Ara
Menü
13 dakikalık okuma

Emîr Âbid Çelebi: Hayatı, Menkıbeleri ve Hikmetli Sözleri

ÂBİD HAZRETLERİ Âbid Çelebi hazretleri Sultan Veled hazretlerinin ortanca oğludur. Mevlânâ Celâleddin Hazretlerinin torunu olur. Kendinden oniki yaş büyük olan Ârif Çelebi hazretleri Âbid Çelebi hazretlerinin ağabeyidir. Âbid Çelebi hazretleri Ulu Ârif Çelebi hazretlerinin ortanca kardeşidir. Ulu Ârif Çelebi hazretlerine mürid olup…

Müstakil anlatıMurat Tarık Yüksel, Âriflerin Menkıbeleri, c. 3 · s. 371

Emîr Âbid Çelebi’nin hayatı ve menkıbeleri

SULTAN VELED'İN OĞLU ÇELEBİ EMİR ÂBİD HAZRETLERİ

Âbid Çelebi hazretleri Sultan Veled hazretlerinin ortanca oğludur. Mevlânâ Celâleddin Hazretlerinin torunu olur. Kendinden oniki yaş büyük olan Ârif Çelebi hazretleri Âbid Çelebi hazretlerinin ağabeyidir.

Âbid Çelebi hazretleri Ulu Ârif Çelebi hazretlerinin ortanca kardeşidir. Ulu Ârif Çelebi hazretlerine mürid olup onun eteğinde zâhir ve meşhur olup âlâ derecelere, yüksek makam ve mertebelere nâil ve vâsıl olmuştur.

Abid Çelebi hazretleri hicri sene altıyüz seksen iki ve milâdi sene bin ikiyüz sekseniç'de dünyaya teşrif buyurmuşlardır. Ve yine hicri sene yediyüz otuzdokuz ve milâdt sene bin üçyüz seksensekiz'de dâr-ı bekaya rıhlet buyurmuşlardır.

Ulu Ârif Çelebi hazretleri vefatından evvel 'vasıyyet ederek:

«— Ben öldükten sonra hilâfet kardeşim Emir Âbid'e verilip; nefsin mukayyed olduğu şeylerden âri ve mücerred, temiz olma hallerine taallük eden bütün şeyleri; ahvali dervişan yâni dervişlere müteallık olan halleri; hakimane, ârifane çalışarak hikmet ve mârifet ile ilgili halleri korumak ve muhafaza etmek, evlâd ve ahfadını ve bütün akraba ve taallükatını denetleyip korumak bütün Âbid Çelebi hazretlerine verilmiştir», demişlerdir.

Rivayet olunduğuna göre: Emir Âbid hazretleri çok mükerrem (*Y, çok muazzez (**) bir civan idi. Sehâvette emsaline rastlanmamış bir zât idi. Muhabbet ve mürüvvette (**“) ve

(*) Mükerrem: Kendine ikram edilen, ikram edilmiş, hürmet ve riayet edilmiş olan kimseye denir. N

(**) Muazzez: Aziz bilinmiş, aziz tanınmış olan, izzetli olan kimseye, kendine saygı ve ihtiram gösterilen kimseye denir.

(9**) Mürüvvet: İnsaniyet, iyilik, ihsan, insoniyet iktizası olan şeyleri dora etmek: Merd olan kimselere de mürüevet sahibi denir.

diğer bütün ahlâk-ı hamidede yalnız ve bir idi yâni emsâli yok idi; o keşf ü keramet sâhibi bir zât idi. Ondan zâhir olan kerametler gün gibi açık ve âşikâr idi. Şu aşağıda beyan ediecek olan şeyler de onun kerametlerinden biridir.

