Hal ve hakikat böyle olduğuna göre, onun sevgili ve muhterem ana ve babasına ve amcasına dil uzatmak suretiyle eziyyet edenlerin âkibetlerinin ne olacağını, sizlerin irfan ve iz'anınıza terkederim. Allah azze ve celle, cümlemizi gaflet uykusundan uyandırsın, hayrı şerri ayırdetmesini bilen, Hakka vuslâtı şi'ar edinen âşıklar ve sadıklar zümresine idhal ve ilhak buyursun, Resûller Resûlünün nurlu yolundan ve sünnet-i seniyye-i Ahmediyye'sinden, itaat ve muhabbetinden ayırmasın, onun yüce siyret ve ahlâkı ile ahlâklandırsın, zâtına, zât-1 Ahmediyyesine, âline, evlâdina, ezvacina, ashap ve ensarina, velilerine, âlimlerine muhabbetten uzaklaştırmasın (Amin ve bihürmeti seyyid-il mürseliyn).
Ey âşık-ı sadıklar:
Arifi-billah ve vâsıl-ı ilâllah olan ehlullah buyurmuşlardır ki, Allahu sübhanehu ve tealâ Fahr-i kâ'inat aleyhi ve âlihi efdal-üt-tahiyyât efendimizi, kendi nurundan halk ve icat eyleyip o nura:
— Muhammed'imin nuru ol! buyurdu.
Nur-u Habib-i Kibriyâ, muhabbet-i ilâhiyye ile halkolunup Muhammed ol emr-i sübhanisini telâkki edince (EŞHEDÜ EN
LÂ İLÂHE İLLALLAH) diyerek Rabbini aynı muhabbetle tesbih, takdis ve tevhid eyleyince, Hâlık-ı lem-yezel (VE EŞHEDÜ ENNE MUHAMMEDEN ABDÜHU VE RESÜLUHU) buyurdular.
Allahu sübhanehu ve tealâ hazretleri buyurdu ki:
— Zât-1 ecelli â'lâma kasem ederim ki, bu mübarek kelimeleri söyleyen kuluma nârı haram kıldım. Bir kulumun, denizlerin dalgaları ve köpükleri, kumların sayısı, güneşin zerresi kadar günahı olsa, bu kelime-i münciyye-i mübarekeyi aşk ve sıdk ile söyler ve kalbi ile de bu söylediğini tasdik ederse, o kulumu cehenneme koymam.
Allahu tealâ ve tekaddes hazretleri, Sultan-ül-Enbiyâ, İmam-ı asfiyâ, Rehber-i Evliyâ, Habib-i Hüda ve Şefi-i Rûz-i ceza efendimizin mübarek başını bereket-i ilâhiyyeden, mübarek kulağını zatına mahsus ibretten ibretli, mübarek gözlerini zatına mahsus hayâdan hayâlı, mübarek dilini zikr-i ilâhiyyenin nurundan, mübarek dudaklarını tesbih-i ilâhiyyeden ve münevver yüzünü rizayı Rabbaniyyenin nurundan halk ve icat eylemiştir. Mübarek göğüsünü ihlâstan, kalbini şefkat ve merhamet-i ilâhiyyesinden, ellerini sehavet ve cûd-ü kerem-ü ilâhiyyesinin nurundan halk eylemiş ve Habib-i edibinin bütün uzuvlarını nur-u Rabbaniyesiyle münevver kılmış ve bu ümmete Rahmeten lil-âlemiyn olarak şefi, münci, rahiym, Ra'uf ve Mustafa vasfiyle irsal edip buyurmuştur ki:
— Bu, size benim hediyemdir. Bu hediyemin kadrini ve kıymetini biliniz, ona tâ'zim ve tevkir ediniz. Ben, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin Rabbiyim. Ben, zât-ı ülûhiyyetim ve meleklerimle Habib-i edibime tâ'zim, tevkir ve salât etmekteyim.
Ey Hak ve hakikat âşıkları:
Insaf ile düşünelim... Bu mu'azzam nuru hâmil olan Resûl-ü zi'şânın muhterem anneleri Hazret-i Âmine, bu ilâhi nuru taşımak ni'metine mazhar olan muhterem babaları Hazret-i Abdullah, eğer Hakkın bu en sevgili ve seçkin kuluna ana
ve baba olabilmek vasıf ve hasletlerine sahip bulunmasalardı, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri onları Habib-i edibine ana ve baba yapar mıydı? Onlara, bu mu'azzam ve müstesnâ şerefi bahşeder miydi?
Kaldı ki, hiçbir peygamberin annesi hakkında (Cehennemdedir!) denilemez ve hele biz müslümanlar böyle bir şeyi aklımıza bile getiremeyiz. Şu halde, peygamberler peygamberi, iki cihan serveri, ehl-i iymanın önderi ve rehberinin muhterem anne ve babası hakkında uluorta konuşabilmek için insanın en az utanma ve arlanma duygularından mahrum olması gerekir.
