(5) Hikâye: Dostların ileri gelenlerinden nakledilmiştir ki: Bir gün Muineddin Pervâne (Tanrı rahmet etsin), Mevlânâ'dan (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın): “Bizim askerimiz diye buyurduğunuz Cengizhan sülâlesinin devleti ne zaman sona erecek ve onların âkibeti ne olacak?” diye sordu. Mevlânâ: “Mevlânâ'yı Buzurg (yani Bahaeddin Veled) (Tanrı ondan razı olsun), Hârizm şah'ın kötülüğe yüz tutan hâl ve hareketinden çok incinip Belh'den çıkmağa karar verdiği vakit Tanrı'dan, “müntekim? adıyla, şerlatte olmıyan şeyleri icad eden bu adamdan intikam alması için dua etmişti. Çünkü “Tanrı intikam sahibi bir azizdir” (K., III, 3; V, 96). Bunun üzerine Tanrı ucu bucağı olmıyan Moğol ordusunu Doğu tarafından çıkartıp getirdi. Bunlar Belh ve Horasan tahtını harab ettiler. Bu hikâye uzundur,” buyurdular. Ve şu ilâhi hadisi şahit olarak getirdiler: Tanrı vahy yoluyla Muhammed'e “Benim bir takım askerlerim vardır. Ben onları Doğu tarafında yerleştirdim ve onlara Türk adını verdim. Onları hiddet ve gazab arasında yarattım. Herhangi bir kul, bir ümmet benim emrimi yapmazsa, bunları onların üzerine musallat ederim ve burlar vasıtasiyle onlardan intikam alırım. ilâh...” diye bildirdi. O tayfanın devleti, bizim çocuklarımıza, çocuklarımızın çocuklarına, torunlarımıza kötü muamele ettiği ve onlara karşı cefa ve eziyette bulunduğu, saygısızlık gösterdiği, zorbalıklardan ve kibirlerinden ötürü bizim neslimizi lâyıkiyle ağırlamadığı zaman zeval bulur ve Tanrı'nın gayreti mutlaka onları basiret sahiplerine ibret yapar, “Zâlimlerin yardımcıları yoktur.” (K., II, 273; 1TII, 189; V, 76) âyeti bunlar hakkında okunur. Herkes zâlimlerin nasıl ceza gördüklerini görürler. Sonra şu şiiri okudu:
Zâlimlerin zulmü karanlık bir kuyudur. Bütün bilginler böyle demişlerdir. Bir insan ne kadar zâlimse, kuyusu da o kadar
korkunçtur. Adalet, beterin beteri olduğunu söylüyor. Sen düşmanlarını korkutan bir filsin, fakat işte Ebabil kuşları (sana) ceza olarak gelip yetiştiler.
Eğer yer yüzünde bir zayıf, bir mazlum "aman aman!” dese bundan gök sâkinleri arasına bir gürültü düşer.'”
(Bunu işiten) Pervâne ağlıyarak baş koydu ve çıkıp gitti. İşte bunun gibi acayip kerametler olgun velilerin ve âriflerin özelliklerindendir. “Onun ilminden ancak onun istediği kadar alabilirler.” (K., II, 256). Gerçekten şunu bilmek lâzımdır ki, Sıddık-ı Ekber'in mübarek vücudu, Tanrı'nın nurlu elçisinin peygamberliğinin arkasından giden yavrusu ve öyle bir muktedaya uyandı. Her bakımdan iktida ve ihtida ona (Peygambere) idi. İşte bunun gibi yerin ve gökün halifeleri olan onun haleflerinin kerametleri de, Tanrı'nın elçisini mucizelerinin arkasından giden yavrusudur. Bu hâl, âşıkların sultanı, maşukların maşuku Mevlânâ Celâleddin'e mahsustur (Tanrı onun aziz olan sırrını kutlasın). Tanrı elçilerinin efendisinin: “Ben dinde kardeşlerimi ve yardımcılarımı ne kadar özlüyorum” sözü ile gösterdiği iştiyâk ve hasretin maksadı da Mevlânâ'nın mübarek vücududur. Nitekim Mevlânâ, Mesnevsinde maşukun yakınlığının yüceliğini şu beyitlerle anlatıyor. Eğer kulağın varsa dinle, gözün varsa gör.
Şiir:
Maşuk, gönlün kendisine ortak bulamadığı ve senin başlangıcın ve sonun olan tek kimsedir.
O maşuku bulunca, başka bir şey beklemezsin. Gizli ve aşikâr olan da o maşuktur.
O, hallerin emiridir; halin alıkoyup durdurduğu kadı hükmü altına aldığı kimselerden değildir. Ay ve yıllar onun kulu olur.
İstediği yere ta'ziyetlerini, istediği yere de tebriklerini sunar.
Konuştuğu zaman hâle emreder, istediği vakit te cisimlere can verir.
Onun eli hâl kimyası ve elini oynatsa bakır onun
AHMET EFLÂKİ 9/5
mest ve âşıkı olur.
O isterse ölüm tatlı; diken ve neşter, nergis ve Van gölü olur.
Hâle bağlı kalmış kimse azlık ve bolluk içinde kalan bir adam gibidir.
Sofi hâlden hâle nâil olmakta İbn-ül-vakt olursa da o, hâl ve vaktin dışındadır.
Bütün hâller onun karar ve düşüncesinin mahkümudur. Onlar, onun İsa'nın nefesi gibi olan nefesiyle diridirler.
Bazan kusurlu, bazan da olgun olan kimse HaliPin mabudu değildir; çünkü o zâil olur.
Zâil olan ve bazan böyle, bazan şöyle olan kimse dilber değildir. Ben, zâil olanları sevmem.
Bazan hoş, bazan nâhoş; bir an ateş olan, ayın burcu olur, fakat bizzat ay değildir. Putun süsü olur, fakat haberdar değildir.
Temiz sofi İbn-ül-vakt (vaktin oğlu) olduğu için (çocuğun babasına sarıldığı gibi) temiz sofi de vakte sarılır.
Temiz sofi Celâl Sahibinin (Tanrı'nın) aşkına gömülmüştür. Böylece bir kimse vakit ve hâllerin dışında değildir.
O, doğurulmayan (K., CXTI, 3) bir nura gömülmüştür. Doğurulmamak ve doğurmamak Tanrı'ya yakışır.
Eğer gerçekten diri isen, git, böyle bir aşkı ara; yoksa sen muhtelif olan vaktin kulusun.'*
Tanrı'nın elçisinin (Selât ve selâm onun üzerine olsun)
son zamandaki maşuku onun mübarek zâtıdır. Nasıl ki, Tanrrnın habibi olan Muhammed, Halil'in duası ile celil olan Tanrı'nın nurundan zuhur etmiştir. Nitekim Peygamber: “Ben sizin babanız İbrahim (aleyhisselâmY'in dâvetiyle gönderildim” buyurmuştur. İbrahim de: “Ey Tanrım! sen onlara yıne oniardan bir elçi gönder. O, onlara senin âyetlerini okusun, hikmet ve Kitabı öğretsin, onları fena sıfatlardan temizlesin” (K., II,
129) diye dua etmişti. İşte böylece Mevlânâ hazretleri de, Tanrrnın elçisinin duası ile zuhur etmişti. Nitekim Mesnevide şöyle buyurmuştur:
Peygamber: “Benim ümmetimin içinde, benim cevher ve himmetimden yaratılmış insanlar vardır. Onlar o nurla beni görürler. Ben de onları o nurla görürüm."!