Ara
Menü
4 dakikalık okuma

Emîr Âbid Çelebi — 9. anlatı (s. 338)

338 AHMET EFLÂKİ 9/9 Şiir: Varlık iddiasında bulunan, varlığından geçmiş bir veliye çattı; kendi eliyle kendi gözüne diken soktu. Ey kendinden geçmiş velilere Zülfikar çeken kimse, dikkat et! sen onu kendi vücuduna vuruyorsun." Ey saf yürekli kişi sen kendi kendine saldıran aslan gibi, kendine saldırıyorsun.'“ İşte bundan anlaşılıyor ki Tanrı erlerinden yüz…

Müstakil anlatıAhmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, c. II · s. 338

338 AHMET EFLÂKİ 9/9 Şiir:

Varlık iddiasında bulunan, varlığından geçmiş bir veliye çattı; kendi eliyle kendi gözüne diken soktu. Ey kendinden geçmiş velilere Zülfikar çeken kimse, dikkat et! sen onu kendi vücuduna vuruyorsun."

Ey saf yürekli kişi sen kendi kendine saldıran aslan gibi, kendine saldırıyorsun.'“

İşte bundan anlaşılıyor ki Tanrı erlerinden yüz çevirmek onların sözlerine, dediklerine itiraz etmek uğursuz ve | çok tehlikelidir.

Şiir: Benden şu garazsız sözü işidiniz: Tehlikeden sakınmak farzdır.

(Md) Hikâye: Toprağa mensub olan bu kul hikâye eder ki: Biz, Uc vilâyetleri seyahatinde Lâdik şehrine yaklaşmıştık, arkadaşların arasında Said adında şeyyâd bir derviş vardı. Bu derviş, arkadaşların sohbetinde uzun zaman bulunmuş ve çok hizmetler de etmişti. O, birdenbire küstahlığından şeyhimiz hakkında bir takım şeyler söyledi ve bana dönerek: | “Eflâki hazır ol, senin de helvanı yiyeceğim; bugünlerde öleceksin. Ben Ârif'e bile çarpmış bir kimseyim. Ârif'e mensub olanlar da ne oluyor?” dedi. Ben, onun bu sözüne cevap vermeğe uğraşmadan atımı sürdüm. O anda, Çelebi Abid, bu dervişe: “Şimdi, Ârife mensub olanlardan biri de benim. Sana diyorum: senin ömründen üç gün kalmıştır, fazla değil. Senin helvanı Eflâki pişirecek,” buyurdu. O günü biz Lâdik şehrine ulaşır ulaşmaz bu derviş hastalandı ve üçüncü günü öldü. Çelebi: “Bunun teçhiz ve tekfinini yapmalı, helvasını pişirmeli; uzun zaman bize hizmet etmistir, fakat terbiyesizliğinden bizim yumuşaklığımıza güvenerek bir lâtife yapmak istediyse de, Tanrı'nın gayreti harekete geldi; bir kaza okunun darbesini yedi. İnşallah imanla gitmiştir,” dedi ve çok ağladı. Sonra: “Hiç kimse velilere yaptığı hizmetinin çokluğuna ve

onların sohbetindeki yakınlığına güvenip öğünmesin, edep ve terbiye yolundan çıkmasın; yoksa başını ve sırrını yele verir,” buyurdu.

Şiir:

Ayağını kilimine göre uzatan, yükünü Kelim'in tarafına götürür.

“Hususiyle hakikatın özü, şeriatın canı olan bu tarikatte gafil yaşamanın, Tanrı'nın emirlerinden habersiz olmanın heva ve hevesi serbest bırakmanın büyük tehlikesi vardır. Bundan Tanrı'ya sığınırız,” buyurdu ve şu beyitleri okudular:

Şiir:

Ey (hakikatten) nasibi olmayan gönül! sen Behramdan ve sana lütuf ve ihsanda bulundukları vakit de Padişahlardan kork. Padişahların lütuf ve

ihsanı seni şımartırsa da, sen vakitsiz şımanklıktan kork,

(Tanrı'nın rahmetine ulaşsın).

