— Şeyh efendi, aşktan anlar mısınız?
Adli efendi, düşünmeden cevap verir:
— Sultanım, biz aşk üstadıyız. Hem talim ettik, hem de talim ettiriyoruz.
Bunun üzerine, padişah işi şeyh efendiye açar ve iç hazinedar kalfanın kendisine âşık olduğunu, bir hastalık derecesine varan bu ümitsiz aşk yüzünden sararıp solduğunu anlatır ve bir çare bulunmazsa, bu yüzden ölebileceğini iymâ eder.
Şeyh efendi:
— Zât-1 hümayunlarına göre çaresi nedir? diye sorar ve padişah:
— Çaresi, zât-ı fazilânelerinin malûmudur, cevabını verir ve aralarında şöyle bir konuşma olur:
— Ben, bu yaşıma geldim, henüz dünya evine girmedim.
Madem ki, mes'ele böyle oldu, Allah'ın emriyle evlenelim. Ancak, bizim hayat seviyyemiz malûm-u seniyyeleridir. Acaba, hazinedar hanım buna tahammül edebilirler mi? Bizde, bir lokma ve bir hırkadan başka bir şey bulunmaz.
Gerçekten Şeyh Adli efendi, bir çok emsali gibi dünya malına kıymet ve ehemmiyet vermeyen bir gönül eridir. Padişahın kızını nefes ederek şifaya kavuşturduğu gün, kendisine atiyye-i şahane olarak ihsan edilen parayı, Beyazıt'ta işkembe çorbacılığı yapan ve uzun zamandır borcunu ödeyemeyen bir Bulgara vermiş ve onu borcundan kurtarmıştır. Sırtına giydirilen kıymetli kürkü de, üzerinde hiçbir giyeceği bulunmayan bir fakire hediye edivermiştir. Bu sebeple, padişaha endişesini samimiyetle açıklar ve der ki:
— Sultanım, iç hazinedar kalfayı şu şartla nikâhıma alırim. Mangır (Yani para) ve eşya istemem. Dügün de yapamam. Sırtındaki elbisesiyle nikâhını kıydırır ve elinden tutar alır, götürürüm.
Hazinedar kalfaya, şeyh efendinin bu şartları aynen bildirilir ve o da bunları canına minnet bilerek kabul eder, padişahın emriyle saray imamı orada nikâhlarını kıyar, şeyh Adli efendi halilesinin elini tutar ve Topkapı Sarayından yaya olarak yola çıkarlar. Yürüye yürüye Koca Mustafa Paşa'ya Sünbül Sinan hazretlerinin zaviyesine varırlar. Tevekkeli dememişler: Saltanat sultanlara bend-ü kayd imiş, dervişler eski bir aba içinde sultan imiş.. Gerçekten, Sünbül Sinan âsitanesine varır varmaz, iç hazinedar kalfa sultan hanım oluvermiş, sırtındaki ferace ile ayağındaki ayakkabıları bile fakirlere verilmek üzere zevci Şeyh Adli efendiye teslim etmiş ve:
— Rabbime hamd-ü senâlar olsun, ben aradığımı buldum, muradıma erdim, görmek istediğimi gördüm, bu ferace ve ayakkabılar bundan böyle bana gerekmez. Bu ilâhî saraya canlı girdim, inşâ'allah buradan cansız olarak çıkarım, der.
Bir yıl sonra, kendilerine ayın on dördü gibi bir kız çocuğu ihsan buyurulur. Hazinedar kalfanın, şeyh Adli efendiye olan aşkının ilk meyvesi olduğundan ismini Gülçiçek koyarlar. Kızcağız büyüdükçe güzelleşir, güzelleştikçe namı dillere destan ve bir gören ona hayran olur. On beş yaşına vardığı yıl, sadrazam, vezirler, âlimler nikâhına talip olurlar. Şeyh efendi, halilesini karşısına alır ve ona:
— Yavrumuzun güzelliginin, bizim de kendisinin de başımıza bir felâket getirmesinden endişe ediyorum. Malûm ya, balığın eti halkı kendisine düşman etmiştir. Tilkinin ve sansarın kürkleri de, onların başlarını yemiştir. Bir çok hükümdarların başlarını da, saltanat hırsı götürmüştür. Yavrumuzu evlendirelim, ama talibi pek çok. Hangisine versek, ötekiler bize düşman kesilecekler. Benim ise, ne mesleğim ne de meşrebim itibariyle düşmanlığa tahammülüm yoktur. Ben, şöyle bir çare düşünüyorum, bilmem sen ne dersin? Kızımıza talip olanlara ilân edeyim. Kendilerine üç soru soracağimı, bu sorularımın her üçüne veya hiç değilse ikisine cevap verebilene kızımı nikâhlayacağımı bildireyim.
