Hazret-i Ebu-Tâlip hastalanmıştı. Kendisini sevenler akın akın ziyaretine geliyor ve hatırını soruyorlardı. Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz ise, sevgili ve muhterem amcasının yanından hiç ayrılmıyordu.
Hastalığı gittikçe artıyordu. Resûl-ü zişân kendilerinden sordu:
— Amcacığım, benden bir istediğin, dileğin var mı?
Hz. Ebu-Tâlib'in cevabı şöyle oldu:
— Seni Hak peygamber olarak gönderen Rabbine dua et, bana şifa ve âfiyet bahş ve ihsan buyursun. Zira, senin duan Allahu tealâ katında makbuldür.
Bunun üzerine, Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem, mübarek ellerini bârigâh-ı ahadiyyete kaldırarak:
— Allahümmeşti ammi (Allahım, amcama şifa ver) niyazında bulundu. Duası, derhal müstecâb oldu ve Hz. Ebu-Tâlip şifa buldu ve hemen yatağından kalktı ve sanki hiç hasta olmamış gibi kendisini sağlıklı buldu.
Aradan zaman geçti, Hz. Ebu-Tâlip ölüm hastalığına yakalandı. Ecelinin yaklaştığını anlayarak Haşim oğullarını yanına çağırdı ve onlara şu vasiyette bulundu. Önce, Resûl-ü zişâna hitap ederek:
— Ey kardeşimin oğlu Muhammed (Sallallahu aleyhi ve sellem) Oğullarıma daima vâ'az-ü nasihatte bulun, onları irşâd eyle, bunu senden hassaten rica ederim, dedi ve sonra evlâtlarına döndü:
— Ey Abdülmuttalip oğulları! Bilirim ki, siz daima doğruluk ve hayır üzere bulunursunuz. Size vasiyyetim olsun ki, her zaman ve her yerde Muhammed aleyhisselâmı dinleyiniz, onu tasdik ediniz, onun emrinde ve daima ona itaatli bulununuz. Ona tâbi olduğunuz, onu tasdik ve ona itaatte bulunduğunuz müddetçe saadet ve selâmete erersiniz.
Hz. Ebu-Tâlib'in bu vasiyyetini aynen ve harfiyyen tutan evlâtları, hayatları boyunca Resûl-ü zişândan ayrılmamışlar ve babaları Ebu-Tâlip gibi canlarını ve mallarını islâm dini yoluna sarfetmişlerdir. Bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmamışlar, gözlerini budaktan sakınmamışlardır. Hele, Esedullahil galip Ali Ibn-i Ebi-Tâlip kerremallahu vechehu ve radıyallahu anh'ın, Esed-i Resûlullah Hz. Hamza, Cafer-i Tayyar, Âkil ibn-i Ebi-Talip rıdvanullahi ema'ıyn efendilerimizin hamaset ve kahramanlıkları yazmakla, anlatmakla tükenmez. Siyer ve tarih kitapları onların şanlı menkıbeleri ile doludur. Arzu ve merak edenler okuyup öğrenebilirler.
Hz. Ebu-Tâlip, seksen beş yaşında âlem-i âhirete gitmiştir. Kırk iki veya kırk üç yıl Resûl-ü zişânı himaye etmiştir. Ona mâ'nen ve maddeten destek olmuş, her türlü yardım ve müzaherette bulunmuştur. Hz. Ebu-Tâlip vefat edince, Kureyş müşrikleri çok sevinmiş ve âdeta bayram yapmışlardır. Onun vefatını fırsat ve ganimet bilerek iki cihan serverine eza ve cefalarını artırmışlar, ellerinden geleni ardlarına koymamışlardır.
Resûl-ü müctebâ, sevgili amcasının vefatına çok üzülmüş ve o yıla HÜZÜN YILI adını vermişlerdir. Zirâ, sevgili amcasından bir kaç gün sonra da, yâr-ı vefakârı Hz. Hatice't-ül-Kübrâ radıyallahu anha validemiz âlem-i cemale göçmüşlerdir ki, böylelikle kısa bir süre içinde kendisine ömrü boyunca şefkat ve müzaheretlerini esirgemeyen iki kıymetli ve sevgili yakinini kaybetmesi yüzünden o yıl gerçekten hüzün ve üzüntü yılı olmuştur.
Müşriklerin eza ve cefaları arttıkça, muhterem amcasının sağlığında bunlara pek cesaret edemediklerini hatırlayarak onun himaye ve yardımını hasretle anar ve onu rahmet ve minnetle yâd ederdi. Daima şöyle buyururlardı:
Şimdi, onun iymansız olarak vefat ettiğini iddia edenlere soruyoruz. Bazı cahil ve gafil ve müslümanların kafacıklarını bulandırmaktan, onların saf ve temiz gönüllerinde kuşkular
uyandırmaktan gayrı hiçbir işe yaramayan bu iddianızla, Resûl-ü zişânı incittiğiniz gibi, din ve peygamber düşmanlarının ekmeklerine yağ sürdüğünüzün de farkında mısınız? Allahu tealâ, Kitab-ı keriminde: (Ey iyman edenler! Allah ve Resûlüne eziyyet etmeyiniz!) buyurmamış mıdır. Allah ve Resûlüne eziyyet edenlerin ilâhi lâ'nete uğrayacaklarını duyurmamış mıdır?
