Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Faruk-ul-â'zam Omer ibn-il-Hattâb radıyallahu anh efendimiz, kolesine 400 altun vererek: — Bu… — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 127

Bir değirmendir bu dünya, birgün öğütür btzl...

Bu sözlerim sakın gücünüze gitmesin, doğruyu söyleyeni dokuz köyden koğarlar ama, dost acı söyler. Dedelerin, ataların, dost ve ahbapların gibi birgün seni de oturduğun bilmem kaç katlı apartman dairesinden, villâdan, köşkten alırlar, bir bez parçasına sarıp sarmalarlar, kabir denilen o karanlık çukura atarlar. Orada, alışık olduğun o nefis yiyecek ve içecekleri

bulamazsın. Apartmanının, villânın, köşkünün penceresinden seyrettigin o iç açıcı ve gönül ferahlatıcı manzarayı göremezsin.

Dünyaya bakmağa doymayan gözlerini bir kaç avuç toprakla doldururlar, hem de bu işi seni en çok sevenler yaparlar. Tek ve tenha kalakalırsın! İşte, orada sana yoldaşlık edecek olan kıldığın namaz, tuttuğun oruç, verdiğin sadaka ve zekât ve yapabildiğin hayırlı ve yararlı işlerdir. Sözü uzatmağa ne hacet? Kabir adı verilen o sonsuzluk mekânını, rengine ve kokusuna doyum olmayan çiçeklerle bezenmiş bir cennet bahçesine döndürmek de, içi kor ve ateşle dolu bir cehennem çukuru haline getirmek de senin elindedir. Eğer, bu fâni âlemde Rabbini bildinse, Mevlâ'nı buldunsa ve Hak rizasını kazandınsa, kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe olacaktır. Orada rahata erecek, dinleneceksin. Tıpkı, uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra bir gülistanda dinlenir gibi... Mâ'azallah, bu fâni âlemde seni yoktan var eden, bir katre meniden halk ve icat buyuran Rabbini, hâlıkını bilemedin ve bulamadınsa, Hök rizasını kazanamadınsa, işte o zaman o kabir denilen mekân kor ve ateşlerle dolu bir cehennem çukuru oluverir. Kıyamete kadar, dinlenmek değil orada hapsedilirsin, çok eziyyet çeker, çok döğünürsün ama, ne fayda?

Kıyamet deyip geçme ha!.. O, öylesine korkunç ve dehşet verici bir gündür ki, gözler korku ve dehşetle yuvalarından fırlamış, herkesin ayıbı meydana çıkmış, mazlûmlar zâlimlerin yakalarına yapışmış, kâfirler güle oynaya kendisine tâbi oldukları şeytanın boğazına sarılmış, analar ve babalar evlâtlarından saklanabilmek için sıvışacak yer arıyor, cehennemin korkunç alevleri etrafi sarıyor, sırası gelen huzura varıyor, kimisi dövünüp ağlıyor, kimi göğsünü döverek yalvarıp yakarıyor. Orada, her mevkıfte durulacak zaman süresini ancak Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri bilir. Dudaklar, susuzluktan çatlamış, yerlere vura vura katalar patlamıştır ama bir katre su bulmak ne mümkün!..

Beri tarafta mü'minler arşın gölgesinde, Livâ-i hamdin sayesinde, civar-ı Mustafa'da ve kurb-ü Mürteza'da toplanmışlar,

hepsi memnun, hepsi mesrur ve hepsi safada; kâfirler ve münkirler ise cevr-ü cefada, zâlimler ve âsiler feryat ve şekvâda olacak, gözyaşları yağmurlar gibi dökülecek ama neye yarar? Allahu teâlâ ve tekaddes hazretleri o gün kâfirlere, münkirlere, zâlimlere, âsilere ve mücrimlere rahmet nazarıyla bakmayacaktır. Ömürlerini, Allah'sız, peygambersiz, kitapsız, dinsiz, iymansız geçiren, dünya hayatını bir hiç uğruna israf eden o gafiller, huzur-u ilâhide ve o mahkeme-i adalette mahcup ve perişan olmakla da kalmayacak, çok pişman olacaklardır. Kendilerini savunmağa bile takat ve mecalleri kalmayacak, yüzleri sararacak, dilleri tutulacak ve sorulan sorulara cevap vermeğe muktedir olamayacaklardır. Elleri, ayakları, gözleri ve kulakları, dilleri ve dudakları, yaptıklarına şahitlik edecek ve aleyhlerinde konuşacaklardır. Melekler, cennet ehlini izâz ve ikram ile ebedî makamlarına götürmek üzre teşrifatçılık yaparlarken, o zavallılar da tepelerindeki saçlardan sürüklenerek nâr-ı cahiyme atılacaklardır. Zebaniler onlara: «Dünya hayatında iken yaanladığınız cehenneme giriniz, orada döne döne yanınız...» diyerek onları yüzüstüne cehenneme çekip götüreceklerdir.

Hz. Imam-ı Ali ibn-i Ebi-Tâlib radıyallahu anh ve kerremallahu vechehu, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden naklederek şöyle buyurmuşlardır:

Seyyid-ül-Ebrâr aleyhi salâvatullah-il-Gaffâr buyurdular ki:

(Cebra'il aleyhisselâm, beni ağlatıncaya kadar âhiret ahvali ve azab-ı nâr ile korkuttu.)

O günün şiddet ve dehşetinden bütün Enbiyâ ve mürseliyn, nefisleri kaygusuna düşecekler ve kendi nefislerinden başkasını düşünemeyerek, dizleri üstüne çöküp NEFSIY…. NEFSIY...

diye inleyeceklerdir. Ancak ve yalnız Nebi'lerin serveri, Velilerin rehberi, ins-ü cin peygamberi, âlemlere rahmet olarak gönderilen makam-ı Mahmud'un sahibi Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem nefsini düşünmeyecek ve hatta ehl-i

beytini ve evlâtlarını ümmetine feda ederek arşın önünde secdeye varacak ve:

— İlâhi!.. Ümmetiy... Ümmetiy... yani illâ ümmetim, illâ ümmetim... Fatıma'm, Hasan'ım, Hüseyin'im, Rukiye'm, Kasım'ım, Ümmü Gülsüm'üm, Abdullah'ım, İbrahim'im ümmetime fedadır. Evlât ve ezvâcımı al, ehl-i beytimi al, ümmetimi bana bahşet, bana bağışla ve bana ver, diye tazarrû ve niyazda bulunacak ve duası müstecap olmadan başını secdeden kaldırmayarak öyle bir münâcat ve tesbihatta bulunacaktır ki, o dehşetli güne kadar Resûl-ü zişânın Rabbini böyle bir münâcat ve tesbihat ile tesbih ettiğinin vâki olmayacağı Hadis-i şerif ile sabittir.

Işte, o ânda hitab-ı izzet şeref-sadir olacak ve:

— Ey Habibim! Başını secdeden kaldır. Şefaatin kabul ve bütün isteklerin ind-i ilâhimde makbuldür. Sana, kelâm-ı kadimim olan Kur'an-ı azim-ül-bürhanımda: (VE LE-SEVFE YÛ' TİKE RABBÜKE FE-TERDÂ…..) âyet-i celilemle vâ'deylediğim ve seni: (VE REFE'NA LEKE ZIKREK...) âyet-i kerimemle taltif ederek kadr-i valânı ins ve cinne ilân ettiğim Habib-i edibimsin. Senin kadrin, ind-i ilâhiyyemde gayet yücedir. Sekiz cennet ve yedi cehennem, bugün senin emrindedir. Ummetinden dilediğine şefaat et ve onları cennetime ilet.. Sana âşık olan huriler ve gılmanlar, senin ümmetine de müştaktırlar.

Misâl-i Kâ'be eyâ nur dide-i uşşâk, Gören cemalini müştak, görmeyen müştak...

Taraf-ı ilâhiyye'den şefaat izni çıkınca, Hz. Ebu-Bekir-is- Sıddıyk radıyallahu anh cennet elbiselerini cennet ehline ikram ederek giydirecektir. Cennet ehli, Yâr-1 gar-1 Nebi Sıddıyk-1 â'zam tarafından cennetlere taksim edilecek, mürassâ cennet tâcları Hz. Ömer Ibn-il-Hattâb radıyallahu anh tarafından başlarına konulacak, cennet ni'metleri altun tabaklar içinde Hz.

Osman ibn-i Affan tarafından ikram olunacak, Kevser şarabı ise Aliyyül-Mürtezâ'nın mübarek elleriyle bütün asfiyaya, ebrâr

ve âşıkana ihsan buyurulacak ve bu zevat-ı âlişanın kadr-i valâ… ları bu suretle mahşer ehline de ilân edilmiş bulunacaktır.

Hz. Ebu-Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali ridvanullahi teâlâ aleyhim ema'ıyn hazeratının malûm ve müsellem olan şân-ı şeriflerine rağmen bu zevat-ı zevil-ihtirama düşmanlık edenler, Habib-i edib-i Kibriyâ, Şefi-i-rûz-i ceza efendimizin huzurunda mahcup, pişman ve perişan olacaklar ve nâra atılacaklardır. Çıhar yâr-ı güzin olarak vasfeylediğimiz bu dört halife-i Resûlüllah'ın faziletlerini, üstün ve yüce şahsiyyetlerini anlatmağa ne dil, ne kalem kâfi gelmez. Onları, Allahu sübhanehu ve teâlâ Kur'an-ı hakiminde birer vesile ile övmüştür ki, insanoğlu için daha fazla medhetmek mümkün ve mutasavver değildir. Binaenaleyh, her kim bu dört kutlu ve mutlu kişinin, hatta içlerinden yalnız bir tanesinin hakkını inkâra yeltense veya yâran-ı Resûlüllah olan zattan birisine düşmanlık beslese, yahut —Ne'ûzü billah— kötü söz söylese veya düşünse, Allahu teâlâ katında, bütün Enbiyâ ve Evliyâ katında, bütün meleklerle birlikte yaratılmışların kâffesinin lânetine müstehak olur. Allahu tâlâ'nın bu dört seçkin ve üstün kulu, yirmi üç yıl âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Nebiyyi zişânın daima civarında ve beraberinde bulunmuşlar, islâma, Kur'ana ve Resûl-ü âlişana hizmet uğrunda maddî ve mâ'nevî hiçbir fedakârlıktan çekinmemişler, bütün ehl-i iymana örnek olmuşlardır. Bunlardan Hz. Ebu-Bekir ve Hz. Ömer, Resülüllah sallallahu aleyhi ve selleme kızlarını vermek suretiyle, âhir zaman peygamberine KAYIN-ATA olmak şeref ve bahtiyarlığını ihraz, Hz. Osman ve Hz. Ali de Efendimizin damadı olmak saadetini ibraz eylemiş.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.