Ara
Menü
6 dakikalık okuma

Devrin padişahı, bir gün vezirine sordu: — Istanbul'da veliyullah var mıdır? — 3. bölüm

Müstakil anlatıMuzaffer Ozak, Envârü’l-Kulûb, Cilt 1 · s. 183

Sırdaş-ı peygamberi olan Huzeyfe't-ül-Yemanî radıyallahu anhı hepimiz tanır ve biliriz. Aleyh-is-salâtü ves-selâm efendimiz, kendisine bir çok esrarı talim ve telkin buyurmuş ve hatta ashabın arasında bulunan münafıkları da bildirmişti.

Bu sebeple, Hz. Omer-ül-Faruk radıyallahu anh, Huzeyfe't-ül- Yemani'nin hazır bulunduğu cenaze namazlarına iştirak eder, onu safta göremeyince o cenazenin namazını kılmazdı. Bir gün, kendisiyle sohbet ederlerken, Hz. Ömer sordu:

— Yâ Huzeyfe! Münafıklar safına ben de dahil miyim?

— Hâşâ yâ emir-el-mü'miniyn!.. cevabını alınca, sorusunu degiştirdi:

— Peki, tayin ettigim valiler arasında münafıklar var mıdır?

— Evet, yâ emir-el-mü'miniyn! Bir tane vardır.

— Hangisi olduğunu acaba bana bildiremez misiniz?

— Resül-ü zişân efendimiz, münafıkları bildikleri halde halka ilân edip bildirmedi ki, ben size bildireyim..

İşte, böylesine ulu ve yüce bir zât-ı şerif olan Huzeyfe'tül-Yemanî radıyallahu anh-ül Bâri, Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimizden rivayetle buyurmuşlardır ki:

— Kıyamet günü, Allahu azim-üş-şân tarafından görevlendirilecek bir yüce melek, malışer ehline şöyle nida edecektir:

— Allahu teâlâ'dan alacağı olanlar gelsinler!

Bir zümre, alacaklarını almak üzere Hakkın huzuruna varacaklardır. Hitab-ı izzet şeref-sadir olacak ve meleklerden sorulacaktır:

— Bunlar kimlerdir?

— Bunlar, kendilerine karşı işlenilen zulüm ve haksızlıkları bağışlayarak affedenlerdir.

— Öyle ise, affedenler affolunmuşlardır. Girsinler cennetime! buyurulacak ve bunlar cennete dahil olacaklardır.

Huzeyfe't-ül-Yemanî, bu haberi böylece nakil ve rivayet ettikten sonra dersimizin başında zikrettigimiz âyet-i kerimeyi okumuştur: (Ve in tâ'fu ve tasfahu ve tağfirû fe-innallahe Gafurun Rahiym..)

Yani, her kim kendisine karşı yapılan sitemin, zulmün, hatâ ve haksızlığın intikamını almağa özenmez, Allah rizası için kendisine yapılan bu suçu affeder, düşmanını bagışlarsa, o kimsenin ecr-ü mükâfatı Allahu teâlâ'ya aittir.

Hasan-ül Basri rahmetullah-i aleyh buyurmuşlardır ki:

— Bir kimse, mü'min kardeşinin kendisine karşı işlediği suçtan dolayı özrünü kabul ve onu affederse, Allahu zül-celâl vel-kemal hazretleri, o kimsenin izzet ve şerefini ziyade kılar.

Hulefâyi Râşidiyn'den addedilen Ömer İbn-i Abdül-aziz hazretleri de buyurmuşlardır ki:

— Halkın günahlarını affetmek suretiyle, Allahu teâlâ'- dan affınızı isteyiniz. Halka rahmetmek suretiyle, Hak celle ve alâ hazretlerinden rahmet talep ediniz. Halkı affeden af ile, halka rahmet eyleyen rahmetle taltif olunur.

Ibn-i Mes'ud radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:

— Her kim, kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlığı mâ'zur görür ve yapanı affederse, Allahu teâlâ da o kimsenin günahlarını ai ve magtiret buyurur.

Muhsin olan kimsenin defterine şu ibare yazılır: (Her

kim, kendisine karşı işlenilen hata ve haksızlığı affederse, Allahu teâlâ da o kulunu affeder.)

Fahr-i âlem sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz hazretleri buyurmuşlardır ki:

Felegd men lem yakbel mülenassilen vâ'ni müteazziren uzren sadıkan en kâziben lem yerid Aleyyel Havda (Her kim, suçunu affettirmek için, ister sıdk-u samimiyetle, ister yalandan, hasmına müracaat eder ve özür dilerse, hasını da özrünü kabul etmeyerek onu reddederse, hasmının bu müracaat ve özrünü kabul etmeyen kimse, kıyamet günü benim havuzumdan su içemez. Onu, benim Kevser'imden tardederler.)

Aklımızı başımıza alalım: Mes'ele gayet mühimdir. Kıyamet günü, affı ilâhiyye nail ve mazhar olarak Resûl-ü zişânın mübarek ellerinden Kevser şarabını içmek isteyenler, mutlaka hasımlarının özrünü kabul ve onları affetmelidirler.

Ibn-i Abbas radıyallahu anh buyurmuşlardır ki:

Habib-i Kibriyâ, imam-ül-Enbiya aleyhi ve âlihi ekmelüt-tehayâ efendimiz hazretleri, birgün saadetle buyurdular:

— Sizin en kötünüzü ve en yaramazınızı haber vereyim mi?

