Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Hacca gitmekte olan bir din kardeşimiz, Bağdat'tan geçerken bir şi'a-i siyasinin dükkânına uğrar… — 3. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 2 · s. 57

Bunda bir dereceye kadar başarı kazandıklarını da birbirimizden saklamayalım, saflarımızı sıklaştıralım, bu kabil münafıkların ve 'din düşmanlarının iftira ve yalanlarına âlet olmayalım ve aldanmayalım. Bu zâlimler, müslümanları din namına dinden, ahlâk namına ahlâktan muhabbet namına muhabbetten mahrum bırakmakta, idlâl etmekte, yanıltmakta ve devamlı aldamaktadırlar. Kimler tarafından kiralandıkları, kimlerin emellerine çalıştıkları, bu gizli ve sinsi faaliyetlerle kimlerin maksatlarına hizmet ettikleri hak ve hakikat âşığı uyanık müsümanların malûmudur.

Bütün bu anlattıklarımızı, tarihî bir belge ile dikkat ve ibretinize sunmakta fayda görüyoruz:

Bilindiği gibi, İran, Hz. Ömer radıyallahu anh devrinde fetholunmuştur. Kadisiye savaşları vesilesiyle yazılmış ve Firdevsi-i Tûsi tarafindan nazına çevrilmiş olan meşhur ŞEHNÂ- Envar-ül-Kulob, clit 2 — F: 5

ME'de, islâm ordularının bu hareketine HAMLE-I ARAP yani arap saldırısı, islâm mücahitleri de ÇIPLAK AYAKLI BIR KA- VIM olarak vasıflandırıldıktan sonra bir beyitte de aynen şöyle denilmektedir:

Ze-şiri şütür hurden-ü sûsi mâr, Arab râ be-câ residest-i kâr, Ki tâc-ı Keyan-râ künend arzu, Tüfû ber-tû ey çarh-i gerdun tüfû...

Mânası: Deve sütü ve kertenkele etiyle beslenen Araplar öyle bir mevki'e ulaştılar ki, Kiyâni'lerin tâcına göz koydular.

Yüzüne tüküreyim dönek çarh, yüzüne tüküreyim!

Nasıl, beğendiniz mi? Bir kere, din-i mübiyn-i islâmın yayılması, Arap saldırısı (Hamle-i Arab) olarak tezyif ediliyor ve kendilerini şeref-i iymana ve islâm saflarına kavuşturan ashab-ı kiramı da düşman sayıyorlar ve üstelik bu yenilgeden dolayı feleğin yüzüne (TU! TU!...) diye tükürerek hayıflanıyorlar.

Zamanla, şiilik ayrı bir din ve kendilerine mahsus bir din olarak kabul edilmiştir. Daha doğrusu, mezhep ihtilâfları icad edilerek ortaya yeni bir din çıkarmak suretiyle islâmın mâ'nevî ve ruhanî kudreti kırılmak istenilmiştir. Bugün, hâlâ devam ettirilmek istenilen dram işte budur. Yukarıda, şi'a iki kısımdır, birisi ŞI'A-I-SIYASIYYE'dir, demiştik, işte siyasî şi'anın marifetleri ve eserleri bunlardır. Konuyu daha fazla deşelemek istemiyoruz, zira bizim için asıl önemli olan iyınan ve islâm dâvasıdır. Kimseyi itham etmek istemiyor, kimseye iftira etmiyor, ancak ve yalnız saf ve mâ'sum mü'minleri nasıl bir tuzakla karşı karşıya bulunduklarını haber vermek suretiyle uyarmak istiyoruz. Hak ve hakikat arayanlara, işin aslını öğrenmek arzusunda bulunanlara da bu kadarı kâfi ve vâfidir.

Hemen ilâve edelim ki, islâmı yıkmak, parçalamak isteyen bu iğrenç mahkûkların taarruzları ve çabalamaları boşunadır. Buna, hiçbir zaman muvaffak olamayacaklardır, islâm nurunu söndüremeyeceklerdir, bil'akis onlar üfledikçe islâmın nuru artacak ve parlayacaktır. Hak, daima bâtıla galip gelecektir..

Ne var ki, bir yanda bu korkunç faaliyetler devam edip giderken, kisve-i Muhammadiyye giyinen ve Makam-ı Muhammediyye olan kürsülere oturan bazı zevatın, Resûl-ü zişânın muhterem babası Hazret-i Abdullah'a, sevgili ve muhterem annesi Hazret-i Âmine validemize, sevgili ve çok değerli amcası Hazret-i Ebi-Tâlib'e dil uzatmaları bu mümtaz ve müstesnâ şahsiyetleri (Ehl-i-nâr) olarak ilân etmeleri ve kürsüleri döverek bu saçma, asılsız mesnedsiz iddialarını isbat edeceklerini böbürlenerek ilân eylemeleri cidden ve hakikaten onlar hesabına acınacak bir haldir. Acaba, bu zatlar bu iddiaları ile neye ve kime hizmet ettiklerinin farkındamıdırlar?' Dersimizin başındanberi defalarca söyledik, bir kerre daha tekrar edelim: Hazreti Ebu-Tâlip, kırk küsur yıl Resûl-ü zişâna canı, malı, evlâtları, kavmi ve kabilesiyle yardım ve hizmet etmiş ve onun uğrunda maddi ve mâ'nevi hiçbir fedakârlıktan çekinmemiştir. Hatta, nübüvvetlerini ilân buyurmala rından sonra, kendilerine bir zarar gelmemesi için Resûl-u müctebâ'nın yatağının yerini duruma göre gecede bir kaç defa değiştirdiği bir vaki'adır. Fahr-i kâ'inat efendimize müşriklerin zulüm ve saldırıları öylesine artmıştı ki, yine nübüvvetlerini ilân buyurmalarından bir süre sonra, bir gün Kâ'be-i muazamada Rabbine ibadet ederken, mübarek başı secdede bulunduğu sırada, civarda kesilen bir devenin iç organları ile kanını üzerine atmışlardı. Namazı bitirdikten sonra, bu hale çok üzülen iki cihan serveri, gözbebeği ve (O, BENIM BİR PAR- ÇAMDIR) dediği sevgili kızı Hz. Fatıma radıyallahu anha üstünü ağlayarak temizlerken, haksız yere uğradığı bu hakarete daha çok müteessir olmuşlardı. İşte, bu derin üzüntü içinde, muhterem amcası Ebu-Tâlib'in huzuruna varmış ve aralarında şöyle bir konuşma olmuştu:

— Ey benim sevgili amcacığım! Benim, senin ve senin evâtlarının arasındaki mevkiim nedir?

— Sen benim kardeşim Abdullah'tan bana en büyük armağan olan oğlusun, kardeşimin oğlu elbette benim oğlum demektir. Ben sağ oldukça, bundan sonra sana kimse dokunamaz.

Ben öldükten sonra da, oğullarım ve Haşimoğulları senin için canlarını her zaman fedaya hazırdırlar. Sana, kim ne yaptı ve seni kim incitti?

— Abdullah bin Zibâ'ra, bana bu hakareti reva gördü, diyerek olup bitenleri anlattılar ve Hz. Fatma'nın minicik elleriyle kendisini temizlemeğe çalıştığını naklederken, gözyaşlarını tutamadılar. Hz. Ebu-Tâlip, o kadar kızdı ve öfkelendi ki, âdeta kan beynine sıçradı, hemen kalktı ve kılıcını kuşandı, Resûl-ü zişânı kölesiyle arasına alarak Kâbe-i Muazzamaya doğru yürüdü. O rezil herifin karşısına dikildi, diğerleri kaçışmak istedilerse de:

— Yerinden kımıldayanı ve kaçmağa teşebbüs edeni kılıcımla ikiye biçerim, tehdidi karşısında oldukları yerde donakaldılar.

Allah'ın arslanı Hz. Ali'nin babası ve Resûlullah'ın arslanı Hz. Hamza'nın kardeşi olan Hz. Ebu-Tâlib'in gazabı müthişti. Bütün kavim ve kabilesi ve bütün Mekke müşrikleri onun ne büyük bir silâhşor ve dilâver olduğunu iyi bilirlerdi. Resûl-u zişâna hakaret ve tecavüz edenlerin solukları kesilmiş, dilleri ve damakları kurumuş, betleri benizleri atmıştı. Hz. Ebu- Tâlip sordu:

— Ey benim oğulcuğum! Bunlardan hangisi sana o küstahlıkta bulundu?

Efendimiz, Abdullah bin Zibâ'rayı göstererek:

— Işte bu! dedi.

Hz. Ebu-Talip, kölesine emretti:

— Şu kesilen devenin pisliğinden ve kanından topla ve Abdullah bin Zibâra'nın yüzüne sür!

Emir, emirdi ve kesindi. Köle, kesilen devenin kanından ve pisliğinden aldı ve o zâlimin yüzüne sürdü. Hz. Ebu-Tâlip, tekrar gürledi:

— Şu öteki heriflerin de yüzlerine sür!

Bu ikinci emri de yerine getirildi ve diğer şirretlerin de yüzlerine kan ve pislik sürüldü ve böylece yaptıkları hakaret aynen ve misliyle kendilerine iade edilmiş oldu.

Amca - yeğen, oradan uzaklaşırlarken, kâfirler bir yandan yüzlerine sürülenleri temizlemeğe çalışıyor ve bir yandan da birbirlerini tenkit ediyorlardı. Ama, ne var ki hiçbirisi bu misilleme hakarete karşı koymak ve Hz. Ebu-Tâlib'e karşı durmak cesaretini kendisinde bulamıyordu.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.