Vaktiyle bir ülkede iki kardeş vardı. Bunlardan büyüğü âbid, zâhid ve salih bir kimseydi. Allahu talâ'nın emrettiği bütün ibadet ve tâ'ati elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar yerine getirmeğe çalışır, nehiylerinden şiddetle kaçınırdı. Yalnız, Allah yolunda gaza etmemişti ve bundan dolayı hatırladıkça üzülürdü. Günlerden birgün, o ülkede gaza ilân olundu ve bütün ehl-i iyman gazaya gitmeğe hazırlandılar. Savaşa gitmeğe bedeni kudret ve takatleri olmayanlar da, hazırlanan gazilere silâh, yiyecek, giyecék veya binecek yardımı yapmak suretiyle cihad ecrinden nasiplerini alınağa çalışıyorlardı. Sözünü ettiğimiz iki kardeşten büyüğü de can ve gönülden arzuladığı gazaya katılarak şehitlik rütbesini ihraz veya hiç olmazsa gazi unvanını alarak Allahu tealâ katındaki derecesini yükseltmek niyyet-i hâlisanesiyle hazırlığını yaptı ve kardeşini yanına çağırarak:
— Ben, gazaya gidiyorum, onun için yengeni sana emanet ediyorum. Eğer, şehit olursam onu son nefesine kadar koru ve kolla, yok gazi olup dönmek nasibimde varsa, ben avdet edinceye kadar bütün ihtiyaçlarını temin et... Namus ve mukaddesatım olan yengeni evvel Allah sana emanet ediyorum, dedi ve islâm gazileriyle cihada iştirak etmek üzere yola çıktı.
Aradan bir zaman geçti, şeytan genç adamı igvâ ve igfale başladı. Yengesi genç ve güzel bir kadındı. Kocası da gazaya gitmiş olduğuna göre pek alâ kendisine râm olabilirdi. Günlerce, fırsat kolladıktan sonra bu kötü niyyetini nihayet yengesine de açıkladı. Namuskâr, ırz ve iffet sahibi ve gazaya giden kocası kadar iymanlı bir kadın olan kadıncağız, bu umulmadık ve beklenmedik çirkin teklif karşısında şaşırıp kalmıştı. Kayın biraderine nasihat etmeyi uygun buldu ve ona:
— Senin teklifinden, Allahu tealâ'ya sığınırım. Kaldı ki, ağabeyin beni sana Allah için emanet etti, hiç emanete hıyanet olur mu? Bu kötü ve çirkin düşünceyi kafandan sil ve at, ben de bunu hiç duymamış ve işitmemiş olayım. Hem, sana söz veriyorum, bu mes'eleden ağabeyine aslâ bahsetmeyeceğime de yemin ederim. Benden elini çek ve bunu unut, ağabeyinin ırzı senin de ırzın demektir. Hem unutma ki, kocam şu ânda din ve devlet düşmanlarının karşısında bulunuyor ve ben bir mücahit karısı olmakla öğünüyorum. Kendine acımıyorsan, bana acı ve böyle çirkin bir fiili ikimize de lâyık görme... Hemen Allahu tealâ'ya tövbe ve istigfar et, o gafur ve rahiymdir, tövbeleri kabul edicidir, umarım ki seni de affeder. Allahu tealâ'dan kork ve hesap gününü de unutma, ne sen teklifte bulunmuş ol, ne de ben bu teklifini duymuş olayım, bunu ikimiz de unutalım ve aramızda bir sır olarak tutalım. Ağabeyin burada yoksa, âlemlerin Rabbi her işimize vâkıftır, dedi.
Fakat, adamın bu haklı ve yerinde öğütlere kulak verecek hali yoktu. Şehvet hırsı bütün benliğini sarmış, ondaki utanma, mahcup olma, vazgeçme duygularını temelinden sarsmıştı. Işi daha da azıttı ve zavallı kadıncağıza:
— Ya teklifime razı olursun, yahut başına gelecekleri sen bilirsin, tehdidiyle gözdağı vermeğe bile kalkıştı.
Biçare hatun, her ne kadar diretti ve:
— Hayır, ben ölürüm de düşman karşısında savaşan kocamın namusuna halel getirmem ve sana hiçbir zaman teslim de olmam, dediyse de mel'un adam:
— O halde sen bilirsin, dedi. Bundan sonra başına gelecekleri sen düşün!...
