HAYATI VE TARİHTEKİ YERİ
Doğumu ve ailesi
5 Muharrem 1288 (26 Mart 1871) tarihinde İstanbul Aksaray'da Muhtesip Karagöz mahallesinde — bugün İstanbul Belediye Sarayı'nın giriş kapısının bulunduğu yerde — doğdu. Asıl adı Mehmed Rauf'tur; Reîsülküttâbzâdeler diye anılan bir aileden gelir. Babası Harbiye Nezâreti Mektûbî Seraskerî Kalemi birinci mümeyyizi Ahmed Ârif Bey, annesi İkbal Hanım'dır.
Üç dört yaşlarındayken annesini, yedi yaşında babasını kaybetti; vasîliğini İstanbul'un tanınmış ailelerinden Altûnîzâdeler üstlendi.
Memuriyet ve “Yektâ” mahlası
Simkeşhâne İbtidâî Mektebi'nin ardından Aksaray'daki Mahmûdiyye Rüşdiyesi'ni 28 Temmuz 1884'te bitirdi ve on gün sonra Dîvân-ı Hümâyun Kalemi'nde kâtip yardımcılığıyla memuriyete başladı — on üç yaşındaydı. Fransızca için girdiği Lisan Mekteb-i Âlîsi'nden dört yıl sonra mezun oldu; özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrendi.
Dîvân-ı Hümâyun'da hat derslerine devam edip icâzet aldı. “Yektâ” mahlasını hat hocası Nâsih (Nasûhî) Efendi verdi. Memuriyeti basamak basamak yükseldi; 1922'deki düzenleme sonunda Dîvân-ı Hümâyun beylikçi muavinliğinden emekli edildi.
Mûsiki tahsili
İlk mûsiki meşklerine 1885'te, yedi yıldan fazla öğrencisi olduğu Zekâi Dede'den dinî eserler geçerek başladı. Beylerbeyi Camii başmüezzini Osman Efendi'den dinî eserler ve özellikle na'tlar meşketti; Batı notası öğrettiği Zekâizâde Hâfız Ahmed (Irsoy) ve Bolâhenk Nûri Bey'den aldığı derslerle repertuvarını zenginleştirdi.
Nazariyat çalışmalarına 1889'da Galata Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Atâullah Dede ile başladı, Yenikapı Mevlevîhânesi şeyhi Mehmed Celâleddin Dede ile sürdürdü; ondan tambur da öğrendi. Ses fiziği ve akustik konusunda Sâlih Zeki Bey'den faydalandı, Batı müziğini ve literatürünü inceleme imkânı buldu. Bu birikim sonraki teliflerinin temelini oluşturdu.
Mevleviyye ve neyzenbaşılık
1886'da Kasımpaşa Mevlevîhânesi şeyhi Seyyid Ali Rızâ Dede tarafından sikkesi tekbirlenerek Mevleviyye'ye intisap etti; daha sonra Şeyh Mehmed Atâullah Dede'den ikinci defa sikke">sikke giydi.
İlk ney derslerini Galata Mevlevîhânesi dervişlerinden Sabri Dede ile Hacı Ali Dede'den aldı, Yenikapı neyzenbaşısı Cemal Dede ile sürdürdü; 1894'ten sonra şah ney üflemeye başladı. Uzun süre mevlevîhânelerdeki mutrip heyetlerinde neyzenlik yaptı. Yenikapı Mevlevîhânesi neyzenbaşısı Hilmi Dede'nin ölümü üzerine 1922'de aynı mevlevîhânenin neyzenbaşılığına tayin edildi ve tekkeler kapatılıncaya kadar üç yıl bu görevi sürdürdü.
Nazariyatı yeniden kurması
X. yüzyıldan bu yana İslâm dünyasında, XV. yüzyıldan sonra da Osmanlı sahasında yazılan mûsiki nazariyatı eserlerini inceleyerek, uzun süredir üzerinde pek durulmayan nazariyat kavramını yeniden gündeme getirdi.
Kendisinden önce Mehmed Atâullah Dede, Mehmed Celâleddin Dede ve Bahâriye Mevlevîhânesi şeyhi Hüseyin Fahreddin Dede perdeler, aralıklar, makamlar ve usuller üzerinde araştırma yapmış, fakat bunları yazılı eser hâline getirme fırsatı bulamamışlardı; elde ettikleri bilgileri öğrencileri Rauf Yektâ ve Mehmed Suphi beylere aktardılar.
Sonraki yıllarda aralarına Hüseyin Sadettin Arel'i de alan Rauf Yektâ ve Mehmet Suphi Ezgi, nazariyat çalışmalarını genişletip yayımlayarak bugünkü Türk mûsikisi sisteminin ilk adımlarını oluşturdular. Bugün Türk mûsikisi nota yazısına temel alınan, bir 8'li içinde 24 eşit olmayan aralığın yer aldığı 25 perdeli sistemin ilk teorik açıklamasını Rauf Yektâ Bey yapmıştır.
