«Yarab! Oğlum benim ehlimdir.» dedi. Allah celle: «O senin ehlin değil, o ameli gayri sâlih bir kâfirdir.» dedi.
İşte mü'minler! İnsanın sülünden gelen değil, yolundan gelenin ehil olduğu bu âyet ile sabittir.
Hazreti Nuh'un, kâfir oğlu için «Ehlim» demesinin yevmi-kıyamette şefaatı kübradan mahrumiyyetine sebep oldugunu haber vermişlerdir.
Şurasını anlatmadan geçemiyecegim: Gemiye, en son olarak eşek gelmiş. İblis, eşeğin kuyruğundan tutunca; eşeğin bir türlü gemiye giremediğini gören Nuh: «Gir. Ya Mel'un»
der. Bunun üzerine eşekle birlikte seytan gemiye girmiş, bir
müddet sonra gemide iblisi gören Nebi aleyhisselâm «Ya melûn! Burada işin ne? Ne hakla gemiye bindin?» dediğinde; Iblis «Ya Nuh! Sen emir verdin. Ben girdim» dedi. Nuh Aleyhisselâm «Hayret! Ben sana müsaade vermedim» dediginde «Eşege (Gir ya mel'ûn) demedin mi? Mel'ûn olan benim. Bu benim için izindir» dedi. Buradan anlaşılıyor ki, insan ağzından çıkacak söze sahip olmalıdır.
Cenabı Eba Bekir sıddık, mübarek agızlarında ufak bir taş bulundurur, söyleyeceği sözü düşünmek için bu taşı, ağzı şeriflerinde dolaştırır, söz eğer indi-ilâhide makbul olacak ise, cevap verir; değil ise sükût ederlermiş.
Gemide, şeytan ile Nuh aleyhisselâmın arasında şöyle muhavere olduğunu «Kısası Enbiya» haber vermede. Şeytan:
Hz. Nuh'a: «Bu belâ insanların başına neden geldi?» diye sordu. Hz. Nuh cevap verdi: «Allah ve Resûlü olan bana iyman etmediler » «Doğru ya Nuh! Fakat, işin başı yalnız bu değil.
Ben, Adem'e hased etmeseydim, huzuru izzetten, rahmeti sübhaniyeden kovulmaz, bu adem ogullarını azdırmaz idim. Asıl sebep Hased ile kibirdir» cevabını vererek mübtelâ olduğu hastalığını beyan etmiştir.
Hazreti Nuh'un ismi Nuh değil, lâkabıdır. Nuh, lûgat mânâsı ile, nevha eden, yüksek sesle ağlayan demektir. Nebi bir gün, yaralı ve uyuz bir köpek görüp, ondan iğrenerek mübarek yüzünü ondan çevirdiğinde; köpek lisanı hal ile yahud lisanı kal ile: «Neden benden igrenip yüzünü çevirdin? Nakkaşı mı, yoksa nakkaşın nakş'ını mı beğenmedin?» demiştir. O günden sonra daima nevha etmiş, çok ağlayıp, az gülmeye başlamış. Burada nakkaş Allah, nakış ta onun eseridir. Nakşı beğenmemek, yani Allahın yarattığını beğenmemek nakkaşı yâni Allahı beğenmemektir.
Hazreti Yunus'un dediği gibi:
Elif okuduk ötürü, Ilmi aldık götürü, Yaradılamı hoş gördük, Yaradandan ötürü Evet; gök, deryalar miktarınca yağmur döktü. Ustelik verlerden, dağlardan sular fışkırıp dünyayı sular istilâ etti Cümle kâfirler bu su ile gark olup, helâk oldular. İymansızlıklarının cezasını buldular.
Allah ve Resûlüne ihanet edenler de, aynen kavmi-Nuh gibi bir gün helak olacaklardır. Helak olmak muhakkaktır.
Ne var ki, kimini su, kimini ateş, kimini rüzgâr helâk eder.
Allaha isyan edenin sonu böyledir. Bunun böyle olduğunu, Kütübi-Semâviye ve elimizde bulunan tağyirden mahfûz, her asırda daima genç ve dinç duran ve on üç asırdan beri daima hasmını yere seren, her dâvadan galip çıkan Kur'anı-mübin haber vermekte. Işte, ona uyarsan, Allaha vasıl olursun.
O; bir habli-metindir. Bir ucu Allahın elinde, diğer ucu dünyada. Her kim, ona tutunursa, hazrete vasıl olur. Onu terk eden de nâr'ı cahimi boylar. Hem dünyası, hem ukbası hüsran Olur.