Refikası, boynunu bükerek:
— Siz bilirsiniz efendim, cevabıyla işi şeyh efendiye bırakır. Adli efendi, kızına tâlip olanlara haber salar ve sor?- larıyla şartını bildirir. Bu üç soru şu şekilde tertip edilmiştir:
BİRİNCİ SORU: Kızımı nikâhlamak isteyenler, bana dünyanın en tatlı şeyini getirecektir.
Damat namzetleri, kabiliyet ve istidatlarına ve kendi akıllarına göre, dünyanın en tatlı şeyi olduğunu sandıkları nesneleri bir paket halinde ve üzerinde kendi isim ve imzaları olmak üzere şeyh efendiye takdim ederler. Şeyh efendi, gelen paketleri açar, kimisinde bal, kimisinde baklava, kimisinde şekerleme ve benzeri akla gelebilen ne kadar tatlı şey varsa meydana çıkar. Şeyh efendi, üzerinde kendi dervişlerinden Mehmed'in imzası bulunan paketi en sonunda açar ve o paketten de sögüş halinde haşlanmış koyun dili çıkar. Şeyh Adli efendi Derviş Mehmed'i çagırtır ve ona:
— Ben, dünyanın en tatlı şeyinin getirilmesini istemiştim.
Oysa, sen bana bir dil göndermişsin. Bunun sebebini bana söyleyebilir misin? diye sorar. Derviş Mehmed, boynunu büker ve:
— Şeyhim, der. Malüm-u mürşidâneleridir ki, dünyada en tatlı şey dildir. Dilden tatlı hiçbir şey yoktur.
Şeyh efendi, derviş Mehmed'i takdir ve tebrik eder:
— Aferin oglum, bu sorunun cevabını hakkiyle vermişsin.
IKINCI SORU: Kızımı nikâhlamak isteyenler, bana dünyanın en acı şeyi neyse onu getireceklerdir.
Yine bir çok paketler gelir ve bunlardan da akia gelebilen ne kadar acı şey varsa çıkar ve en sonunda derviş Mehmed'in paketinde yine bir haşlanmış koyun dili bulunduğıı görülür. Şeyh efendi, dervişini çağırarak:
— Ben, acı bir şey gönderilmesini istemiştim. Sen yine.
dil göndermişsin, bu ne iştir? diye sorar. Derviş Mehmed, edeple cevap verir:
— Efendim, malûm-u ârifaneleridir ki, dünyada en acı şey yine dildir.
Şeyh efendi gülümser:
— Damatlıgı hakettin ama, üçüncü soruyu da sorayım, hak yerini bulsun, der ve derviş Mehmed'e kendisine bir kahve pişirmesini emreder. Derviş Mehmed, kahveyi pişirmek için suyu kaynatırken, şeyh efendi de UÇUNCU SORU'yu sorar:
— Suyun tesbihini duydun mu?
Zira, dünya ve ukbâda Allahu azim-üş-şânı zikr-ü tesbih etmeyen hiçbir nesne yoktur. Fakat, derviş Mehmed bu soruya cevap veremez. Kendi kendisine düşünür:
— Acaba, kaynayan suyun tesbihi nedir?
Derviş Mehmed, ne cevap vereceğini düşündursun, onların konuşmalarını gizlice dinleyen Gülçiçek, damat namzedinin imdadına yetişir ve ona vereceği cevabı usulca fısıldar.
Zira, bu hadiseden bir süre önce, kendisi babası Şeyh Adli efendiye kahve pişirirken, aralarında şöyle bir konuşma olmuş ve o gün Gülçiçek bu sorunun cevabını babasından ögrenmiştir. Kahvenin suyunu kaynatırken Gülçiçek sormuş:
— Babacığım, lûtfen bana söyler misiniz, kaynayan su yun tesbihi nedir,
— Kızağızım, kaynayan suyun tesbihi beni yakan, beni kaynatan bendendir.