(110) Yine bütün insanların bilginlerinin malümudur ki, bu mâna, fetva, tekva hanedanının erkek kadın bütün evlât ve ahfadı nur unsurundan yaratılmış, temiz su ile yuğurulmustur, Onlar daima gözüiküyorlarsa da gözü perdelilerden saklıdırlar. Mahrem olmayanlar bu nuru görmekten çok uzaktırlar. Nitekim Mevlânâ buyurmuştur:

O hayvanlar, bitki ve madenler (mevalid) tecelli çocuklarıdırlar. Onun için onlar sadelik perdesi altında gizli ve bu dört unsurdan yaratılmışlardır. Bundan dolayı onlar bu gözlerle görünmezler. Tanrı, “benim velilerim benim kubbelerimin altında emin bir halde bulunuyorlar” buyurmuştur. Bu itibarla onların sırrını Tanrı'dan başka kimse bilmez.“

Kudreti ve kelimesi yüce olan Tanrı'nın zâtının nurları 340 AHMET EFLÂKİ 9/11

bütün eşya üzerine genel ve özel olarak daima dökülmektedir. Nebilerin ve velilerin görünüşteki mazharlarından zuhur eden kerametler ve mucizeler de, her zaman ve her yerde zuhuru daim olan o feyzin eserleridir. Ve bunların hepsi “Onun kökü yerde sabittir, dalları göktedir. Her zaman da meyvası vardır” (K., XIV, 24-25) âyetinde buyrulduğu veçhile âlemin sonuna kadar cömertliği eksik olmayan o mübarek vücudun ağacının yemişleridir. Bunlar onun varlığına kudretli delildirler. Eğer bunların hepsinin menkıbe ve mertebesi hakkında yazılsa, bu, şerhe sığmaz, defterlere girmez.

Şiir: O fetihlerin şerhini söylemem için bana Nuh'un ömrü gibi uzun bir ömür lâzımdır.

(1) Yine Çelebi Âbid hazretleri (Tanrı onun ruhunu rahatlandırsın) 739 h. yılının Muharrem ayının beşinci, Perşembe günü bu dünyadan göçüp (23. VII. 1338) cennete yerleşti.

Dinin ve şeriatin kılıcı, âriflerin ve şeyhlerin sultanı Emir Vâcid, zengin ve şerefli olan Tanrı'nın inayetiyle şeyhlik etmeğe ve mukaddes türbenin (Tanrı onun içinde yatanın ruhuyle bizi kutlasın) hizmetiyle meşgul olmağa başladı. Bir müddet ömür sürdükten sonra 742 h. yılının Şaban ayının sonunda illiyin sâkinleri civarında, yerleşti ve verasetle elde ettiği velâyet ve saltanatı, padişahlığın devlet tâcı, saf kişilerin halefi, velilerin sülâlesi, irfan denizinin incisi Mevlânâ Bahaeddin yüce Şahzade (Tanrı onun kadrini yüceltsin) erişti. Şahzade yaptığı uzun seyahatler sebebiyle yıllarca gurbet âlemlerinde yandığı, Tanrı'ya yakınlaşmağa çalıştığı için halifelik anne ve baba kardeşi olan Emir Âdil Çelebi'ye (Tanrı onun gölgesini uzatsın) geçti. Emir Âdil, mübarek tahta oturup her tarafa süs verdi “Tanrı istediğine mülkünü verir” (K., II, 248). 9/11

ÂRİFLERİN MENKİIBELERİ 341 Şiir:: Dünyada saadet sabahı oldu. Süleyman'ın mülkü Süleyman'a kavuştu. Tanrı'ya hamdolsun hakikat ehline ulaştı. Şiir:

Bir saat senin kapında hizmet eden kimseye gökler kıyamete kadar köle gibi hizmet ederler.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.