reket edilecek olursa, şeriat kemale ermedikçe tarikat sırrı doğmayacağı gibi, tarikat kemale ermedikçe de hakikate vasıl olunmaz. Hakikat kemale ermeyince de mâ'rifet nuruna ulaşmak aslâ mümkün değildir.
Bir kimse, şeri'ata taallük etmeden nefs makamında kalırsa, o şeriatsız kimsede şirk. küfür, büyük günahlar ve isyanlar zuhura gelir. Bu çirkin ve kötü sıfatlar ise, Allahu tealâ ile kul arasında hicap (Perde) olacağından o kimsenin Hakka vuslâtı mümkün ve mutasavver değildir. Evet, bu çirkin sıfatlar kulu hicapta bırakır. Bu hicabı yırtmak için de o kulun Allahu tealâ'ya ortak koşmayı bırakarak tevhide, küfrü bırakarak islâma, isyanı bırakarak itaate, günahı bırakarak tövbeye gelmesi gerekir. Kişi, bu hicabı ancak böylece yırtabilir ve ancak bundan sonra vuslât makamına erişebilir.
Bir de HICAB-I-NURANİ vardır ki, Eyyub peygamber aleyhisselâmın maruz kaldığı belâ ve meşakkate sabretmesi ve bu sabrının bir mesel gibi söylenerek dillere destan olması neticesi, Allahu zül-celâl vel-cemal ile arasında nurani bir hicap hasıl olmuştur.
Bunun için, tarikatle mütehallik olmayan kalp âfetleri hicabında kalır. Hakikatle muhakkik olmayanın ruhu da ahlâk-1 zulmani hicabında kalır. Mâ'rifetullah vasıtasiyle hayırla şerri, akla, karayı seçemeyen HAKKAL-YAKİN hakkı bilmez. Hakkıyle hakkı bilmeyen ise hicap ve hayalde kalır.
Ey cemale âşık ve rizaya talip olan kardeşim:
Bütün hicapları geçerek vasıl-ı didâr olabilmek için, her mertebenin hakkını hakka vermek gerektir. Her mertebenin ibadetlerini tam ve kâmil bir ihlâs ile eda ve ifa etmeden rizaya talip ve didâra vasıl olmak kabil değildir. Allahu sübhanehu ve tealâ, cümlemize tevfikini refik eyleyerek bizleri vasıl-ı cennet-i zat olmağa muvaffak buyursun. (Âmin bi-hürmeti seyyid-il mürseliyn.)
Ey mü min ve muvahhid kardeşim!
Allahu tealâ'dan kork, Allahu tealâ'dan korkanlar feyz-i ilâhiyye nail olurlar. Allahu tealâ'ya ortak koşmaktan, şirk ve küfürden, ateşten kaçar gibi kaçmak, günah ve isyanlardan son
derece kaçınmak aklın ve kulluk görevinin icabıdır. Allahu tealâ'dan korkmayanlar, Rabbil-âlemiyne âsi olanlar her devirde, her yerde mutlâka helâk olmuşlardır. Bunun için, Allahu tealâ' ya ita'atkâr ol ki, rizâyı bâri hakka mûti olanlara bahş ve ihsan buyurulur.
Şeytana tâbi olmayalım, nefs-i hevâya uymayalım. Zira, nefsin kötü ve çirkin arzu ve isteklerine esir olanlar dalâlet bataklıklarında mahv-u helâk olmuşlardır. Ecellerimiz gelmeden, ölüm yakalarımıza yapışmadan, Azrail aleyhisselâmın pençesine düşmeden, hakkın en büyük ihsanı olan hayat ni'meti elimizden gitmeden, işledigimiz bütün günahlara, suçlara ve isyanlara tövbe etmekte acele edelim. Zira, tövbede acele edenler kurtulmuşlar, ebedi saadet ve selâmete ermişlerdir. Akıllarımızı başımıza toplayalım, fırsat varken tövbelerimizi geciktirme.
yelim, bugün, yarın diye savsaklamayalım.
Ey insanlar!…..
