Bu anlattıklarım sana sakın hikâye ve masal gibi gelmesin.
Allahu tealâ'ya karşı işleyeceğin en küçük bir isyan, şeytan gibi ilâhi rahmetten koğulmana, Âdem aleyhisselâm gibi mihnet ve meşakkatlere düşmene sebep olabilir. Yukarıda, bilvesile günahın küçüğü veya büyüğü diye bir şey yoktur demiştik. Tıpkı bunun gibi, Allahu tealâ'ya ibadet ve tâ'atın da küçüğü ve büyüğü yoktur. Ibadet, ibadettir... İsyan, isyandır... Itaat, itaattır... Isyanların, yalnız cezaları küçük veya büyük diye ikiye ayrılır.
Hz. Âdem aleyhisselâm, li-hikmetin Allahu tealâ'nın nehjettiğine el uzattığı için pişman olmuş ve büyük bir nedametle yıllarca tövbe ve istiğfar ettiğinden, tekrar dergâh-ı izzete kabul buyurulmuştur. Öyle ise, bizler de işlediğimiz kötülüklere, günahlara ve isyanlara tövbe ve istiğfar ederek tövbenin tadını ve mağfiretin zevkini tadalım. Şeytan gibi isyana ve tuğyâna devam etmeyelim. Çok basit bile olsa, bir sevap işlemeğe seğirterek gönül rizasıyla sevaplar işlemeğe çalışalım ve alışalım. En küçük ve en basit bir sevabın, bizi cennet-i â'lâya ulaştıracağı gibi, en küçük ve basit bir isyanın da nâra iletebileceğini aman aman unutmayalım. En küçük ve basit bir sevabın, isimlerimizi yücelterek Hâlık ve halk katında sevimli ve sevgili gösterdiği gibi, en küçük ve basit bir suçumuzda bizleri Hâlık ve halk katında zelil ve rezil edebilir. Kerem ve ihsan sahibi, cömert olalım ki, bu güzel hasletlerimiz Halik ve halk: katında güahlarımıza perde olsun. Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz: (Ikram ve ihsanı seven cömert kişilerin, günahlarını söylemeyiniz.) buyurmuşlardır. Ancak, yaptığımız hayır ve yardımları, iyilik ve güzel amelleri desinler diye riyâ ile değil, Allah rizasıyçün yapalım. Yaptığımız iyilikleri, kendilerine yardım ettiğimiz kimselerin başlarına kakarak, onları minnet ve zillet altında bırakarak iptal etmemeğe de özellikle dikkat edelim. Bu hayır ve iyilikleri hak için yapacak olursak, hak bizleri mahbub eder. Riyâ için yapılacak olursa, belki halk bizim için cömert, eli açık, iyiliksever, hayırsever der ama, âhirette hiçbir nasibimiz kalmaz. Allah için yapılan hayırlar ve iyilikler aslâ kaybolmaz ve sahibini dünya ve âhirette üstün ve yüksek derecelere eriştirir. Zira, Allahu tealâ vâ'dinden döner vâ'dinden dönmez. Hayır ve iyilik yapanlar, önünde sonunda hayra ve iyiliklere erişirler. Netekim, şer ve günah işleyenler de ergeç belâlarını bulurlar. Hayır veya şer işlemek, tıpkı bir tarlaya tohum atmak gibidir. Tarlaya atılan tohumun hemen mahsul vermediği gibi, amellerinin sonucu da zamanla önüne çıkar.
Mâ'na tarlasına atılan tohumlar, eğer kötülük ve şer tohumları ise, o tohumlar daha mahsul vermeden nedamet, gözyaşı ve tövbe ile onu imhaya çalışmalıdır. Eğer, ektiklerin iyilik tohumları ise riyâ, süm'a (Gösteriş, duyulsun ve söylensin diye yapılan işler) ile yahut başa kakarak, minnet altında bırakarak onları ezmemeli, yok etmemelidir. Tam tersine; salih amellerle, şükürle, gözyaşı ve ihlâs ile o tohumları sulamalıdır ki, mahsul ve meyve alınabilsin.