Ashab-1 kiram niyaz ettiler:

— Aman yâ Resûlaliah! Bildir ki, o halden sakınalım.

Fahır-i âlem sallallahu teâlâ aleyhi ve sellem efendimiz:

— Sizin en şerli ve kötü olanınız, yemegini yalnız yiyendir. Zekâtını vermeyendir. Kölelerini suçsuz olarak döğenlerdir. Bundan daha kötü ve şerli olanları da bildireyim mi?

— Bildir yâ Resûlallah!

— Bunlardan daha kötü ve şerli olanlarınız da, halka buğzeden, halkı sevmeyen ve halk tarafından sevilmeyendir.

Bunlardan daha kötü ve şerli olanınızı da haber vereyim mi?

- Evet yâ Resûlallah!

— Bunlardan daha kötü ve şerli olanlarınız da, hatalarını kabul etmeyenlerdir, zilleti terk etmeyenlerdir, kendilerinde de bulunan bir hata ve zillet, başka bir kimseden zuhur ettiği zaman o kimseyi affetmeyerek intikam almak hırsına kapılandır. Iyi biliniz ti, kendisine karşı yapılan hata ve haksızlığı bağışlamayan, suçlunun özrünü kabul ve onu affetmeyen sizlerin ve ümmetimin en kötüsü ve şerlisidir. Bundan da daha kötü ve şerli olanınızı söyleyeyim mi?

- Buyur ya Resülallah!

— Bundan da daha kötü ve şerli olanınız, kendisinden hayır umulmayan ve şerrinden emin olunmayanınızdır.

Bu Hadis-i şerif, dünya hayatında hangi işlerimizin hayırlı ve yararlı, hangi işlerimizin kötü ve zararlı olduğunu, bütün açıklığı lle ortaya koymaktadır.

Evet; dikkatle ve ibretle okuyalım, dinleyelim ve öğrenelim:

Ümmet-i Muhammed'in en kötüsü ve şerlisi olmamak için neler yapmamız ve nelere dikkat etmemiz gerektiği birer birer açıklanmıştır:

Yemeklerimizi, yalnız başımıza yemiyelim. Açları ve muhtaçları düşünelim.

Mümkün oldukça, imkânlar elverdikçe soframıza bir fakiri ve yoksulu dâvet edelim, onların da karınlarını doyuralım. Mahallemizde ve sokağımızda, konu komşu arasında yemek pişiremeyenleri, aylarca et yüzü görmeyenleri, kuru ekmegi suya batırarak kifaf-ı nefsedenleri görelim ve gözetelim. Oyleleri vardır ki, halini kimseye açamaz, el açamaz, derdini söyleyemez, ben açım diyemez! Sen, Allahu teâlânın bahş ve ihsan buyurduğu sayısız ni'metlerle: karnını doyururken, bitişik komşunun aç olduğunu görmeyecek kadar gözlerin kararmışsa, kendinden gayrı kimseyi göremiyorsan, Allah aşkına söyle bana bu insanlık mıdır, Müslümanlık mıdır? Fakir komşuna bir tas çorba da gönderemez misin?

Komşunun yetim yavrusuna bir avuç kiraz da veremez misin?

Kapını çalan fakire bir kap yemek yediremez misin?

Denilebilir ki: (A canim! Bu zamanda fakir mi var? Sinemalar, tiyatrolar, gazinolar adam almıyor. Kapılarının önünde dizi dizi insan kuyruk tutmuş sıra bekliyor. Kime yardım edecegimizi biz de şaşırdık..)

Ilk bakışta, bu sözün haklı gibi görünür. Fakat, ben de sana sorarl.

— Neden gözünü sinema, tiyatro ve gazinolar önündeki Enver-OL-Kulab, Cilt d - F: 93

kuyruklara dikmişsin? Mahallendeki fakirden, yoksuldan haberin var mı? Diyelim ki, oturduğun semtte gerçekten fakir ve yoksul yoktur. Koca şehirde ve gezip dolaştığı yerlerde hiç fakir görmüyor musun? Acaba, fakir şuna buna el açmak zilletine katlanan dilenci esnafından ibaret midir. Kaldı ki, onu o zillete düşüren de senin ve benim kaygusuzluğumuz, vurdum duymazlığımız değil midir? Rahmetli dedeni, nur içinde yatası babanı ve ananı ne çabuk unuttun! Onlar, etrafa kokusu yayılacak bir şeyler pişirince, sagdaki soldaki komşularına tattırmadan rahat edemez, o ni'meti gönül rahatlıgıyla yiyemezlerdi. Cızır cızır pirzolaları, balıkları balkonunda ızgara ederken, üst kattaki genç lohusa kadına tattırmak senin ve eşinin aklınıza geliyor mu? Evine götürdügün her hangi bir meyveden, yolda rastladığın fakir bir yavruya vermek içinden geçiyor mu? Tıka basa karnını doyurduktan sonra, tüttürdüğün sigarayı keyifli keyifli içerken ağız alışkanlığıyla dudaklarından dökülen (Ya Rabbi şükür!..) ile Hakka şükrettigini mi sanıyorsun? Rezzak-lâlem olan Rabbimiz (YE VE YEDIR!..) buyuruyor. Sen, bir dilim ekmek ve bir tas çorba vermezsen, o açın ve muhtacın rızkını bir başka vesile ile ihsan ve inayet buyuracaktır. Ne var ki, sen kulluk görev ve sadakatini yerine getirememiş olmanın hüsranı ile başbaşa kalacak ve aldandıgını o zaman anlayacaksın...

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.