*#**

Rivayet olunduğuna göre: Menakıb sahibi şöyle haber veriyor:

«— Bir gün Konya hükümdarlarından birisi Emir Âbid Çelebi hazretlerini asılsız bir hizmet ile üç adet vilâyeti dotaşmak üzere gönderir. Âbid Çelebi kendine verilen hizmet ve vazifenin önemsiz olmasına rağmen yine de itiraz etmeden gitmek üzere kabul eder. Bana:

«— Ben bu hizmetten dönüp gelinceye kadar bunların, bu adamların hiç birisi kalmaz, fakat benim bu sözümü sen kendilerine söyleme», der ve gider. Hizmet tamam olup Âbid Çelebi hazretleri geri geldiğinde hakikaten o dediği adamların hiç birisi kalmamış olur. İşte Âbid Çelebi bunu henüz gitmeden keşfetmiş olup böyle söylemiş idi» demiştir o menâkıb sâhibi..

LAK 3

Rivayet olunduğuna göre Emir Âbid Çelebi hazretleri bir nevbet Tebriz'e vardıklarında oranın beylerinden Emir Muhammed bey, Âbid Çelebi hazretlerinin bazı mühim olan işlerini, yapılması mecburi olan lüzumlu şeylerini ihmal ederek ertelemiş, onu yapmamış, onun yâni Âbid Çelebinin kendine ik tifat etmemiş, onun şânına lâyık olan hürmet ve riayette bulunmamış, Âbid Çelebi de o zaman Rum diyarı denilen şimdiki

Türkiye'ye gelmek üzere hazırlandıktan sonra Emir Muhammed beye hitab ederek:

«— Ey Emir Muhammed, ben Tebriz'den gitmek üzere hareket ediyorum, fakat sana bir haberim vardır. Onu söylemeden gitmeyeceğim. Gerçi kötü haber veren kimse kötü kim: sedir, Lâkin bana karşı yaptığın küstahlığı bilesin ve hâtırdan çıkarmayasın diyerek sana bu kötü haberi veriyorum. Yakın

ÇELEBİ EMİR ÂBİD HARETLERİ 313

zamanda senin devletin elden gidecektir, nâmın yer yüzünden kalkıp bir eser kalmayacaktır», der ve Tebriz'den hareket edip Konya'ya geldikten sonra Moğol askerinin Tebriz'e gelip Emir Muhammed'in bütün malını yağma eyledikleri, oğlunu ve kızını esir eyledikleri, böylece onun devlet döşeği dürülüp devşirildiği Konya'da duyulmuştur.

Aziz müslümanlar!

Cenâb-ı Allah'ın veli kulları, o pâdişahlar pâdişahı yüce Mevlânâ'nın sevgili kullarıdır; onlar Cenâb-ı Allah'ın nazlı niyazlı ve muteber kullarıdır. Zira onları üzüp incitmek, onları huzursuz bırakmak, onlara elem ve keder verici hal ve hareketlerde bulunmak: Cenâb-ı Allah'ın hoşuna gitmeyeteği ve onun razı olmayacağı şeylerdendir, hallerdendir. O gibi kimseler Cenâb-ı Allah'ın kahrına ve gazabına müstahak olurlar. Nitekim Cengiz Han'ın Mevlevi hânikahına ihanet, onları rencide etmesi memleketinin zevaline sebeb olmuştur; Belh'de Muhammed Harzem Şâh'ın da mülküne zeval erişmesi: Mevlânâ hazretlerinin babası Sultânü'İ-Ulemâ hazretlerini huzursuz bırakinasındandır. Akk

Emir Âbid Çelebi hazretleri, bir sohbetlerinde ehıbba ve yâranlarına nasihat ederek şöyle buyurmuşlardır:

«— Dervişe lâyık olan yâni bir dervişin yapacağı hareket şöyle olmalıdır. Derviş şeyhinin huzurunda kendi varlığını, kendi benliğini yok bilerek şeyhine tamamen teslimiyet göstermelidir. Binaenaleyh bir derviş kendi enaniyetini kaybederek kendi varlığını yok bilmedikçe, kendi varlığını şeyhine atfederek ona aktarmadıkça hakiki derviş olamaz. Zira dedem Mevlânâ Celâleddin Rumi hazretleri:

