Ara
Menü
5 dakikalık okuma

Yirmi üç yıl kadar önce Süleymaniye semtinde oturuyor ve Vezneciler cami-i şerifinde de… — 2. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 218

sırtımda cübbe bulundugundan ve kendisiyle ilgilenmemden cesaret almış olacak ki, kısa zamanda anlaştık ve kendisini evime dâvet ettim. İki kadın arkadaşıyla ve ellerinde bir çiçek buketi bulunduğu halde ziyaretime geldiler. Yemekte, kendilerine teklifte bulundum:

— Biz, içki kullanmayız. Bu sebeple evimizde de içki bu-!unmaz. Ama, siz alışıksınız. Arzu ederseniz aldırayım, dedim.

— Hayır! dediler. Gerçi biz içki içeriz ama burada olmaz. Bu ev, bir Muhammedî'nin evidir ve siz bir din adamısınız. Bir Müslümanın evinde ve bahusus bir din adamının huzurunda içki içmeğe utanırız.

— Bizim dinimizde içki gerçekten şiddetle yasaklanmıştır ve biz aslâ içmeyiz. Ancak, siz misafiriminiz ve size ikram etmek vazifemdir, deyince şu cevabı verdiler:

— Biz de sizin bu misafirperverliğinizi aslâ su-i istimal edemeyiz.

Yemekten sonra sohbete koyulduk. Bana dediler ki:

— Dogrusunu soylemek gerekirse, Türk milletinın haline şaşıyoruz. şanlı ve şeretli bir tarihiniz var, dört kıt'ada asırlarca hükümran olmuşsunuz. Hal böyle iken, neden dedelerinizi inkâr ediyorsunuz? Bakın bize, kendimize bir tarih uydurabilmek için Kızılderilileri atalarımız olarak göstermege çalışıyoruz.

Cevap verdim:

— Dedelerini hor gören, onları tahkir ve tezyif eden biz Türkler değiliz. İçte ve dışta sayısız düşmanlarımız var. Millî birlik ve beraberliğimizi bozmak, bizi şanlı tarihimizden koparıp ayırmak gayesi ile milyonlarca lira harcayanlar var. Bu dış düşmanlar, maalesef içte de aslında bizden olmayan ve ne yazık ki bizden gibi görünen bir takım sütü bozukları para ile elde etmişler, kendi gaye ve maksatları ugrunda çalıştırıyorlar. Dışarıdan silâh zoruyla elde edemediklerini, içeriden gafiet, dalâlet ve ihanet içinde bulunan kanı bozuklara yaptırıyorlar ve bizi bölmeğe ve parçalamağa çalışıyorlar. Bütün mes'ele bundan ibarettir, dedim.

Bı yabancılarla daha bir çok konularda sohbet ettik ki, hepsini bu risâleye sığdırmağa imkân ve ihtimal yoktur. Bu zat, New York'ta mimar olduğunu söylemişti. Kendisine sordum:

— Sizin ilim ve teknik anlayışınıza göre, bugün ziyaret

ettiginiz Süleymaniye cami-i şerifi gibi bir mâ'bed yapmak mümkün müdür?

— Evet! dedi, mümkündür ve ilâve etti:

— Ancak, Kanunî Sultan Süleyman han gibi bir hakan, Barbaros Hayreddin Paşa gibi bir amiral, Sokullu Mehmed Paşa gibi bir vezir, Ebus'suut efendi gibi bir şeyh-ül-islâm, Bâki ve Füzuli gibi iki şair, Sinan gibi bir koca mimar, Ahmed Karahisari gibi bir hattat, serhoş Süleyman usta gibi bir müzehhip, her taşına alın terini döken ustalar ve işçiler, o günün Müslümanları gibi kâmil mü'minler, Allah için cihad eden ve gözünü budaktan sakınmayan semenderler, Hak rizası için ateşe atılan cengâverler, ülkeye böyle bir mâ'bed kazandırabilmek için içleri yanan âşıklar ve sadıklar bulabilirseniz ve Süleymaniye cami-i şerifinin kubbesini ters çevirip içini altun ve gümüşle doldurabilirseniz, böyle bir eser daha meydana getirmek belki mümkün olur.

Evden birlikte çıktık, Kanunî Sultan Süleyman hanın ve mimar koca Sinan'ın kabr-i şeriflerini ziyaret ettik. Ben, Fatiha okurken, Amerikalı mimar rica etti:

— Sizin gibi dua etmesini bilemem. İstirham ederim, her ikisine benim için de dua ediniz, dedi.

