Atâyî’nin nakline göre İstanbul’da yetişen Kepenekçi Sinan başlangıçta Mûsevî idi. Ümmetin âlimlerinden ders görerek ilim tahsil etti; yaratılışındaki açıklık ve güzel huy sayesinde İslâm’a yöneldi. Bununla birlikte kalbindeki arayış ve tereddüt bir süre devam etti.
Bir gece rüyasında Hz. Peygamber’i gördüğünü; Resûlullah’ın iltifat ve kabul nurlarıyla iç dünyasını aydınlatarak kendisine iman telkin ettiğini anlattı. Sabah olduğunda gönlü samimiyetle açılmış hâlde Kanûnî Sultan Süleyman devrinin Dîvân-ı Hümâyun’una gitti ve gece gördüğü rüyayı orada bulunanlara bildirdi.
Dîvân erkânı onun anlattıklarını padişahın huzuruna sundu. Bunun üzerine kendisine bir vazife bağlandı ve ilmiye sınıfına alındı; âlimlere mahsus aba, at, mücevveze, kumaş ve başka ihtiyaçlar verildi. Bu kıyafetle evine döndüğünde, kaynakta sert ve kötü huylu diye tanıtılan eşi onu pencereden gördü. Eski inancına bağlılıktan doğan öfkeyle kundaktaki küçük çocuğunu bulunduğu yerden babasının üzerine attı. Atâyî, çocuğun Allah’ın inayetiyle zarar görmeden kurtulduğunu ve Mes‘ûd adıyla yaşadığını; annenin ise eski inancı üzere öldüğünü aktarır.
Kepenekçi Sinan bundan sonra uzun yıllar itibarlı ve varlıklı biçimde yaşadı. İstanbul’da bir medrese ile mescit yaptırdı, bunlara çok sayıda vakıf tahsis etti. Hicrî 970 yılı dolaylarında vefat etti. Atâyî ayrıca onun aklî ilimlerde mahir olduğunu ve bâtıl dinlerin delillerini reddetmek üzere, onların kendi kitaplarından nakiller yaptığı bir risale kaleme aldığını kaydeder.