Hocalıkları
1913'te Istılâhât-ı İlmiyye Encümeni üyesi oldu. Dârülelhân'ın kuruluşundan (1917) Alaturka Bölümü'nün lağvına kadar (1926) burada Türk mûsikisi nazariyatı ve Şark mûsikisi tarihi okuttu; Medresetü'l-eimme ve'l-hutabâ'da mûsiki dersleri verdi. 1926'dan vefatına kadar İstanbul Konservatuvarı Tarihî Türk Mûsikisi Eserlerini Tasnif ve Tesbit Heyeti başkanlığında bulundu.
Yetiştirdikleri arasında Kemal Batanay, Sadettin Heper, Burhâneddin Ökte, Gavsi Baykara, Âsaf Hâlet Çelebi, Mesut Cemil Tel, Halil Can, Mehmet Suphi Ezgi, Mehmet Emin Yazıcı, Zeki Ârif Ataergin, Suphi Ziya Özbekkan, Ruşen Ferit Kam ve Vecihe Daryal sayılmalıdır.
Mûsiki yazarlığı
Telifleri ve mûsikiyle ilgili hemen her konuda kaleme aldığı 400 civarında makale ile kendini mûsiki çevrelerine kabul ettirdi. 6 Nisan 1898 tarihli İkdam'da yayımlanan “Osmanlı Mûsikisi Hakkında Birkaç Söz” ile başladığı yazarlığa ses fiziğini ve ilmî üslûbu getirdi. Ahmed Midhat Efendi, Zâti Bey (Arca), Nûri Şeydâ ve Mahmut Ragıp (Gazimihal) gibi yazarlarla girdiği tartışmalar dönemin ciddi polemikleri arasındadır.
Paris'te Jules Combarieux'nün Revue musicale'inde 1907-1908 arasında makaleleri, Monde musicale'de inceleme ve araştırmaları çıktı. 8 Mart – 11 Nisan 1932 tarihleri arasında Kahire'de toplanan Arap Mûsikisi Kongresi'ne Mesut Cemil ile birlikte katıldı.
Bestekârlığı
Çalışmalarının önemli kısmını araştırmalara ayırdığından bestekârlıkla fazla meşgul olamadı. Buna rağmen peşrev, kâr, beste, ağır semâi, saz semâisi, şarkı, marş, Mevlevî âyini, tekbir ve ilâhi formlarında elli civarında eser besteledi; bestelerinde klasik üslûp hâkimdir.
Mehmed Âkif Ersoy'un İstiklâl Marşı'nı da bestelemiştir. Yenikapı Mevlevîhânesi'nde neyzenbaşı iken bestelediği yegâh âyini bu formun örnek eserlerindendir. Abdülhak Hâmid'in “Allāhü ekber Allāhü ekber / Kāim onunla mihrâb u minber” mısralarıyla başlayan manzumesine, kendi buluşu olan zafer usulüyle rast makamında yaptığı ve “millî tekbir” adını verdiği beste orijinal bir çalışmadır. Mâhur peşreviyle bayatî-araban saz semâisi de seçkin saz eserleri arasındadır.
Vefatı
Yakalandığı tifo hastalığından kurtulamayarak 8 Ocak 1935'te Beylerbeyi'nde vefat etti; Kuzguncuk'taki Nakkaştepe Mezarlığı'na defnedildi.
1934 sonlarında radyolardan Türk mûsikisinin kaldırılmasından duyduğu üzüntüyle hastalığının şiddetlendiği ve defni sırasında Cemal Reşit Rey'in Ruşen Ferit Kam ile Mesut Cemil'e “Mûsiki şehidi oldu” dediği nakledilir.
Ölümü üzerine Abdülbaki Gölpınarlı yedi ayrı tarih mısraı yazdı; ikisi şöyledir: “Raûf Yektâ'yı kaybettik bu yıl hay” (1353) ve “Kutb-i nâyî ney gibi hâmûş oldu el-meded.”
Kütüphanesi
El yazması, nota, mûsiki belgeleri ve eserlerinden oluşan zengin bir kütüphanesi vardı; içinde nâdir el yazması mûsiki eserleri de bulunuyordu. Ölümünden sonra bir kısım el yazması kitabı kaybolmuş, matbu kitapları Süleymaniye Kütüphanesi'ne bağışlanmıştır. Kütüphane ve koleksiyonundan kalanların büyük kısmı torunu Yavuz Yektay'dadır.
Hassas kişiliğinin yanı sıra nezaketi ve alçak gönüllülüğüyle bir İstanbul efendisi olarak bilinirdi. Bakırköy Zuhuratbaba'da bir sokağa adı verilmiştir.