, yaralananlar, kan revan içinde kalanlar, vahşi kurt sürüleri gibi tekrar tekrar birbirlerine saldırıyorlardı. Bu kanlı boğuşma sonunda gemicilerin hepsi ölmüş, yalnız birisi ayakta kalmıştı ki, sendeleyerek kadıncağıza doğru yaklaşırken o da dengesini kaybederek denize yuvarlanmış ve civarda toplanan köpek balıkları tarafından parçalanıvermişti.

Evet, denizlerde ve dağlarda bulunan canavarlar, gözlerin görmediği mikroplar, rüzgâr, ateş, su ve benzerleri Allahiu tealâ'nın ordusudur. Mevlây-1 müte'al, kimi kahredecekse bunlardan veya benzerlerinden birisini o kimseye, o kavme veya o millete musallat eder, o kimseyi, o kavmi ve o milleti helâk eyler.

Mülkün tamamı, Allahu azim-üş-şânın yed-i kudretindedir. Onun iradesi olmaksızın bir yaprak bile kıpırdayamaz. Herşey, onun iradesi ve dilemesiyle olur, herşey onundur... Akıl ve göz sahipleri için bunun böyle olduğu âşikârdır.

Hikâyemize devam edelim:

Kadıncağız, koca gemide yalnız başına kalmıştı. Lâtif bir rüzgâr, gemiyi enginlere doğru çekip götürüyordu. Zira, deniz, rüzgâr ve gemi böyle emir almışlardı. Görünmeyen kuvvetler, gemiyi idare ediyorlardı, senin vücudünü de götürdükleri gibi!..

Böylece, o koca gemi gece gitti, gündüz gitti, gitti de gitti...

Gemi gidedursun; namus ve iffeti uğruna türlü musibetlere ve

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.