«— Cenâb-ı Allah'ın âşıklarını muhabbet lezzeti helâk eder ve dünya ehli olan kimseleri de mal ve ehli ayâlden ayrılmak zebri helâk eder. Çünkü, helâk olmak, yok olunmak mukarrerdir. Zira Cenâb-ı Allah bu âlemi yoktan var etmiştir. Yine de bu varlığın yok olacağı, zeval bulacağı muhakkaktır. Amma in-

sanların mevcudiyetinin yâni varlığının sona ermesi, yok olması iki türlü olur;

I — Vefat ederek tamamen fâni dünyayı değiştirmekle,

2 — Vefat etmeden hayatta sağ olduğu halde olur. Hayatta iken yok olması demek işte yukarıda bahsedildiği gibi insanların bâzıları Cenâb-ı Allah'a âşık olurlar, onları Cenâb-ı Allah'ın muhabbet lezzeti helâk eder ve onlar yok olmuş mesabesindedirler. Bir kısmı da yâni insanların bâzıları da dünyaya âşık olurlar. Onları da mal ve ebl ü iyalden ayrılmak zehiri, onlardan mahrum olmak zehri helâk eder. İşte onlar da

dünyada sağ olup gezip dolaştıkları halde yok olmuş mesabcsindedirler», buyurmuşlardır, diye anlatmıştır. kA

Yine bir gün Emir Âbid Çelebi hazretlerine bir kişi gelir,

ondan nasihat ister. Emir Âbid Çelebi hazretleri o kimseye:

«— Sen Kur'an-ı kerimi çok oku ve muktezasınca amel

eyle, yine Peygamber Efendimiz sallâllahü aleyhi ve sellem'in hadis-i şeriflerini çok oku, onun da muktezasınca amel eyle, onun sünnet-i seniyyesine ittiba et. Bu iki ameliyyeyi çok dikkatli tatbik eyle» der. O kimse tekrar Âbid Çelebi hazretlerine:

«— Efendimiz ben Kur'an-ı kerimi çok okurum, hattâ bütün Kur'an-ı kerimi hıfz eyledim. Bununla beraber çok hadis-i şerif de dinlediğim halde hâlâ nefsimi ıslah edemedim ne olur bize nasihat buyurun» der. Emir Âbid Çelebi hazretleri:

«— Sen okuyup dinlediğin ile amel etmediğin halde benim nasihatım sana ne faide verir ve me gibi tesir bırakır. O halde sen okuduğun ve dinlediğin ile amel etmeye gayret eyle sana şunu da söyleyeyim ki üç kıbleye hizmet eyle:

1 — Namaz kıblesidir ki, Kâ'betullah'dır.

2 — Duâ kıblesidir ki, âsümandır, yâni göklerdir.

3 — Eblullah'ın kıblesidir ki, nazargâhı ilâhidir. İşte bunlara hizmet etmekle amel edersen ve bildiğin şeyleri işler isen Cenâb-ı Vâcibü'-Vücüd hazretleri bilmediklerini de biidirir», buyurmuşlardır.

*a*

ÇELEBİ EMİR ÂBİD HARETLERİ 3715

Emir Âbid Çelebi hazretlerine bir şeyh müridini göndererek mürid vasıtasıyla Abid Çelebi hazretlerine şöyle bir süâl açar, yâni müridini Konya'ya gönderir ve der ki:

«-—— Sen Konya'ya gideceksin, Emir Âbid Çelebi'yi bulacaksın ve kendine şu sözleri aynen meclisde söyleyeceksin, Söyleyeceğin sözler şunlardır, dikkat et:

«— Bu tarik ile, bu hareket ile sizin kârınız, sizin gaye ve maksadınız nedir? Bu âlem halkına bıraktığınız şüriş ve kavga nedir? Eğer maksuda ermiş isen ne güzel, sâkin ol ve eğer maksüda ermemiş, gözünüz de perdeli ise kendinizi hal kın diline düşürüp âlemi kâr ve kisbinden ayırıyorsunuz. Zira bir meclisde bir nükte, bir ibare zikredilse sizin ef'alinizi taklit ederler, sizin hareketiniz üzere hareket ederler, diğer ulemâ ve meşayihin fiilleri ve kavilleri kesada vardı, durgunlaştı, hayal kırıklığına uğradı diyerek ondan cevap iste», der ve müridi Konya'ya gönderir. Mürid şeyhinden aldığı emir ve tâlimat üzere azm edip Konya'ya gelir ve Emir Âbid hazretlerinin mübarek meclislerine dahil olur. Emir Âbid hazretleri hemen sema'a meşgul olur. Bu münasebetle müridin konuşmasına mahal kalmaz. Mürid konuşacaklarını ve söyleyeceği sözleri kafasında tekrar ederken Emir Âbid Çelebi hazretleri ona cevab olarak şu anlamda bir beyit söyler. Beytin anlamı:

«Eğer iş tutmuyorsan niçin taleb etmezsin? Sen dosta erişmiyorsan niçin taleb etmiyorsun.»

Emir Âbid Çelebi hazretlerinden bu beyti işiten mürid derhal kafasını çalıştırır ve Âbid Çelebi hazretlerinin ne demek istediğini anlar. Hemen defterine kayd eder, tarihini de yazar, hiç bir şey söylemeden geri döner yola devam edip şeybine gelir ve görüp işittiklerini şeyhine haber verir, o yazdığı beyti de kendine takdim eder ve süküt eder.

Şeyh ona cevap verip:

«— Evet ben seni Konya'ya gönderdiğim günün gecesi,

rüyamda Hazret-i Mevlânâ kükremiş arslan gibi kapıdan içeriye girip benim boğazıma sarılıp beni boğdu ve bana şu söz- Teri söyledi:

«— Ey anlaması kıt kimse, ey malümatı olmayan kişi! Bizin: şüriş ve kavgamız, bizim maksad ve gayemiz hakiki yâre vâsıl olma, hakiki dosta ulaşma şâdlığıdır, yoksa mahrumluk ya de boş yere söz harcamak değildir diyerek boğazımı o kadar sıktı ki boğulup ölmek derecesine geldim. Nihayet tevbe etmeyince boğazımı elinden kurtaramadım, sakın bundan sonra Mevlânâ hazretlerinin hânedanına ve Mevlevi tarikatına su'-i zan etmeyin, zira hem ruhani, hem de cismani zarara uğrarsınız», diyerek bütün mürid ve müridanına tenbih eder.

Rivayet olunduğuna göre bir gün Emir Âbid Çelebi hazretlerinin yârenlerinden bir kişi Emir Âbid Çelebi hazretlerine sohbet esnasında:

«— Ey Âbid Çelebi hazretleri, benim bir tarikat ehli ol mayan ahbabım var. Onunla küçük yaştan beri ahbablık ederiz, dostluk ve samimiyetimiz de oldukça fazladır. Binaenaleyh bu tarikat ehli olmayan abbabım ile benim dostlukta bulunmam, onunla sohbet ve muhabbet etmem acaba bana mânevi yönden bir zarar getirir mi, ibadet ve tâatlarımın verece- $i feyiz ve bereketi giderir mi? Şâyet böyle manevi yönden bana bir zararı dokunacak olursa ben onu terk edeyim, onun- Ja olan akbablığımızı kaldırıp ona karşı olan sevgi ve muhabbetimi keseyim, artık bir da onunla sohbet etmeyeyim», der.