Yengesi de bu açık tehdit karşısında yılmadı ve:
— Ne yaparsan yap, Rabbim benim intikamımı sende koymaz, herkes yaptığı kötülüğün cezasını ergeç görür, diye kestirip attı.
Yengesinin bu haklı direnişi karşısında, hırsından kuduran hain kayın birader, dört tane yalancı şahit tedarik etti ve kendi ayarındaki bu sefih insanları tanık göstererek kadıya müracaatla zavallı mâ'sum kadıncağızın zinâ ettiğini ileri sürdü. Bunda muvaffak da olarak adaleti de yanılttı ve bu yalancı şahitlerin ifadelerine dayanarak zinâ ettiği iddia ve isbat edilen o mâ' sumenin recmedilmesine, yani yarı beline kadar toprağa gömülerek taş atmak suretiyle öldürülmesine karar aldı.
Islâm şeri'atine göre, başından nikâh geçen kimse ister kadın, ister erkek, zinâ ettiği dört şahitle ispatlandığı takdirde yukarıda anlattığımız şekilde taşlarla öldürülür, başından nikâh geçmemişse yüz değnek vurulur ve halka teşhir edilirdi.
Yalancı şahitlik ederek dünya mahkemesinde mâ'sum ve afif bir kadını zinâ gibi çok ağır bir suçla itham eden gafiller ve hainler, asıl büyük adalet gününde, huzur-u ilâhide ve o mahkeme-i kübrâ'da kendilerini mahkûm ettirdiklerinin farkında değillerdi. Zira, ehl-i ırz ve iffetten olan bir kadına zinâ isnâd ettek kebâ'ir dediğimiz büyük günahlardandır ve bunu irtikâp edenler, dünya ve âhirette Allahu talâ'nın lâ'netine uğrarlar:
Innelleziyne yermin-el muhsanat-il gafilât-ll mü'minâti I0'inu fid-dünya vel-âhireti ve lehüm azabün azlym...
En-Nor: 23
(Onlar ki, iftira edildiklerinden habersiz, hür ve afif mü' min kadınlara isnat ve iftira ederler. Dünyada da âhirette de Allahu talâ'nın rahmetinden tardedilmiş, ilâhi lâ'nete uğramışlardır. Onlar için pek büyük bir azap da vardır.)
Evet, hükm-ü celili ilâhi budur ve mutlâka böyle olacaktır.
Biz, hikâyemize devam edelim:
Mâ'sum kadıncağızı, hükmün infaz edileceği yer olan bir mezarlığın yanına getirdiler ve o afifeyi göğsüne kadar bir çukura gömdüler, ilk taşı kayın biraderi olacak hain attı ve hazır bulunanlar da dünya mahkemesinin hükmünü yerine getirebilmek gayretiyle taşlamağa devam ettiler. Iyman ve hayâ ile dopdolu biçare hatun kan revan içinde kaldı ve bir süre sonra o âna kadar dimdik duran başı öne doğru eğildi, nefesinin kesildiğini ve öldüğünü zannettiler ve halka ibret olması için o halde bırakarak herkes işinin gücünün başına döndü.
Akşam olmuş ve hava kararmıştı. Meş'um bir iftiraya uğrayan kadıncağız henüz ölmemişti, inliyordu. Oradan geçen merhametli bir zat, işin farkına vardı ve hatunu oradan çıkararak konağına götürdü, yaralarını ilâçlayarak sardı, günlerce tedaviden sonra kendisine geldi ve başından geçenleri kendisini kurtaran ve iyileştiren zata ağlayarak anlattı. Konak sahibi, bu haliyle onu geri göndermenin uygun olmayacağını düşünerek kendisini alıkoydu ve ev işlerinde eşine yardım etmesini istedi.
Gel gelelim, talihsizlikler zavallı kadıncağızın yakasını bırakmıyordu. İşin iç yüzüne vâkıf bulunan bir zenci köle, sağlığını kazandıkça güzelliği meydana çıkan kadıncağıza göz koydu ve bir fırsatını bularak ona tecavüz etmek istedi. Kadın onu şiddetle reddederek: