Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Faruk-ul-â'zam Omer ibn-il-Hattâb radıyallahu anh efendimiz, kolesine 400 altun vererek: — Bu… — 1. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 127

Faruk-ul-â'zam Omer ibn-il-Hattâb radıyallahu anh efendimiz, kolesine 400 altun vererek:

— Bu parayı Ubeyde't-ibn-i Cerrah'a götürüp teslim et ve kendisine sezdirmeden bu altunlarla ne yapacağını öğrenmeğe çalışarak neticesini bana bildir, emrini verdi.

Köle, bu 400 altunu alarak Ubeyde radıyallahu anh hazretlerine götürdü. Hazret-i Ubeyde paranın ne maksatla gönderildiğini öğrenmek isteyince köle bilmediğini, muhtemelen şahsî ihtiyaçlarını karşılaması için gönderilmiş olabileceğini beyan etti. Bunun üzerine Ubeyde radıyallahu anh, kızını yanına çağırdı ve ona bir liste yaptırarak aç ve muhtaç olan konu komşusuna tamamiyle dağıttırdı ve kendisine bir altun dahi ayırtmadı. Köle, gördüklerini aynen Hz. Omer radıyallahu anha bildirdi. Bu defa Faruk-ul-â'zam hazırlamış bulunduğu 800 altunu

kölesine verdi ve bunları Mu'az ibn-i Cebel radıyallahu anha götürmesini ve birinci seferinde olduğu gibi onun da bunları nerelere sarfettiğini sezdirmeden öğrenmesini ve bildirmesini tenbih etti. Hz. Mu'az da altunları aldı, aynen Hz. Ubeyde gibi bir liste yaptı ve hepsini dağıttıktan sonra, geri kalan iki altunu da.

nereye vereceğini düşünürken, eşi perdenin arkasından seslenerek kendilerinin de muhtaç durumda olduklarını, binaenaleyh bakiyye iki altunu da evlerinin ihtiyacı için alıkoymasını istirham edince, Mu'az ibn-i Cebel bu iki altunu da eşine verdi.

Köle, gördüklerini Hz. Ömere' anlatınca:

— El-hamdü lillah, ashab-1 kiram ahlâk-ı Muhammediyye ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ittibâ ve imtisal ediyorlar, buyurarak memnuniyet ve mahzuziyetini izhar eyledi.

Ashab-ı kirâm rıdvanullahi teâlâ aleyhim ema'ıyn, Fahr-i kâ'inat aleyhi efdal-üt-tahiyyât efendimizden görüp öğrendikleriyle amel ederler, yemezler, yedirirler, giymezler, giydirirler, sırası gelince mallarını ve canlarını Hak yolunda bezletmekten geri durmazlardı. Can vermeden, canânın ele gelmeyeceğini ga.

yet iyi öğrenmişlerdi. Bu ahlâk-ı hamide sayesinde hem kendileri yüceldiler, hem de islâm topluluğunu yükselttiler. Kur'an-ı hakimde âyat-ı beyyinât ile tebcil edildiler, iki cihanda da aziz oldular. Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize her mânada lâyık olduklarını, özleriyle, sözleriyle, fiil ve hareketleriyle, insanca ve müslümanca davranışlarıyla isbat ettiler. Böylesine 'bir mutluluk ve kutluluk içinde ebedî hayata intikal ederek orada da sevdikleriyle beraber oldular. Biz gafillere de, sünnet-i seniyye-i Ahmediyye ve şeriat-ı garra-i Muhammediyye ittibâ ve imtisâl edenlerin iki cihanda da aziz ve mükerrem olacaklarını belirtmiş oldular.

Bu zevat-1 âli-kadrin böylesine yüce derecelere yükselmeleri hiç şüphe yoktur ki (VE INNEKE LE-ALA HULÜKIN AZİYM) âyet-i celilesiyle mümtaz hasletleri bütün âlemlere ilân olunan Nebi'ler serveri, âşıkların ve sadıkların önderi, ehl-i iymanın rehberi olan âhir zaman peygamberine iyman etmelerinden, onu canlarından, mallarından, evlât ve yallerinden fazla

sevmelerinden, onun ve taraf-ı ilâhiden getirdiği din-i mübiyn-i islâmın yücelmesi ve yükselmesi uğrunda hiçbir fedakârlıktar çekinmemelerinden, Kur'an hükümlerine ve Resûl-ü zişânın öğütlerine sıkı sıkı sarılmalarındandır. Hâce-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz, bu fâni âlemin gelip geçici ve elden çıkıcı olduğunu ve fakat yine bu fâni âlemden ebedî âleme sahip olunabileceğini ashabına ve ümmetlerine talim ve telkin buyurmuştu. Onlar da, ebedî âlemin bu fâni âlemde iken elde edilebileceğini hakkıyle ve lâyıkıyle öğrenmişler ve onun için de Allah ve Resûlüne sadakat ve samimiyetle sarılmışlar, itaat ve muhabbette kemal derecesine varmışlardı.

Evet, aziz kardeşlerim: Bu âlem fânidir, bu âlemin sonu harap olmaktır. Onun için de bizler, ashab-ı kiramın tuttukları yolu izlemeli, her işimizde, her sözümüzde, her davranışımızda, ancak ve yalnız Hak rizasını gözlemeliyiz ki, bu fâni âlemden ebedî âlemin saadet ve selâmetini ele geçirebilelim. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği yol cennet yoludur, riza, mağfiret ve lûtuf yoludur. Bir insan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, sonu ölümdür ve ölümden kurtuluş yoktur. Oysa, islâmiyyet kıyamete kadar bâki kalacaktır. Ancak, ashab-ı kirâmdan itibaren çoğu zaman dualarda dinlediğimiz tâbi'iyn, tebe-i tâbi'ıyn, yani ashab-ı kirâma tâbi olanlar ve o tâbi olanlara da tâbi olanlar silsilesi içinde ünlü ve büyük müctehitlerin, bilginlerin tam ve eksiksiz olarak bize kadar intikal ettirdikleri bu kutsal emaneti, bizden sonrakilere de aynı titizlikle devir ve teslim edebilmek şi'arımız olmalıdır ki, bizler de onlar gibi dünya ve âhirette saadet ve selâmete erelim. Islâma ve Kur'ana hizmet etmek insana şeref ve bahtiyarlıkların en yücesini sağlar, kişinin kalbini ve kalıbını Allah ve Resûlüne bağlar. Dünya hayatında kalbini ve kalıbını Allah ve Resûlüne bağlayanlar ise, hiç şüphe yoktur ki bâki ve ebedî olan âhiret âleminde rahata, rahmete, mürüvvete ererler.

Ey aklım başımda diyen kişi!.. Bütün bunları düşünebiliyor musun? Dikkat ve ibretle şu kâ'inata bak.. Göreceksin ki, Envar-ûl-Kulob, cllt 2 — F: 9

nice mâ'murlar harap olmuştur, gelen gidiyor ve giden bir daha geri dönmüyor. Sana ve bana da bu sonsuz yolculuk çok yaklaştı, bizleri aldatıp avutan dünyadan ayrılmamız çok yakındır.

Hazırlığın var mı?

Ey gençliğine, dinçliğine güvenen!.. Nice meyve, olgunlaşmadan dalından düştü de çürüyüp gitti. Şu gördüğün ve hallerine acıdığın ihtiyarlar da, bir zamanlar senin gibi genç ve dinç idiler. Bak, şimdi belleri nasıl büküldü, ayakları gövdelerini taşıyamıyor. Şu gördüğün buruşuk yüzler, feri solmuş gözler de bir zamanlar çok güzeldiler, bakanlar bakmağa kıyamıyorlardı.

Şu hastalıklı ve muztarip insanlar da bir zamanlar sağlıklı ve zinde idiler. Şu gördüğün harap binalar bir zamanlar mâ'mur idiler, bu tahrib olmuş pencerelerinden sokaklara saz sesleri ve kahkahalar aksederdi şimdi baykuşlara yuva olmuşlar. Şu gördüğün mezarlıkta yatanlar, bir zamanlar diri idiler, tıpkı senin gibi güler, eğlenir, koşar, atlar, sıçrar, gönüllerince hayat sürerlerdi. Bak, şimdi sesleri solukları bile duyulmuyor. Öyle ise aklını başına devşir, önünde sonunda öyle bir mekâna gidersin ki adı KABİR'dir. Orada, ne arkadaş ne de komşu vardır. Sana yoldaş olacak, bu fâni âlemdeki iyi veya kötü amellerindir. Sırdaşın ise ÂLİM-ÜS-SIRRI VEL-HAFİYYÂT olan Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleridir. Mezar denilen o ebedî mekân karanlıktır, oraya NÜR götür. Oranın nuru NUR-U-TEVHID ve NUR- U-KUR'AN'dır. Oraya yoldaş götürmek istiyorsan, elinden geldiği ve gücünün yettiği kadar iyi ve hayırlı işler yapmaya, güzel ahlâk sahibi olmaya çalış...

Aklın varsa can gözün aç, tut kulak bu sözüme;

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.