Onlar da beni misafir kaldıkları Parkotel'e dâvet ettiler.

Yanıma tercümanlık eden ihvanımdan bir zatı alarak gittim.

Eşimi neden getirmediğimi sordular:

— Bizim ailelerimiz böyle yerlere gelmezler, dedim.

Kalabalığa karışmayacağımızı sanarak, bu defa bizi Yeşilköy'de Çınar oteline dâvet ettiler. Oraya gittigimizde, Çınar otelinin koca bir salonunu bizim için kapattıklarını gördüm.

Bir ev mahremiyetinde yine başbaşa yemek yedik ve ben kendilerine:

— Dilerseniz içki içebilirsiniz, diye teklifte bulununca:

— Hayır! dediler. Biz, bir Müslüman din adamının karşısında içki içmekten haya ederiz.

Söz arasında, kendisinin yedi dil bildiğini ve bir dahaki ziyaretine kadar Türkçeyi de öğrenmek kararında olduğunu söyledi ve bana da Ingilizce öğrenmemi ve müteakip ziyaretinde aramızda vasıta ve tercüman olmadan sohbet edebilmemizi temenni ettiğini bildirdi. Amerika'daki bazı Türk ve islâm düşmanlarının: (Sakın Türkiye'ye gitmeyiniz. Zira, Türk - Müslümanlar hristiyanlara karşı çok kaba ve haşin davranıyorlar.) diye aleyhimizde şikâyet ve propagandalar yaptıklarını uzun uzun anlattı. Kendisine, bunun aslı olmadığını söyledim ve Türkiye'de bütün gayr-i müslimlerin iyi yaşadıklarını ve Fener Rum patrikhanesini misal olarak gösterdim ve beş yüz küsur yıldır Istanbul Türklerin elinde bulunduğu halde, hristiyanların hiçbir haksızlıga maruz kalmadıklarını, vatandaş ve hatta hemşeri muamelesi gördüklerini, azınlıkların biz Türklerden daha büyük bir refah ve saadet içinde bulunduklarını da önemle belirttim.

Nezaketen açıkça ifade edememekle beraber, Müslümanların hristiyanlığın amansız düşmanı olduklarını ve çok kan döktüklerini iymâ etmesi üzerine de, bunun tamamen asılsız bir iftiradan ibaret olduğunu, Osmanlı idaresinde ve Türklerin elinde bulunan Yugoslavya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yunanistan, Romanya, Macaristan'da kurulan bugünkü idarelerin bu görüşü dogruladıgını ve eger Türk - Müslümanlar buralarda oturan hristiyanları kırmış geçirmiş olsaydı, bu ülkelerde hiçbir hristiyan kalmamış olması gerekeceğini uzun uzun anlattım ve ilâve ettim:

— Bizim dinimizde gaza ve cihat vardır. Şu kadar ki, Müslümanlar savaş alanında kendilerine silâh kullananlara silâhla mukabele ederler. Yaşlılara, çocukluk çağında bulunanlara, harp esirlerine karşı hiçbir Müslüman silâh ve zor kullanmamış ve hattâ zaptettikleri ülkelerde ağaçları, ekilmiş tarlaları, kilise ve manastırları, kendilerini Allah'a adamış rahipleri daima korumuş ve kollamışlardır. Esirlere eziyyet etmek dahi islâmda men'dilmiştir. Fakat, islâm düşmanlarıyla, ülkemizde gözü olanlar ve bizim istiklâl ve hürriyetimizi elimizden almağa çalışanlar, asırlardan beri aleyhimizde bu ve buna benzer menfi propagandalar yapagelmekte ve bu hususta hiçbir fırsatı kaçırmamaktadırlar. Insaf sahibi hiç bir batılı bunun aksini iddia ve hele isbat edemez, dedim.

— O halde neden bu gerçekleri açıklayacak kitaplar, broşürler yazdırmıyor ve meşrû hakkınızı savunmada basın ve propaganda yollarına baş vurmuyorsunuz? diye sorunca:

— Inşallah yakında o da olur, cevabıyla yetindim.

Bir aralık, Amerikalı mimar ile eşi dışarı çıktılar. Yanımızda kalan diğer kadın arkadaşları bize, sır tevdi eder gibi fısıldayarak:

— Bu zat, Amerika'yı idare edenlerden birisidir, dedi.

Türkiye'yi ve Türk halkını yakından görmek ve incelemek için gayr-i resmî bir ziyaret yapıyor.

Sorularma çok güzel cevaplar verdiniz ve ben sizin hesabınıza çok memnun oldum.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.