Uşşâkīzâde İbrâhim Hasîb’in, Şeyh Mehmed Nazmî Efendi’nin Hediyyetü’l-ihvân adlı eserinden naklettiğine göre Abdülahad Nûrî Sivâsî, 1060 (1650) yılında seyahat hâlindeyken Rumelihisarı’nda bir yalıya inmiş ve birkaç gün orada kalmıştır.
Bu sırada halifelerinden Nazmî Efendi’ye, “Bir seccade al; sizinle namazgâha varalım. Geçip giden gemilere ibret nazarıyla bakalım, vecd ve hâl kazanalım” buyurmuştur. Nazmî Efendi emri yerine getirmiş; birkaç dervişle birlikte kıyıya çıkmışlardır. Abdülahad Nûrî seccadeye oturmuş, ilâhî mârifetlerden söz ederken yanlarına bir derviş gelerek ihsan istemiştir.
Şeyhin yanında para bulunmadığından, dervişe bir şey vermelerini yanındaki ihvana söylemiştir. Fakat derviş, “Azizim, Allah dostlarının toprağı altına çevirdiğini söylerler; ben ihsanı sizden isterim” demiştir. Bunun üzerine Abdülahad Nûrî “Bismillâhirrahmânirrahîm” diyerek yerden bir avuç toprak alıp dervişin avucuna dökmüş; anlatıya göre toprak birkaç adet basılmış hâlis altına dönüşmüştür.
Altınlardan biri yere düşünce, o sırada orada bulunan Kādiriyye mensubu Külhânî Ali Dede onu alıp koynuna koymuştur. Nazmî Efendi, Ali Dede’nin vefatına kadar kendilerini ziyaret ettiğini ve her gelişinde bu altının hikâyesini ona sorduğunu kaydeder. Ali Dede de, “Azizin yâdigârıdır; canım gibi saklarım. Zenginliğime sebep olmuştur” diyerek şükredermiş.
Nazmî Efendi, anlatının ardından Abdülahad Nûrî’nin Mir’âtü’l-vücûd ve Mirkātü’ş-şühûd adlı eserinin beşinci bölümündeki bir ifadeyi de nakleder: Yüce Allah’ın 1028 yılında kendilerine bu nimeti müşahede ettirdiğini; misal âleminde ateşin, havanın, denizlerin ve dağların itaatiyle karşılaştıklarını bildirir.