Işte bu nurun, bu furkanın, bu azîm kitabın nüzûlü; kul ile Allah arasında olan bu habli-metinin zuhuru, Ramazan ayında başlamış, Halık ile mahlük arasındaki münasebet ve hitâbı-izzet Ramazanda vuku bulmuştur.
Ne mübarek bir ay ki; yerin gögün sahibi bu cihanın yegâne mâliki, bizlerin Rabbi, bilinen ve bilinmeyen âlemlerin sahibi olan Allah; bizlere bu ayda hitaba başlayıp, bizlerin indi-ilâhideki kıymetimizi gene bizlere bu ayda bildirmiş oluyor.
Sen, kendi kıymetini küçümseme! Sana yapılan hitâbı-izzet şöyledir: «Ey âdem oğlu, bütün cihanı senin için yarattım. Seni de kendim için halk ettim.» Dünya ve ukba senin için halk olundu. Bu denizler, karalar, güneşler, aylar, yıldızlar, dünyadaki bulunan bunca nimetler senin içın yaratıldı.
Cennetler, hüriler, saraylar, köşkler, vidanlar senin için halk olundu.
Görmüyor musun, senin yaşaman için semadan yağmurlar yağdırılıyor. Rengârenk çiçekler, meyvalar zuhura geliyor. Güneş, senin için ısıtıyor. Pınarlar, senin yaşaman için kaynıyor. Ölü yer, senin için dirilip ihyâ oluyor. Meyvalar, senin yaşaman için lezzetleniyor.
İşte. «Ölü arz'ın dirilişi» gibi; birgün sen de, öldükten sonra dirileceksin. Kıymetin çok büyük; ruhunu Allah celle veriyor. Ruhunu kabz etmeğe Azrail aleyhisselâm gibi azim bir melek geliyor. İşte, en büyük bir nimet olan Kur'anı-kerim, Resûl aleyhisselâm vasıtasıyle sana nâzil olmuş, sana bu kitapta: «Yâ eyynhellezine âmenu» diye hitab edilmiş; Şerefini bil! «Ey İyman edenler» diye söylenen kişi vâiz değil, hâfız değil, Allah, Allah! Bizzat, Allah söylüyor, yerin sahibi, göğün maliki Allah! Îşte bu ayda sana hitaba başlamış.
Ne mübarek bir ay ki, bu ramazan; bu mübarek ay, bizlere rahmet, magfiret ve lûtfu-keremi-ilâhi oluyor. Resûlü efham efendimizden, Ibni Abbas radiyellahu anh rivayet etmiştir: «Eger, benim ümmetim, ramazanda kendilerine olan ikrami-ilahiyyeyi bilselerdi; senenin bütün aylarının Ramazan ayı olmasını temenni ederlerdi. Zira, hasenat kat kat olarak kayıt olunur. Yapılan ibadatü tâat kabul, dualar müstecap olunur.
Geçmiş günahları af olunur. Cennet, benim ümmetime Ramazanda âşık olur buyurdu.» diyor Sofiyenin büyüklerinden Davudi Tâi şöyle anlatıyor:
«Ramazanın ilk gecesi bana bir hal geldi. Uykuda görülen rüya gibi cenneti gördüm. Cennet nehirlerinin kenarlarında inci ve yakut işlemeli tahtlar üzerinde cennet hurileri oturmuşlar, güneş gibi, yüzlerinin nuru parlıyordu. Ben, bunları görünce
«Lâ ilâhe illâllah Muhammed Resûlüllah» dediğimde onlarda bana aynen mukabele ettiler. Ben onlara «Siz kimin hurilerisiniz?» dedigimde «Biz, Biz Allaha iyman edenlerin, Ramazanı gerifte Allah için oruç tutanların, Allaha rûkû ve secde edenlerin hurileriyiz» dediler.
Resûl Aleyhisselâm buyurdular: Benim ümmetimden dört sınıf kişiye cennet müştaktır:
1 — Kur'anı Kerim okuyan, 2 — Lisanını kötü sözden muhafaza eyleyen, 3 — Açları doyuran, 4 — Ramazanda oruç tutan.
İşte, bu sıfatlarda olan kişiler ehli-cennettir.
Kur'anı okuyup amel eden, lisanını kötülüklerden korur.
Yalan, nemîme, gıybet, sebb' ve şetimden muhafaza eder.
Oruç tutan, aç kimsenin halinden haberdar olur da o aç kişiyi doyurur. Oruç, sıfatı rahmaniyyettir. Sıfatı melâikedir. Yâni, oruç tutan kişi melek gibi, Allaha itaatkâr, isyandan beri, hakkın rahmaniyyetinden nûr alıp mahlûkatı-ilâhiyeye şefkat ve merhametli olur.