Resûl-ü müctebâ'ya iyman ve itaat vâcip değil midir? Şu halde, nasıl oluyor da iyman ve itaatle borçlu olduğunuz bir peygamber-i âlişâna saygısızlık edebiliyor ve onu incitiyorsunuz?
Namazların içinde ve dışında okuduğumuz salâvat-ı şerifedeki AL-I-IBRAHÎM'in kimler olduğunu hiç düşündünüz mü? Bunlar Resûl-ü zişânın babası, dedesi ve Hz. Ibrahim aleyhisselâma kadar uzanan silsilesi değil midir? Hem, her namazda (Kemâ salleyte alâ Ibrahime ve alâ âl-i Ibrahim) diyeceksin, hem de namazdan farig olunca, ecdad-1 peygamberiye dil uzatacaksın, bu nasıl iyman bu ne insaf?
Ey cahiller, ey gafiller, ey zâlimler:
Aklınızı başınıza almanız, derlenip toparlanmanız için kaç defa tekrar ediyorum. Resûl-ü emcede nasıl saygı ve sevgi göstermekle mükellef isen, onun muhterem atalarına, dedelerine, amcalarına, anasına, babasına, evlâtlarına, eşlerine, yakınlarına ve bütün sevdiklerine aynı şekilde hürmet ve riayetle mükellefsin. Özellikle, Hz. Eba-Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz.
Ali rıdvanullahi tealâ aleyhim ema'ıyn efendilerimize, Hz.
İmam-ı Hasan ve Hz. İmam-ı Hüseyin ve diğer evlâd-ı Hayder'e hürmet, muhabbet ve riayet yalnız müslümanlık değil, aynı zamanda insanlık borcudur.
Hadis-i şerifi hiç işitmedin mi? İki cihan serveri: (Müslüman ona derler ki, onun elinden ve dilinden, bütün müslümanlar emin ve sâlim olur.) buyurmuşlardır. Hakiki müslümanlık budur, gerçek müslüman böyle olur. Lâalettayin bir müslümana bile elimizle ve dilimizle eziyyet edemeyeceğimize ve bunun Kur'anen, şer'an, aklan ve mantıkan yasaklandığına göre, iki cihanda önderimiz, rehberimiz ve şefaatçimiz olan zât-1 akdesin ana ve babasına, amcasına ve yakınlarına ne sıfatla, ne cesaretle dil uzatabiliyorsunuz? Onları üzmekten, incitmekten, eziyyet etmekten çekinmiyorsunuz? Acaba, şu ilâhi tehdidi hiç düşünmüyor musunuz?
Innelleziyne yü'zunallahe ve Resülehu le'anehümullahü fid-dünya vel-âhireti ve e'addelehüm azâben mühiynâ.
El - Ahzâb: 57 (Muhakkak ki, Allahu tealâ ve Resûlüne eziyyet edenlere, Allahu azim-üş-şân dünya ve âhirette lâ'net eder, onları ilâhi rahmetinden tard eder ve onlar için rüsvay edici bir azap hazırlar.)
Evet, Allah ve Resûlüne eziyyet edenler, tıpkı şeytan gibi ilâhi rahmetten koğulur, dünya ve âhirette lânete müstehak olur ve âhirette de rezil edici bir azaba duçar olurlar.
Bir Hadis-i şerifte de şöyle buyurulmaktadır:
Ashabıma sövmeyiniz! Buna cür'et edecek bahtsıza, yani asabımdan birisine sövmek küstahlığında bulunacak olana, Allahu talâ'nın, meleklerinin ve bütün insanların lâneti üzerlerine olsun. Bu gibilerin farz ve nafile amelleri şayan-ı kabul olmadığı gibi, bunlar adl üzere de olmayıp zâlimlerden olurlar.
Zira, Hadis-i şerif ile sâbittir ki, ashab-ı kiram birer yıldız mahiyetinde olup nurlarını şems-i hakikat-i Muhammediyye'den almışlardır, binaenaleyh onlardan herhangi birisine iktida eden mutlâka hidayete erişir. Resûl-ü zişânın SIDDIKIY- YET nuru Hz. Eba-Bekir radıyallahu anh efendimize aksetmiş SIDDIYK-I EKBER olmuştur. Resûlü zişânın adl-ü adalet nuru, Hz. Ömer radıyallahu anh efendimize aksetmiş ve Ömer-ül- Faruk cihanda adalet nümunesi olmuştur. Resûl-ü zişânın hayâ ve iyman nuru Hz. Osman radıyallahu anh efendimizde zuhur etmiştir. Resûl-ü zişânın ilim ve irfanı, cömertlik ve ihsa- n1, şecaat ve cesareti Hz. Ali Ibn-i Ebi-Tâlip radıyallahu anh efendimizde zuhura gelmiştir. Ashab-ı kiramdan her birisinde zuhura gelen fazilet, haslet ve meziyetler, Resûl-ü müctebâ'dan iktibas edilen nurlardır. Ummet-i Muhammed'de görülen bütün hayır ve hasenât, ilim ve şecaat, sabır ve kanaat ve bütün velilerde zuhura gelen keramet Şems-i hakikat-i Ahmediyye'nin tecellisidir.