Bu yâranını tatlı tebessümlerle dinleyen Âbid Çelebi hazretleri ona şöyle cevap verir:

«-— Bak dostum, ben sana arkadaşını terk et, onunla ahbablığı bırak, ondan ülfet ve muhabbeti kes demem, zira bizim dinimiz ayrılığı değil, bağlılığı emreder. Hele bizim gibi tarikat ehli olan kimselerde ayrılık, soğukluk olmaz, senin ona karşı davranacağın ve yapacağın hareket kendi bağlı bulunduğun tarikata onu ısındırmak, şayet İslâmiyete aykıri, şeriata

ÇELEBİ EMİR ÂBİD HARETLERİ 3771

muhalif hal ve hareketlerde bulunuyorsa o hal ve hareketlerden owu soğutup iyi ahlâkı ona târif ve tavsıye eder, İslâmi hareketlere onu teşvik edersin. Meşhur sözdür, bir insanın ahlâki yönden hareketlerini ölçmek istersen onun oturup kalktığı, görüşüp konuştuğu, ülfet ve sohbet ettiği arkadaşına bak derler, yâni bir insanın ne karakterde olduğu ahbab ve yâranlarından belli olur demişlerdir. Bunun için arkadaşın seni kötülüklere değil sen arkadaşını iyiliklere çekip çevirmekliğin lâzımdır. Aksi halde tehlikelidir, avam ile sohbet etmek ehki tarikat olan kimseler için yasak edilmiştir» der ve bu yârânına biraz daha nasihat ettikten sonra sözlerine devam ederek: i

«— Sana şunu da söyleyeyim ki benim büyük babam Mevlânâ Celâleddin Rumi hazretleri bir gün hamama gider hamamın hazinesinde (*) tamam bir hafta oturur. Buna hiç kimse bir şey söylemeye cür'et edemez. Nihayet kendi isteği ile hamamdan çıktıktan sonra ona bu kadar çok durduğunun sebebini sorarlar. Onlara dedem Mevlânâ hazretleri şöyle cevab verir: ii

«— Ben azıcık bir müddet dünya ehli olan bir kimse ile sohbet etmiştim, onun soğukluğu bana öylesine te'sir eylemiş ki bir hafta hamamın o en sıcak yerinde kalmak. suretiyle ancak bana te'sir etti ve o soğukluğu giderebildim», der. İşte aziz dostum, dedemin bir dünya ehli olan kimse ile azıcık bir zaman sohbet etmesiyle bir hafia hamamın en sıcak yerinde kalarak o soğukluğu ancak çıkarabildiğine göre ya dünya ehli olup da gece gündüz zikri fikri dünya ile olup, dünya işleriyle meşgul olan kimselerin hâli ne olur, onlar bu hal ve hareketleriyle yakayı nasıl kurtarırlar. Hele bir de Allahü teâlâ” nın emrini terk ederek bütün düşüncelerini, aklını fikrini dünya işlerine harcayacak olursa onun hâli, onların âkıbeti ne olur bilmem. Bütün böyle kimseleri ve bizleri Cenâb-ı Allah ıslahı eylesin», der. Emir Âbid Çelebi hazretleri o ahbabını memnun ve mesrur ederek neş'elendirir.

(*) Hazine: Hamamın sıcak suyunun biriktiği yere diyoruz.

Rivayet olunduğuna göre: Yine bir gün Emir Âbid Çelebi hazretlerine bir kişi gelerek:

«— Ey Çelebi hazretleri, ben de tarikat ehline katılıp derviş olmak, hem de Mevlevi fukarasından olmak istiyorum, fakat benim zaman zaman işlemiş olduğum büyük ve küçük bir çok günahlar vardır. İşte bu günahlarımdan dolayı derviş ol-

“maktan korkuyorum ve çekiniyorum, buna sen ne dersin?» der. i

Âbid Çelebi hazretleri bu adama şöyle cevap verir:

«— Bak aziz kardeşim, sen o işlemiş olduğun günahlardan için derviş olmaktan hiç geri durma. Zira, zaman zaman günah işlemiş ve sonra da tarikata sülük etmiş kimseler, dervişliğin usul ve kaidelerine daha fazla riayet eder, daha fazla Teyiz ve berekât bulur, daha evvel maksud ve menziline ula- 'şır. Çünkü hiç günah işlememiş bir âbid ve zâhid kişi ya da bir âlim kişi olabilir ki kendinin ibadet ve tâatine, zühd ü takvâsına, ya da ilmine mağrur olup da ucba düşebilir. İşte günah işlemiş olan bir kimseye böyle bir gurur ve ucub gelirse o zaman Zaman işlemiş olduğu günahları hatırlayarak kalbi perişan ve zelil olur da o ucub ve gururun kalbine girmesine yol vermez. Böylellikle o kimse benlik ve enaniyet belâsından kendini kurtarmış bir derviş olabilir» der. Ve sözlerine devam ederek: '

, «— Pederim Sultan Veled hazretlerinden işittiğime göre: Dedemiz yâni büyük babamız Mevlânâ Celâleddin Rumi hazretlerinden de bir kişi böyle bir süâl sormuş ve kendinin günahkâr bir kişi olduğu halde Mevlevi tarikatına dahil olup olamıyacağını öğrenmek istemiş, dedem Mevlânâ hazretleri de ona lâzım gelen sözleri söyleyip cevabını verdikten sonra şu hikâyeyi de ona ilâve ederek:

«— Sultânü'kârifin Bâyezid-i Bistami hazretlerine bir kişi gelerek ona biy'at etmek istemiş. Bâyezid-i Bistami hazretleri de onu imtihan etmek kasdiyle ona:

ÇELEBİ EMİR ÂBİD HARETLERİ 379

«-— Şimdiye kadar senden hiç günah sâdır oldu mu?» demiş. Derviş olmak isteyen kişi de böbürlenerek cevap verip:

«— Hayır, asla, ne büyük günahlardan ve ne de küçük günahlardan hiç bir şey sâdır olmamıştır, deyince Bâyezid-i Bistami hazretleri ona:

« — Öyle ise senin için büyük bir tehlike görünmektedir. Söyle ki: Bir kimse bütün günlerini halvete çekilip bir köşede ibadet ve tâat etmekle geçirir ve hiç günalı işlememiş olur ise o kimse derviş olduğu andan itibaren velâyet makamına ayak atmak ister. Binaenaleyh işte o kimsede derhal ucub ve kibir belirtileri baş gösterir. İnsanlar için, bilhassa mürid ve müridan için bundan büyük felâket, bundan büyük tehlike yoktur. Bu ucub ve gurur müridlerden daha çok mürşidleri büyük tehlikelere düşürüp azdırmış ve yoldan çıkarmıştır. O halde senin de çok dikkat etmen, çok titiz davranıp kendini bu gibi tehlikeden koruman lâzımdır. Çünkü nefis insanlardan: Âbidleri: İbadetleri ile, zâhidleri: Zühd ve takvâları ile, âlimleri de ilimleri ile aldatarak kibir ve ucba sevkeder. Binaenaleyh bir günahkâr insanın derviş olduğu zaman dervişlik usul ve kaidelerine daha fazla uyacağı, daha fazla dikkat ve riayet edeceği tecrübelerle sabit olan hallerdendir», demiştir, diyerek Âbid Çelebi hazretleri sözlerine devam edip:

« "— Sakın bu beyanattan, bu cümlelerden günahkâr bir kimsenin günahkâr olmayan kimseden daha muteber olduğu, daha faziletli olduğu anlaşılmasın. Bu sözler, bu cümleler sadece insanların ilmine, zühd ve takvâsına, ibadet ve tâatlarına mağrur olup da kibir ve ucub belâlarına giriftar olmamaları için yazılmıştır», demişlerdir.

Okuma notu

Bu metin gelenek içinde aktarılan bir menkıbedir. Tarihî bir tutanak gibi değil; yolun hafızasını, değerlerini ve anlatı dilini taşıyan bir rivayet olarak okunmalıdır.