Bir Beni-Israil peygamberi iken, Hz. Isa aleyhisselâmın annesi Hz. Meryem'in bir veliyye olduğunda âlimler ve muhakkikler ittifak etmiş hatta Nebiyye olduğunu dahi ileri sürenler görülmüş iken Resûl-ü ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin muhterem annesine dil uzatmak suretiyle Nebiyyi zişâna eziyyet edenler, nasıl bir çelişkiye düştüklerini farkedemiyorlar.
Imam-ül-Enbiyâ, bürhan-ül-asfiyâ aleyhi ve âlihi ekmel-üttehâyâ efendimiz, bütün peygamberân-ı izâmdan efdal olduğu gibi, onun ümmeti de gelmiş geçmiş diğer bütün ümmetlerden efdaldir. Zât-1 Risâletpenahileri, bütün peygamberlerden efdal olduğuna göre, anne ve babasının da diğer peygamberlerin anne ve babalarından efdal olduğu da mantık ve kıyas yolu ile mutlâk ve muhakkaktır. Hazret-i Abdullah ve Amine, nûr-u Ahmed'i hâmil olmak bakımından Hazret-i Meryem'den efdaldir.
Babaları da peygamber olan peygamberleri bu kaideden istisnâ eylesek dahi, âlemlere rahmet olarak gönderildiği bir hükm-ü ilâhi şeklinde beyan buyurulan Resûl-ü zişâna ana ve baba olabilmek şeref ve bahtiyarlığı, her kula nasip olacak bir mümtaziyet değildir. Hazret-i Meryem'in, Kur'an-ı azimde zikrolunarak ind-i ilâhideki derecesinin beyan buyurulması, Hazret-i Amine'nin derecat-ı ilâhiyyedeki mevkiini biz gafillere bildirmek değil midir? Mevlid-i Nebevi müellifi Süleyman Çelebi (Kuddise sırruh) velâdet-i Nebeviyyeyi hikâye ederken bu gerçeği ne veciz bir ifade ile dile getirmiştir:
Yarılıp dıvar çıktı nâgihan, Uç bile hûri bana oldu ıyân, Bazılar derler ki ol üç dilberin, Asiye idi biri ol meh-peykerin, Biri MERYEM HATUN idi âşikâr, Birisi de hûrilerden bir nigâr...
Bilindiği gibi Âsiye, Fira'unun eşi olup Hz. Musa aleyhisselâmı kucağında büyüten ve sonradan ona iyman ederek bu iymanı yüzünden işkence ile öldürülen şehidedir. Resûl-ü zişânın, kadem nihade-i âlem oluşu sırasında Asiye ile Meryem'in bulunmaları da, yalnız âlemlere rahmet olarak doğacak o peygamber-i âlişâna tâ'zim değil, elbette muhterem annesini de tekrim ve tevkir niyyeti ile izah olunabilir.
Ashab-ı kiramın Allahu tealâ katındaki makamlarını ise bizzat Kur'an-ı azim haber vermektedir:
> o/ télsosit Radıyallahu anhüm ve rado anh..
El-Ma'ide: 119 (Allahu tealâ, t'atlariyle onlardan razı olmuştur. Onlar da Allahu azim-üş-şândan razı olmuşlardır.)
Netekim, daha yukarıda zikrettiğimiz El-Fetih sûre-i celilesinin 29. âyet-i kerimesinde mealen: (Onunla beraber olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetli, fakat kendi aralarında pek merhametlidirler. Sen, onları hep rükû ve secde halinde görürsün.
Onlar, Allahu tealâ'nın daima fazlını ve rizasını isterler. Simaları, yüzlerindeki secde eserlerinden belli olur.) iltifat-ı ilâhiyyesiyle sâbittir.
Hiçbir Nebi ve Resûlün ashap ve ensarı, Resûl-ü zişânın ashap ve ensarı kadar Allah ve Resûlüne itaatte ve dinine yardım ve müzaherette bulunmamışlardır. Cenab-1 Hak, Hz. Musa ve Harun aleyhimüsselâmı Fira'unu dine dâvet vazifesiyle gönderdiği zaman:
Izhebâ ila Flr'avne innehu tega fe-kula lehu kavlen leyyinen le'allehu yetezekkerü ev yahşa..
Tâ - Hâ: 43 - 44 (Fir'auna gidin, zira o kibirlenme ve tanrılik iddiasıyle tuğyân etti ve cidden haddi aştı. Onunla yumuşak konuşun, olur ki öğüt dinler veya Allahu talâ'nın azabından korkar.)