Duyun, dinleyin ve iyi anlayın... Allahu talâ'nın kulu iseniz sakın onu unutmayın. Zât-1 ahadiyyetini zikredenleri, Allahu tealâ zikreder. Bunu böylece bilin ve belleyin ki, dünya âhiretin tarlasıdır. Buradan âhirete ne gönderdiysen, orada onu bulacaksın... Bu gönderdiğin, kendi ellerinle takdim ettiğin ister iyman, ister isyan, ister ibadet ve tâ'at, ister cürüm ve kabahat, ister hayır, ister şer, ne alursa olsun yakın bir gelecekte onu bulacak, ya cezanı çekecek veya safa süreceksin... Ömürlerimizin çoğu gitti, azı kaldı... Dikkat et ve ibretle bak, gör ve anlamağa çalış!... Çok az kalan zamanın hayırlı ve mutlu bölümü gayet az, belâ ve musibeti ise pek çok. Görmüyor musun, duymuyor musun? Kötülükler, şerler, zararlar cihana yayıldı. Bu fâni âlemin eza ve cefası, mihnet ve meşakkati ise çoğaldıkça çoğaldı. Önünde sonunda terkedeceğimiz ve sevmediklerimize bırakacağımız dünya hayatına biz ne kadar talip isek, ölüm ve ölüm meleği de bize talip olmaktadır ama, biz bu gerçekten hâlâ gafil bulunuyoruz, başımıza gelecekleri düşünemiyoruz. Sanki, ölüm sırası bize gelmeyecekmiş ve bu dünyayı hiç terketmeyecekmişiz gibi garip ve anlaşılmaz bir umursamazlık, vurdum duymazlık içinde bocalayıp duruyoruz. Ne var ki, ne gafletimizin ne de umursamazlığımızın hiçbir faydası ve yararı olmayacaktır. İstesek de, istemesek de, beklesek de beklemesek de ölüm ergeç yakamıza yapışacak, âlem-i gayba götürecektir. Orada, ayıplarımız olanca çıplaklığı ile meydana çıkacak, bütün yaptıklarımız açıkanacaktır. Bütün aza ve cevarihimiz, ellerimiz, ayaklarımız, gözlerimiz, kulaklarımız, hatta derilerimiz aleyhimizde tanıklık edeceklerdir. Işte, o günün hâkimini ve mâlikini sakın unutma!...
O günün hâkimi ve mâliki olan Melik-i Cebbâr'dır. O gün, hiç kimse, hiçbir şey yapmaya muktedir olamayacaktır. Zira, o gün Allahu talâ'nın günüdür, hesap günüdür ve hüküm yalnız âlemlerin Rabbinindir.
İnsan, kendi fiil ve hareketleriyle kendisini ya aziz veya zelil ve sefil eder. Dünya ve âhirette aziz olmak isteyenler, Allahu talâ'nın emirlerine harfiyyen dikkat ve riayet etmeli, nehiylerinden şiddetle kaçınmalı ve bu fâni âlemde ahlâk-ı ilâhi ile ve ahlâk-ı Resûl-i zişân ile ahlâklanmağa çalışmalıdır ki, iki cihanda da aziz olabilsin. Bunun aksine hareketler ise, yani Allahu tealâ'nın emirlerine uymamak, nehiylerinden kaçınmamak, günahlardan ve isyanlardan çekinmemek, kötü ve çirkin ahlâkla dilediği gibi yaşamağa özenmek de insanı iki cihanda zelil, rezil ve sefil eder. Günah işleyen, işlediği bu günahı helâl bilmedikçe belki kâfir olmaz ama, ebedi âlemde bu yüzden mahcup ve perişan olabilir.
Din-i mübiyn-i islâm, bi-zâtihi azizdir, izzetlidir. İslâma tutunan ve sarılan da elbette aziz olur. Zira, bi-zâtihi aziz olan, kendisine tutunanı da elbette aziz eder. Netekim, sefile ve zeli le yapışan mutlâka sefil ve zelil olur, bu zillet ve sefaletten kur.
tulamaz. Meselâ, ne kadar zengin olursa olsun, bir kimse eğer tamâ'kâr ve hasis ise, onun bu kötü huyu kendisini halk nazarında hor ve hakir duruma düşürür. Kırk yıl çalışıp didinerek kazanılmış bir mevki ve şeref, nefsine ve şeytana uyması sonucu işleyeceği bir kötülükle bir ânda silinir ve gider.
Şeytan, âbid ve zâhid bir kul olarak yıllarca Rabbine ibadet etmiş ve kendisine göklerin yedi derecesinde dereceler verilmiş iken Hz. Âdem aleyhisselâma secde étmekten çekinmesi gibi bir fiilinden dolayı ilâhi rahmetten koğulmuştur.
Hz. Adem aleyhisselâm (VE ALLEME ADEM-EL-ESMA'E KÜLLEHÂ = Âdemi yarattıktan sonra, bütün eşyanın isimlerini ona öğretti.) âyet-i kerimesiyle derecesi ilân edilmişken, Allahu talâ'nın nehyettiği bir şeye el uzatmak sonucu cennetten çıkarılmış ve bir mihnet ve meşakkat evi olan bu fâni âleme indirilmiştir.